9 Ağustos 2009 Pazar

Kuşlarla böceklerle anlatım...

Eskiden anneler, babalar ve ilkokul öğretmenleri, bebeklerin nasıl oluştuklarını çocuklara kuşlardan, böceklerden bahsaçarak anlatırlardı: Böylece ana ve babalar sıkıntı çekmez, öğretmenler de arka sıralarda oturan haşarı öğrencilerinin birbirlerini dürtüp pişmiş kelleler gibi sırıtmalarını seyretmek zorunda kalmazlardı.
Yöntemin hâlâ yararlı olduğuna inandığımızdan size, masa başında, yüzlerce gerçeği gözardı ederek tasarladığınız formüllerle, kapalı kapılar ardında aldığınız böyle kararlarla bir toplumu istediğiniz gibi güdümleyemeyeceğinizi kuşlardan böceklerden örneklerle anlatmaya çalışacağız:
* Avustralya’da Veba Çekirgeleri zaman zaman çoğalır ve dönümlerce ekilmiş arazide ne varsa yok ederler. 1862’de yetkililer, Hindistan’daki Mina kuşunun çekirge yemeye bayıldığını duymuş, bunlardan toplayıp ülkelerine getirmişler. İthal kuşlar, çekirgeleri yemiş, bitirmişler mi? Hayır, yararlı yerli kuşların yiyeceklerini, yuva alanlarını işgal ederek bunların azalmasına yol açmışlar. Sonra da meyveleri, tahıl tanelerini gagalamaya, taşıdıkları parazitlerle insanlara hastalık bulaştırmaya başlamışlar.
* Yine Avustralya’da, 1930’da, şekerkamışını mahveden böcekleri yesin diye ABD’den getirilen Şekerkamışı Kurbağaları, şekerkamışı böceklerinden çok arıları yemişler, bal üretimi azalmış, saldıkları zehirle insanlara, yararlı hayvanlara zarar vermişler. Şimdi, oralarda “Zehirini fışkırttığında ilk yardım olarak ne yapılacağını” anlatan broşürler dağıtılmakta.
Bir de kuşsuz, böceksiz bir örnek verelim:
* 1977-1981 yılları arasında Zbigniev Brezezinski, ABD Cumhurbaşkanı Carter’ın ulusal güvenlik yardımcısıydı. Sovyetler o tarihlerde Afganistan’ı işgal etmişlerdi. Komünizmin petrol üreten ülkelere sarkacağından korkuldu. ABD Ulusal Güvenlik Kurulu, Brezezinski’nin güdümünde çalıştı ve Marksizm’in, İslam’ın en yobazını silahlandırarak durdurulabileceği sonucuna varıldı. Sonra ne oldu? Silahlandırdıkları köktendinci Müslümanlar Taliban’ı oluşturdular, aralarından Osama Bin Laden çıktı, ABD, 11 Eylül saldırılarına uğradı.
Şimdi biyoloji hocasından seks bilgisi edinmekte olan yeni yetmeler gibi sırıtmadan dinleyin: İster dünyanın en güçlü, en kuvvetli ülkesinin başında bulunun, isterse yüzde bilmemkaçla gelmiş bir iktidar olun, herhangi bir ülkeyi, mesela Türkiye’yi, ezip, çekip, zorlayıp öyle masa başında geliştirdiğiniz ya da kafanıza siz çocukken sokulmuş kalıplara uydurmanız imkânsızdır; Lafonten’de bunu zamanında anlamanızın yararını anlatan pek çok kuş masalı vardır! l
Selçuk Erez / 09.08.2009 / Cumhuriyet Dergi

3 Ağustos 2009 Pazartesi

G3 Geldi: Yaşasın Teknoloji (mi?)...

G3 teknolojisi de geldi, G4’e de hazırlanalım.
Artık elinizde bilgisayarınız var, üstelik görüntülü konuşma yapabiliyorsunuz.
Her yerde her zaman internete bağlısınız.
İletişim artık hem de görüntülü olarak elinizde.
Yaşasın teknoloji (mi?) acaba?
Yoksa çocuklarımızın aklını çelecek, dikkatini dağıtacak yeni bir araç mı?
Çocuklarımız istediği yerde maç seyretme, istediği zaman film görme olanağına kavuşunca nasıl olacak?
Çocuklarımız bu sisteme uyan yeni telefonlar için aileleri zorlamayacak mı?
Aileler ne yapacak, nasıl davranacak?
Birçok çocuk bu telefonları kullanırken aile kendi çocuğunu bunun dışında tutabilecek mi?
Dahası, bu sistemin dışında tutması doğru mu?
Çocuklar elbette bu yeni teknolojiye bayılacaklar.
İsteyecekler, alacaklar ve kullanacaklar.
Akılları fikirleri de orada olacak mı? Elbette.
Kullanmada birbirleriyle rekabet edecekler mi? Hiç kuşkusuz.
Yeni teknolojilerin hedefi elbette çocuklar ve gençlerdir.
Ailelere verilen korku da hazır: Çocuğunun nerede olduğunu, ne yaptığını göreceksin.
Ailelerin bu kaygısı da boşuna değil.
Ama çözümü görüntülü telefonlar değil, ayrı konu.
Okullar ne yapacak?
Öğretmenler çocukların ilgisini, dikkatini derslere nasıl yoğunlaştıracaklar?
Sorunun çözümü elbette teknolojinin kullanımındadır.
Ama daha biz bilgisayar ve internet kullanımının sorunlarını çözemiyoruz.
İnternette kimin ne yaptığı belli değil.
İnternette kimin kiminle ne yaptığı belli değil.
Özgürlükler ancak sorumlulukla ve özdenetimle yararlı oluyor.
Başıboş, denetimsiz, belirsiz kullanımlar kötü kullanıma bütünüyle açık.
Şimdi bu sonsuz alan, denetimi olmayan bir sistemle kişinin elinde.
Doğruyu yanlıştan ayıramayan çocuğun elinde.
Her şeyi merak edip denemeye kalkan gencin elinde.
Uzaktan maceralara hevesli kadınların elinde.
“Bakalım karşıma kim çıkar?” erkeklerin elinde.
Elbette doğru kullananlar olacaktır.
Elbette bu teknoloji onlar için düşünülmektedir.
Bilgi akışının yararları saymakla bitmez.
Ben 1993 yılında yazılarımı gazeteye özel bir programla internetten göndermiş bir yazarım. Teknolojiyi severim, elbette kullanırım.
Ama teknolojinin beni işgal etmesine izin vermem.
Böyle yapan çok kişi vardır.
Ama çocuklar?
Ama gençler?
Henüz özdenetimi zayıf dönemlerini yaşıyorlar.
G3 teknolojisinin reklamını yapan şirketler kadar bu konular da ele alınmalıdır.
Çocuklara konunun her yönü öğretilmelidir.
Gençlere doğru seçimler yapmak, doğru kararlar vermek öğretilmelidir.
Çocuklarımızın özdenetimi güçlendirilmelidir.
Çocuklarımız yararlıyı zararlıdan ayırabilmelidir.
O zaman G3 teknolojisinin yararı zararından daha çok olacaktır.
Ya programlar ne olacak?
Çocuklarımızın bilimsel keşiflerden heyecan duymaları nasıl sağlanacak?
Çocuklarımızın dikkatini okul konularına çekmek nasıl başarılacak?
Bu sorunlar G3 teknoloji şirketlerini ilgilendirmiyor.
Ama bizi ilgilendiriyor?
Aileleri ilgilendiriyor.
Öğretmenleri ilgilendiriyor.
Ya hükümeti? Hükümeti ilgilendiriyor mu?
Hayır. Onları yargıyı ele geçirmek ilgilendiriyor. Üniversiteyi ele geçirmek ilgilendiriyor. Belki G3 teknolojisini bu amaçlarla kullanmak ilgilendirebilir.
Ah benim memleketim...

03.08.2009 / Cumhuriyet / Erdal Atabek

Kadınlarını Öldüren Toplum, Kadınlarını Koruyamayan Devlet

Kadınlarını Öldüren Toplum, Kadınlarını Koruyamayan Devlet
Kadınlarını erkeklerin malı gibi gören toplum…
Kadınlarını ikinci sınıf vatandaş gören toplum…
Kadınlarını aşağılayan toplum…
Kadınlarını örten toplum…
Kadınlarını öldüren toplum…
Kadınlarını koruyamayan toplum…
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından “Kadını koca şiddetinden koruyamadınız” gerekçesiyle mahkûm olan devlet…
Uygar olabilir mi?..
Demokratik olabilir mi?...
***
Bu hafta sonu bir günde üç kadın öldürülüyor…
Kocaları veya eski kocaları tarafından…
Zübeyde Yıldız:
Eski kocası tarafından ölümle tehdit ediliyor….
Koruma için polise başvuruyor…
Koruma yok.
Savcılığa başvuruyor…
Koruma yok.
Sonunda kocası geliyor, işyerinde, herkesin gözü önünde Zübeyde’yi bıçakla doğruyor.
Çünkü Zübeyde eski kocasına “Artık hayatına karışamayacağını” söylemiş.
Ferfuri Akbaş:
İki tabancayla birden ateş eden kocası tarafından evinde öldürülüyor.
İddia edilen cinayet nedeni:
Kıskançlık.
Ayşe Köse:
Evinde çocuklarının gözü önünde kocası tarafından kalbinden kurşunlanarak öldürülüyor.
İddia edilen cinayet nedeni:
Aldatma.
***
Vatan gazetesinin haberine göre:
2006 yılında aile içi cinayet davası sayısı 295.
2008 yılında 292.
Resmi araştırmalara göre Türkiye’de her 10 kadından 4’ü fiziksel ya da cinsel şiddet görüyor.
Türkiye genelinde, fiziksel ya da cinsel şiddet görmüş kadınların oranı yüzde 41.
Neredeyse kadınların yarısı (resmi olarak saptanabilen sayılara göre) şiddet görüyor.
Benim yaptığım araştırmalara göre Türkiye’deki ailelerin üçte ikisinde dayak olağandı.
Bu arada mahkûm Güler Zere hasta, hapiste herkesin gözü önünde ölüyor…
Ama tahliye edilmiyor.
***
Kadınları namus uğruna eve kapatan…
Kadınları namus uğruna örten…
Kadınları namus uğruna döven…
Kadınlara namus uğruna söven…
Kadınları namus uğruna öldüren…
“Namuslu” erkeklerden oluşan bir toplum!
Kendilerine başvuran kadınlara “Aile içinde olur böyle şeyler” diyen polisler, savcılar…
Kadınlarını koruyamayan bir devlet!
Bu nedenle AİHM’de mahkûm olan bir devlet!
İşte bizde böyle olur “demokrasi” dediğin!
***
İçimi burkan ne biliyor musunuz sevgili okurlarım:
Bizzat kadınların anne ve eş olarak bu düzene boyun eğmiş olmaları…
Bu düzeni devam ettirecek değer yargılarını içselleştirmeleri, çocuklarına aktarmaları…
Güya insan haklarını savunan, türban konusunda mangalda kül bırakmayan kuruluşların bu ilkel düzenin devamına katkıda bulunmaları…
Ve bu ülkenin başkanının “…ya davulcuya, ya zurnacıya…” söylemini şiar edinmiş olması.

03.08.2009 / Cumhuriyet / Emre Kongar

1 Ağustos 2009 Cumartesi

ŞİİR SEVENLER

Arkadaşımın e posta olarak gönderdiği linki tıklayın, bayılacaksınız. http://www.tomsuk.name.tr/flash_animasyon.htm