31 Temmuz 2009 Cuma

Andre Gide ve Toplumsal Sorumluluk

André Gide 20. yüzyıl başının en büyük yazarları arasında sayılan, Nobel’le onurlandırılmış, Fransız sanatçıları arasında en açık düşünceli ve en az lafını esirgeyen saygıdeğer bir kişilikti. Pek çok Fransız aydını gibi Sovyet rejiminin yeni bir dünyanın müjdesi olduğuna inanıyordu. Sovyet rejiminin propagandasını yapmak için Rusya’ya çağrılıp büyük bir tantana ile Rusya’da gezdirilen önemli yazarlardan biriydi. Doğan Kuban
Fakat Stalin döneminin ilk aşamalarından sonra Rusya’daki gelişmelerden ve kuram ile pratiğin birbirine ters düşmesinden çok rahatsız oldu. 1949’da yayımlanan ve editörlüğünü Richard Crossman’ın yaptığı “The God that Failed” ‘Başarısız Tanrı’ adlı kitapta beş büyük yazarla birlikte (Arthur Koestler, Ignazio Silone, Richard Wright, André Gide, Louis Fischer, Stephen Spender) komünist dünyaya ilişkin gençlik umutlarını yok eden gelişmeleri yansıtan bir eleştiri kaleme aldı.
Yarım yüzyıl önce okuduğum bu kitabı bir kez daha okudum. İdeolojiler ne kadar parlak ve değişken olursa olsun, komünist, faşist, liberal, demokrat ya da dinci, imancı, kişiye karşı tavrın, ideolojik söylemlerle ilgisi olmayan, değişmeyen bir saygısızlıkla sonuçlandığına, kişi olarak insana saygısızlığın, söz ve şiddetten başlayarak, çok farklı biçimlerde sürüp gittiğine inanmak zorunda kaldım.
İNSANA VA YAŞAMA SAYGI
Son yüzyılın aydınlarının kötümserliği ile milyarların açlık hikâyeleri örtüştüğü zaman insanlık hissini yitirmemiş duyarlı insanlar karalar bağlıyor. Batı kültürü uygarlık teraneleriyle suçu kendi dışındakilere yüklemiş. Bugün dünyanın fakirlerini, Irak savaşını, Çin terörünü, insanların, hükümetlerin, polisin, güçsüzlere karşı tavırlarını, dünyanın neresinde olursa olsun izlediğimiz zaman insana ve yaşama saygının, çağdaşlığın ayrılmaz bir özelliği haline gelemediğini görüyoruz.
Gerçi böyle olduğunu Hintli ve Çinli düşünürler çok eski tarihlerde söylemişler. Fakat bugünkü iletişim dünyasında bunu her dakika izlemek olanağı var. Ve arkasından dövünseniz de, zorbalığın yanında olan, zorbalıkla yaşayan insanlar, gruplar ve toplumlar var. İran seçimi yeni bitti. Sincan olayları devam ediyor.
Bireyciliğe kesinlikle inanmış bir yazar olar Gide komünizm ve bireycilik arasındaki karşıtlığı nasıl çözeceğini bilemediği bir sırada yardımına Antoine De Saint Exupery’nin yetiştiğini söyler. Onunki basit bir formüldür. Antoine De Saint Exupery “İnsanın mutluluğu özgürlükte değil, fakat sorumluluğun kabulündedir,” der. Gide’nin söyledikleri insana saygılı aydında, Türkiye bağlamında da, bazı gerçekleri de yansıtıyor. Ve bize özgür olduğumuz oranda sorumlu olma yükünü de getiriyor.
SORUMLULUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Özgürlüğün sorumluluk taşımayı içerdiğini vurgulayarak, bu sorumluluğun toplum yaşamında neredeyse unutulmuş olduğunu ve ahlaksızlık düzeyine ulaştığını vurgulamak istiyorum. Sorumluluk, yaşamı sorgulamaya başladığınız zaman çalışan bir mekanizmadır. Düşünce özgürlüğünün henüz gelişmediği bir sözde demokraside, ‘özgürlük ne işe yarar?’ diye düşünebiliriz. Fakat özgürlüğün gerektirdiği sorumluluk ne kadar önemli ise özgürlük için gösterilecek çabayı yönlendiren sorumluluk da o denli önemli.
Bu sorumluluk hissi, temelde insan kimliğine saygıdan kaynaklanıyor. O da yaşama saygının bir uzantısı. Onun da temelinde var olmak ve varlık var. Doğal olarak, sıradan insanın yaşamında bütün bu felsefi düşünceler yer almıyor. Ama ‘karıncayı ezmez’ gibi bir tavrın ya da bir fakire, bir hastaya, bir ihtiyara yardım etmenin arkasında varlığın yaratılmasına uzanan bütün zincirleme ilişki var. Ne var ki dinsel inançlar, felsefi yorumlar ve ideolojiler bir yandan yaşama saygıya temel olurken bir yandan insana saygısızlığı körükleyen davranışlara neden olabiliyorlar.
Biz cehaletin yarattığı bir yalan dünyasında yaşıyoruz. Söylendiği zaman kimsenin reddedemeyeceği insanlık ve ahlak dışı fakat sorumluların ve aydınların sözünü etmedikleri sayısız olgu var. Söz edildiği zaman ise bunun dile getirilmesinden, yorumundan korkan kör, sağır ve dilsiz bir adam türü yarattı yaşadığımız dünya. İnsan yaşamına, doğru bellediğimiz davranışlara uzanan ve neredeyse doğal bir statü kazanan kuralsızlık ve ahlaksızlık giderek artıyor.
KENDİ TOPLUMUMUZU SORGULAYALIM
Yüzde altmışı yasadışı yapılarda oturan bir toplum sorumsuz mudur, çaresiz midir? Yasadışı mıdır? Ahlaklı sayılabilir mi? Yılda 2 milyar dolar elektrik kaçıran bir toplum ahlaklı mıdır, yasadışı mıdır? Ulusun kan damarına yapışmış bir sülük gibi kanını emen sıcak para, kara para denen açık sömürüye vurdumduymaz bir toplum sorumlu mudur, ahlaklı mıdır? Çaresiz midir?
Liselerinden birinci çıkıp üniversiteye giremeyen, üniversite sınavlarında on binlercesi (0) çeken lise mezunları üreten bir toplum sorumlu mudur? Çaresiz midir? Aptal mıdır?
Bütün bunları seyrederek politik yaşamlarını sürdürenler ahlaklı mıdır? Yasadışı mıdır? Çaresiz midir? Bütün bunları ve daha binlercesini tanık olup sesi çıkmayan gazete sayfalarını dolduran laf ebeleri ahlaklı mıdır? Çaresiz midir? Ekonomik denetimsizliğin ve yasasızlığın hesabını tutmaktan kaçınan ya da tutamayan allameler, sorumlu mudur? Çaresiz midir? Ahlaksız mıdır?
Dünyanın en güzel ülkelerinden birinde oturup onu kirleten, soyan, doğasını ve tarihini tahrip eden ve sabahtan akşama kadar şikâyet eden, fakir ve cahili bol, dünya çapında zengin holdingleri olan, sokakları, çarşıları, tatil yerleri dolu, tıbbı ileri fakat hastanesi az, üniversitesi çok, okumuşu sınırlı, camisi ve kahvesi çok, okulu az bu toplum sorumsuz mudur? Çaresiz midir? Aptal mıdır?
Kurtuluş Savaşı denen eşsiz mücadeleden, bugünkü Cumhuriyeti çıkarmış, okuma yazma bilmeyen köylülerden iktidarlar yaratmış bu mucize devlet bu kadar çok olumsuzluğu barındırıp yine de yaşamaya devam ediyorsa, dinamizmi ve yaşam gücü yadsınamaz.
Yasasızlık, kuralsızlık, vurdumduymazlık, nemelazımcılık ile dolu bu dünyadan yakınanların her köşe başını tuttuğu toplumsal yaşamımızda güveneceğimiz güç yine bu dinamizm ve toplumsal potansiyeldir. Olasılıkla binlerce yıldan bu yana dile getirilen, insanın temelde iyi olduğuna ilişkin sonsuz eski bir inanç da geleceğe güvenle bakmak için bir dayanaktır. Fakat ‘Bana ne!’ davranışı kuşkusuz bir uygarlık ifadesi değildir.
31.07.2009 / Cumhuriyet / Bilim Teknik / Doğan Kuban

ZÜMRÜTTEN AKİSLER

Bilgisayarıma internetten bir mesaj geldi: Arkeologlar Derneği kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaymış. 1986’da Jeoloji Kurumu bazı sivri akıllı üyelerinin oyuyla fazla burjuva olduğu gerekçesiyle kendi kendini kapatmıştı! (Fıkra gibi geliyor, değil mi?) Bugün Jeomorfoglar Derneği’nin bir tek adı kaldı, kendisi fiilen yok.
Çökmekte Olan Toplum Emareleri
Toplumbilim kurumlarını istemiyor. Zaten toplumumuzun yarıdan çoğunun bilimden çok din kitaplarına inandığı yakında yapılan sosyolojik bir saha çalışmasıyla ortaya çıkmıştı. Deprem olup kırk bine yakın insan ölünce devletin başı takdiri ilahi demişti. İnsanın sorası geliyor, bu ilâh sadist midir? Yobazın biri de Gölcük’te komutanların içki içtiğini, bunun deprem belâsını getirdiğini söylemişti. Yani ilahın gücü içki içilmesini engellemeye yetmiyor, onun için ilgisiz kişilerin canını, çoluğunu çocuğunu alıyor, malını yok ediyor! Mantığa gel. Üç ay sonra Kaynaşlı’daki deprem bir camiyi yok etmişti. Bizim yobazın mantığına göre, herhalde cami de günah yuvasıydı!
Bu her iki ifade de aynı derecede zırvadır ve depremin anlaşılması, ondan korunma yollarınının araştırılarak bulunması ve korunmanın gerçekleştirilmesine en küçük bir katkı yapmadığı gibi beyinleri bulandırdığı için ona engel de olur.
Sosyolojik saha araştırmasından çıkan en önemli sonuç, toplumun bireylerinin birbirine güvenmemesidir. Uzun zamandır çevremdekilere şu gözlemimi aktarıyorum: Dünyada pek çok toplum içinde çalıştım; üstelik muhtelif milletlerin köylüsünden kralına kadarını tanıdım. Hiçbir yerde Türkiye’deki kadar insanların yalan konuştuğunu görmedim. O kadar ki, geçenlerde bir gazeteci dostuma bana verilen bir sözün tutulmadığını bildirirken, «Zaten beklemiyordum» dediydim, «bu ülkede bir kişinin verdiği sözü tutmasını beklemek, akrepin sokmamasını beklemek kadar gayritabii olmuştur.» Bu hem yalanı söyleyenin aptallığını, hem de karşısındakine en küçük bir saygı duymadığını göstermektedir. Karşısındakine saygı duymamasının nedeni, kendisine olan saygısının sıfır olması, kendisinin de hiç kimseden saygı beklememesidir.
Bir Başbakan düşününüz ki, sözüm ona yurttaşlarının dertlerini dinlemek için yurtdışında yaptığı bir toplantıda, yanındaki bir emir kuluna, kendisine bir şikâyetini iletmek için söz alan yurttaşından bahsederken (mikrofon açık unutulduğu için), ondan «sahtekâr» diye söz etmektedir. Hayatında ilk kez karşılaştığı bir insana yalnızca kendisine hoşlanmadığı bir sordu sordu diye sahtekâr damgasını vurmakta hiçbir sakınca görmeyen bu zatın dava arkadaşı, cumhurbaşkanımız olup, bir yargıcımız tarafından belgede sahtekârlık şüphelisi olarak ilan edilmiştir.
Dolayısıyla şunu bir soralım: Başbakan hiçbir suçu sabit olmayan ve tek kusuru soru sormak olan bir yurttaşına niçin sahtekâr damgasını vurmuştur? Bunun cevabı basittir: Başbakan kendi deneyimine dayanarak yurttaşlarının ekseriyetinin sahtekâr olmasını beklemektedir.
Roma İmparatorluğu insan uygarlığının ilk büyük dünya devletiydi ve yarattığı Pax Romana (Roma Barışı) ile geniş sınırları içerisinde yaşayan insanlara uygar bir yaşam imkânı vermişti. Roma’da şehirler temiz ve güvenceli, şehirler arası yolculuk devrin teknolojik imkânlarına göre rahat ve emindi. Postaya ve nakliye imkânlarına güven tamdı.
Ancak imparatorluk sınırlarına dayanan barbarların imparatorluğun ekonomik gücünü kemirmesi, bunun sonucu bir cahiller sınıfının oluşması ve sonunda bu cahiller sınıfına Ortadoğu’dan ithal edilen ve kendini tanrının oğlu zanneden bir meczup tarafından yaratılan zırva bir düşüncenin egemen olması, Edward Gibbon’un daha on sekizinci yüzyılda göstermiş olduğu gibi, muhteşem Roma’nın sonunu hazırladı.
Tüm ortaçağ tarihi Roma’nın yavaş yavaş çöküşünün tarihidir. 1453’de İstanbul’u fethini biz Önasya Türkleri, Orta Çağ’ın sonu sayarız. Sırf bu açıdan, Roma’nın resmen ortadan kalktığı tarih olması bakımından, bu kabulde bir haklılık yanı vardır. Ama insan toplumunun düştüğü belki de en alçak düzeyi temsil eden Avrupa ortaçağı’nın bitişi olan Rönesans, gerçek bir yeniden doğuştur. Rönesans her şeyden önce insan onur ve haysiyetinin, insan aklının ve marifetlerinin öne çıktığı bir dönem olarak yepyeni bir çağı müjdelemiştir.
Bugün benim ülkemde gördüğüm şey ise, Roma’yı kemiren Ortadoğu masalının bir başka şeklinin peşinde halkımın nasıl giderek insan onur ve haysiyetinden uzaklaştırıldığı ve Avrupa ortaçağına benzer bir cehalet ve pespayelik ortamına itildiğidir.
31.07.2009/ Cumhuriyet/Bilim Teknik/ A. M. Celal Şengör

19 Temmuz 2009 Pazar

BİLİM ve SİYASET

Demokrasi İçin Manifestom
AKP şimdi özellikle hukuk sistemini yıkma üzerinde yoğunlaştı. İktidar ve uşak medya arasındaki büyük birliktelik ve eşgüdüm, hukuk-yargı üzerinde planların daha büyük çaplı uygulamaya konmasının gündeme alındığını göstermekte.
Şimdi HSYK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) çembere alındı! İktidar, medyası aracılığıyla bu kurulu sopalıyor ve kurul üzerinde terör estiriyor. Sözde Ergenekon hâkim ve savcılarının yer değiştirilmesi bahanesi altında, iktidar zamanı gelen bütün atamaların kendi istekleri doğrultusunda gerçekleşmesi için, kurul üzerinde büyük baskı uygulamakta.
Bu tablo, yargının nasıl büyük bir siyasi bağımlı yapıda olduğunun somut göstergesidir!
Erdoğan ve adamları, “taraf tutan yargı” propagandasıyla tamamen yandaş bir yargı ve adalet sistemini kurmak için ataktadır!
Erdoğan, radikal geçmişinin esiri bir beyine sahip olduğunu her fırsatta gösteriyor.
Parlamenter demokratik sistemi, parça parça yıkarak, sistemin her bir ayağını AKP’leştirme-Fetolaştırma planını uyguluyor. Bunu yaparken de sık sık “büyük sabır gereğini” dile getiriyor. Ama sabırsız bir şekilde!
***
Artık tablo kesinlikle şunu göstermekte: Erdoğan ve çekirdek kadrosu;
1) Kesinlikle radikal İslamcı ve büyük otoriter bir karaktere sahiptir;
2) Kesinlikle devlet ve ülke içinde bütün iktidar güçlerini tek elde toplama, bütün güçleri merkezileştirme planını uygulamaktadır;
3) Kesinlikle otoriter ve tek adam yönetimi bir rejimin taşlarını döşemektedir;
4) Kesinlikle hukuk gibi sivil alanları yakıp yıktıktan sonra sıra, askeri otoriteyi/hiyerarşiyi darmadağın etmeye gelecektir. Bunu bir ay önceki bir yazımda burada dile getirdim. Nitekim iktidara bağımlı, hukuka karşı başlatılan son saldırının işaret fişeğini çakan bir tetikçi de iktidarın ordu üzerindeki bu niyetini köşesinde dile getirmiştir! Erdoğan, ordu içinde atamaları tamamen kendisinin yapacağı zamanı kollamakta ve tetikçileri aracılığıyla da bunun ilk kamuoyu hazırlığını yapmaktadır!
5) İktidarın iki yıl zamanı vardır. Bu süre içinde bunları yapabilecek gücü bulabilirse hepsini yapacaktır! Ancak, ekonomik kriz Erdoğan ve iktidarını zorlamaktadır! Bu süre içinde anayasayı değiştirebilecek bir gücü olabilir mi bilmiyorum. Ancak bu iktidar altında yapılacak bütün yeni anayasalar, AKP’nin mutlak iktidarına hizmet edecektir ve bütün bu çabalara karşı konmalıdır. Yeni anayasa, daha dengeli bir Meclis’in işi olmalıdır ve muhtemelen iki yıl sonraki Meclis yeni anayasa yapabilecek bir zenginlikte olabilir.
***
ŞİMDİ SON BİR İDDİALI NOT BIRAKARAK, ŞÖYLE EN AZ İKİ HAFTALIK BİR YAZI TATİLİNE ÇIKIYORUM:
7) İki yıl sonraki seçimler, Cumhuriyet tarihinin en karanlık seçimleri olabilir. Muhtemelen de öyle olacaktır. Mutlak gücünü kaybetmeye aday bir diktatör eğilimli lider, direnecektir. Fethullahçılar direnecektir iktidarlarını kaybetmeye! Ve şimdiden, seçimleri kazanmak için her türlü karanlık plan ve programlarını yapmaya başlamışlardır! Demokratik geçmişi ve kültürü hiç olmayan ve demokrasiyi mutlak iktidarları için bir araç olarak gören kafa yapısı, her türlü hilekârlığı sahnelemeye hazırdır. Mutlak dincilerin veya totaliter zihniyetin neler yapabileceğini, hatta birbirlerini bile yok edebileceğini İran’da görmekteyiz! Din de mutlak iktidarlar için sadece bir araçtır! Din her türlü kılığa sokulabilir onlar için!
8) Türkiye’nin nasıl bir rejimde yaşayacağına, AKP’nin bile ortalıkla kalıp kalamayacağına karar verilme noktası, iki yıl sonraki seçimler ve sonrasıdır! Bu seçimler BÜYÜK BİR KIRILMA NOKTASI olacaktır ülke, siyasal sistem ve siyasal hayat için!
9) Bütün demokrasi güçleri, başta seçim bilgisayar sistemi ve işleyiş mekanizmaları için olmak üzere, şimdiden hazırlanmalıdır. Geçmiş seçimde ortaya atılan savlar didik didik edilerek işe başlanmalıdır. CHP buna önderlik etmelidir, eğer burada yazılanlara inanıyorsa ve Türkiye’nin geleceğini düşünüyorsa!
10) Yoksa sadece bu amaç için bir Demokratik Seçimler İçin Platform kurulmalıdır!
Orhan Bursalı / 19.07.2009 / Cumhuriyet

Dumansız Hayat mı?

Dumansız Hayat mı?
Bugün 19 Temmuz… Günlerdir, aylardır hazırlık yapıldı. Sonunda o gün geldi çattı. Bundan böyle dumansız hava, dumansız hayat!
Doğrusu içimden şöyle haykırmak ve bir bir şunları sıralamak geliyor:
Tepemizde ve çevremizde kapkara dumanlar dolanırken, yaşam tarzımızı karartırken, hayatımıza çullanırken…
O kapkara duman, alıştıra alıştıra millete haksızlıkları kanıksatırken…
O kara, kapkara duman, ekonomik krizi, çoğalan işsizliği, artık kimsenin görmezden gelemediği eğitimin iflas edişini “başarı” diye niteleyip millete yutturmaya kalkarken…
O kapkara duman, kitle iletişim araçlarını, “liberal” etiketi altında kitle uyutma aracına dönüştürürken…
O karanın da karası duman, kaba kuvveti, orman kanunlarını, şiddeti, hem maddi hem manevi şiddeti, “demokratik tepki” diye sunmaya çalışırken…
O kara duman “öteki”nin yaşamını, hayatını tehdit ederken ve tehditten korkanlar susarken … (Biliyorsunuz “ölümden korkmak ayıp değil… ne de düşünmek ölümü…”)
İşte bütün bunlar süre gelirken içimden “Sigara dumanı, bu kara dumanın yanında hiç kalır! Tanrı aşkına rahat bırakın insanları, dileyen dilediği gibi içsin… Elbet içene ve içmeyene, yani başkalarına saygı göstererek…” demek istiyorum.
Ama… Demeyeceğim!
Hayır bunları söylemeyeceğim, çünkü başkalarına saygı gösterme ya da göstermeme alışkanlığımızı (o konuda pek başarılı olamadığımız ortada) bir yana koyarsak, iki yıldır sigara içmeyen bir insan olarak yaşadığım sevinci herkes yaşasın istiyorum!
Çoooook uzun yıllar çooook sigara içtim. Geceler gündüzler boyunca içtim. Sigarasız yazı yazamayacağıma inandığım dönemler oldu. Sigarayla aşk-nefret ilişkisi yaşadım. Kaç kez bıraktım ve hep yeniden başladım. (Adamın biri, “Sigarayı bırakmak çok kolay, ben her gün bırakıyorum” demiş!) Bırakmak için birbirinden çok farklı her yöntemi denedim. Akapunktur, ilaç, hipnoz, psikolojik telkin, toplu seanslar, Tibet’te guru, Beijing Devlet Hastanesi’nde doktor, Allen Carr kitabı… Tüm yöntemler bir süre sonra işe yaramaz oldu! Sonunda sorunumu ağır bir zatürree halletti! İki yıldır tek sigara içmedim.
Tek sigaranın, sigarasız yaşamı önlediğini, engellediğini, tek sigaranın bir daha asla sigarasızlığa izin ve geçit vermediğini, bütün deneyimlerim bana çok iyi öğretmişti!
Bütün bunları niye söylüyorum. Herkes yapabilir demek için ve deneyimlerin birbirimize aktarmanın yararına inandığım için. Bir de asıl sonrasının sevincini paylaşmak için…
Hani herkesin söylediği, kokuları ve tatları fark etme, rahat nefes alma, gribe yakalanmama, yürürken, merdiven inip çıkarken, dans ederken, torunları hoplatırken nefes nefese kalmama… Meğer hepsi doğruymuş!
Hiç kimseden daha önce duymadığım, bendeki en büyük değişiklik ise şu oldu: Sabahları dinlenmiş uyanmak! Eskiden zaten sigara içmekten gece hiç uyumazdım, birkaç saat uykudan sonra da yorgun argın uyanırdım! Meğer ne büyük lüksmüş sabah dinlenmiş uyanmak! Baş ağrılarına, sinüzit derdine de paydos! Yaz ortasında en sıcak günde el ayak üşümesi de yok artık! Yaşasın, kanım el ve ayak parmaklarımda da dolaşıyor! Daha neler neler…
Hiç özlemiyor muyum? Elbet özlüyorum. Paris’teki öğrencilik yıllarımı da özlüyorum, Uganda’da iç savaş sonrası günlerimi de, Rize ile Hopa arasındaki tüm kahvelerde, elimde sigara yaptığım sohbetleri de çok özlüyorum…
Yalnız şu farkla ki, sigarayı her özleyişte, bir de Tanrı’ya şükrediyorum bu belalı sevgiliden kurtuldum diye!
Haydi bakalım, sigara içenlere kolay gelsin, içmeyenler siz de lütfen biraz anlayışlı olun! Kanun bugün yürürlüğe girdi diye fırsat bu fırsat faşistliğin âlemi yok!
Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkındaki Yasa, herkese hayırlı olsun! Herkesin sigara dumanı kadar tüm kara dumanları da ciddiye alması ve yaşamından kovması dileğiyle.

Zeynep Oral / 19.07.2009 / Cumhuriyet


Musa Kart / 19.07.2009 / Cumhuriyet

17 Temmuz 2009 Cuma

Bizim çocuklarımız


Musa Kart/17.07.2009 / Cumhuriyet