Dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum
İstanbul Haber Servisi - Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in gerçekleştirdiği, “Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması” önemli sonuçlar ortaya koydu. Yurttaşların yüzde 62’si dini yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran laiklik için yüzde 16’da kalıyor. Toplumun yüzde 75’i çocuklara Kuran kursu açılmasını isterken, dünyayı anlamak için bilim yerine dini rehber edinenlerin oranı ise yüzde 56’yı buluyor. Toplum, “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, dindeist ya da ateist olanı, Hıristiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyor. Söz konusu gruplara en hoşgörüsüz yaş dilimini 15 - 18 yaş arası gençlerin oluşturması düşündürüyor. Bazı kadınların koca dayağını hak ettiğini yüzde 33, recmi yüzde 22, mahkemelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit olmasını yüzde 35 savunuyor. En çok orduya güvenen toplum, en güvensiz kurum olarak ise DTP’yi gösteriyor.
Araştırma, 34 ilde 12 Nisan 2009 - 3 Mayıs 2009 tarihleri arasında, 15 yaş ve üzeri 1715 kişi ile yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi. Araştırmadan çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Kadın - erkek eşitliği
- Yüzde 74, ev kadını olmanın çalışmak ve para kazanmak kadar tatmin edici olduğunu düşünüyor.
- Erkeklerin kadınlardan daha iyi siyasi lider olduğunu düşünenlerin oranı, yüzde 59.
- Yüzde 22’lik dilim, üniversite eğitiminin kızdan daha fazla erkek çocuk için önemli olduğuna inanıyor.
- “Aile reisi erkek olmalı” diyenler, yüzde 71’lik kesimi oluşturuyor.
- Bazı kadınların kocasından dayak yemeyi hak ettiği fikrini savunanların oranı yüzde 33.
- Yüzde 61’e göre, “kadın her zaman kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı”.
- “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı, yüzde 64.
- Yüzde 36, kız çocuklarının mirastan erkek çocuklarının yarısı kadar pay almasını istiyor.
- Kadınların plajda mayo ile dolaşmasının günah olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 58’i buluyor.
- Yüzde 35, mahkemelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit sayılması gerektiği görüşünde.
- Kadınların yaşamdan esas beklentisinin yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak olduğuna inananların oranı yüzde 88’e ulaşıyor.
- Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin almasının doğruluğuna inananların oranı yüzde 84; kadın yalnız bir yere gidecekse kocasından izin alması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.
- Yüzde 62’lik dilim Müslüman kadınların evin dışında başını örtmesi gerektiğini savunuyor.
- “Zina yapan evli kadının taşlanması doğru” diyenlerin oranı yüzde 22.
- Bu çağda herhangi bir ülkede kadının yüzünü peçe ile örtmesinin akıl dışı olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 63.
Amerika, AB ve ülkelere bakış
- Yüzde 82, Amerika’nın dünyaya Hıristiyanlığı yaymayı, yüzde 86 Türkiye’yi bölmeyi, yüzde 85’i İslam dünyasını bölmeyi ve zayıflatmayı, yüzde 35’i ise diktatörlükle yönetilen ülkelere demokrasiyi getirmeyi hedeflediğini düşünüyor.
- “AB’nin hedefi Hıristiyanlığı yaymak” diyenlerin oranı yüzde 81, “Türkiye’yi bölmek” diyenlerin oranı yüzde 76, “İslamı bölmek ve zayıflatmak” diyenlerin oranı yüzde 80, “Diktatörlükle yönetilen ülkelere demokrasi getirmek” diyenlerin oranı ise yüzde 76.
- Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini, yüzde 57’lik kesim istiyor.
- Yüzde 80, ne yapılırsa yapılsın Türkiye’nin AB’ye giremeyeceği; yüzde 93’ü birliğin Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit davranmadığı görüşünde.
- Yüzde 76, Müslümanlığın baskın inanç olmasının AB’nin Türkiye’ye olumsuz bakmasına neden olduğunu düşünüyor.
- AB’ye girmek istemeyenler içinde ağırlıklı yaş grubunu 15 - 18 oluşturuyor.
- Türk dış politikasında öncelik verilmesi istenen adımlar; yüzde 42 ile “Türk dünyası ve Türki devletler ile daha yakın işbirliği”, yüzde 30 ile “İslam dünyası ile daha yakın işbirliği”, yüzde 22 ile “AB’ye tam üyeliğin gerçekleşmesi” ve yüzde 5 ile “ABD ile işbirliğinin geliştirilmesi” şeklinde sıralanıyor.
- Bireylerin kendisine en yakın hissettiği ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Filistin, Pakistan, Japonya, Almanya, Avusturya, Rusya, İngiltere, Fransa, Yunanistan, Amerika, Ermenistan ve İsrail.
- Kendini laik olarak tanımlayanlar, Pakistan ve Filistin’i yakın ülke olarak görmüyor.
- Bugün dünyadaki sorunların sorumlusu olarak sırayla; “Cahillik, eğitimsizlik / İsrail / Terör / ABD / Kapitalizm / İnsanlar arası eşitsizlik / Çokuluslu şirketlerin kâr hırsı / Dini inançların zayıflaması / AB” görülüyor.
- Yüzde 62, dünyadaki aşırı İslamcı hareketlerin önlenmesini istiyor.
Terör ve şiddet
- Yüzde 76, terörist olduğundan şüphelenilen kişinin suçsuzluğundan emin olunana kadar cezaevinde tutulması gerektiğine inanıyor.
- “Olası bir terörist saldırıyı önleyecek bilgiyi sağlasa bile tutuklulara işkence yapılması hiçbir zaman haklı görülemez” diyenlerin oranı yüzde 80.
- Yüzde 92’lik kesim, hiçbir gerekçenin terörü ve insan yaşamına kastetmeyi haklı çıkarmayacağı görüşünde birleşiyor.
- Yoksulluk ve sömürü düzeni devam ettikçe terörün de devam edeceğine, yüzde 95’lik kesim inanıyor.
Tehdit algıları
- Aşırı İslamcı akımların Türkiye’yi tehdit ettiğine inananların oranı yüzde 69. Aynı oran PKK söz konusu olduğunda yüzde 93’e çıkıyor. İslamcı akımların dünya güvenliğini tehdit ettiği görüşü yüzde 66’lık kesimden destek bulurken, yüzde 81 demokrasi karşıtı girişimlerin Türkiye’yi tehdit ettiğini söylüyor.
- Türkiye’nin karşısındaki en büyük 3 tehdit; “PKK / Aşırı İslamcılık / İran’ın nükleer silahları” olarak görülüyor.
- Afganistan’da Amerika ve NATO’ya karşı şiddet eylemleri yüzde 48, Irak’ta Amerika’ya karşı şiddet eylemleri yüzde 50, Filistin’de Hamas’ın İsrail’e karşı yaptığı şiddet eylemleri ise yüzde 46’lık kesimce haklı bulunuyor. Filistinlilerin İsrail’e karşı düzenlediği intihar saldırılarının devam etmesinin iyi olacağını söyleyenlerin oranı ise yüzde 28.
- Yüzde 90, dünyadaki Müslümanların kendini Batılı ülkelere barışçı yollarla kabul ettirebileceğine inanıyor.
19 yıl öncesiyle aynı
- Toplumun yapılacak reformlarla yavaş yavaş düzeltilmesinin gerekliliğine inananların oranı yüzde 63, devrimci değişim isteyenlerin oranı yüzde 15, bugünkü düzenin aynen korunmasını isteyenlerin oranı ise yüzde 22. Aynı soruya 1990 yılında yapılan araştırmada verilen yanıtlar ise neredeyse aynı olurken, 19 yıl önceki oranların “yüzde 61 / yüzde 13 / yüzde 26” şeklinde sıralanması dikkat çekti.
- Herhangi bir nedenden ötürü ayrımcılığa uğradığını hissedenlerin oranı yüzde 18. Araştırmanın yaş grubu çerçevesindeki nüfus dikkate alındığında, bu 8 milyon yurttaşa denk geliyor. Konuştuğu dil nedeniyle ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin oranı yüzde 8, farklı etnik kimliğe sahip olduğu için ayrımcılıkla karşılaşanların oranı ise yüzde 9’ken; laik olduğu için devletten ve toplumdan ayrımcılık gördüğünü söyleyenlerin oranı yüzde 6.
- Milliyetçilik ya da dindarlıkta artış söz konusu değil. Prof. Esmer’in değerlendirmesi ise dindarlığın AKP iktidarı ile arttığı değil, daha fazla görünür kılındığı yönünde.
4’te 3 Kuran kursu istiyor
- “Benim için din birinci sırada gelir” diyenler yüzde 62, laikliği birinci sıraya koyanlar yüzde 16’lık kesim.
Önceliğinin demokrasi olduğunu belirtenler yüzde 13, etnik kimliği olduğunu söyleyenler yüzde 5, yeterli bir gelirin kendisi için ilk sırada geldiği yanıtını verenler ise yüzde 4’ü oluşturuyor.
- Çocuklar için Kuran kursları açılmasını isteyenlerin oranı yüzde 75.
- Dünyayı anlayabilmek için yüzde 56 din kitaplarının, yüzde 44 ise bilimin önemli olduğunu düşünüyor.
- Yaratılışa inanlar yüzde 93, evrime inanlar yüzde 7’lik dilimi oluşturuyor.
- Yüzde 35, Ramazan ayında yemek yenecek mekânların iftar saatine kadar kapalı tutulmasını istiyor.
- İnancı nedeniyle evden başını örterek çıkanların oranı yüzde 62, annesinin başı örtülü olanların oranı yüzde 85.
- Yüzde 86, İslamiyete karşı ciddi tehditler olduğunu düşünüyor.
İçkiye, şorta hoşgörü yok!
- Yüzde 72 içki içen, yüzde 67 nikâhsız yaşayan, yüzde 35 kızı şortla dolaşan, yüzde 48 aşırı sağ ya da sol görüşte, yüzde 42 sevmediği partinin üyesi, yüzde 75 Tanrı’ya inanmayan, yüzde 32 oruç tutmayan, yüzde 65 hiçbir dine inanmayan, yüzde 27 farklı anadilde konuşan, yüzde 43 Amerikalı, yüzde 14 türbanlı, yüzde 33 çarşaflı, yüzde 63 köktendinci, yüzde 26 başka bir ırk veya renkten, yüzde 52 Hristiyan, yüzde 64 ise Yahudi birini komşusu olarak istemiyor.
- Söz konusu farkılıklara en hoşgörüsüz yaş grubu, 15 - 18.
- Üniversite mezunları en hoşgörülü grubu oluştururken, eğitim seviyesi düştükçe hoşgörü oranı azalıyor.
- Toplumun en istemeyen kesimi eşcinseller.
- Yüzde 91 PKK’yi, yüzde 90 İsrail’i, yüzde 80 şeriatı, yüzde 73 komünizmi, yüzde 84 El Kaide’yi ve Bush’u “aşırı” olarak görüyor. Aşırı bulunanlar arasında; “faşizm, ırkçılık, Taliban ve Hamas” da yer alıyor.
- PKK’ye karşı geniş çaplı askeri harekât isteyenlerin oranı yüzde 83.
Cumhuriyet/ 31.05.2009
NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Derin Türkiye’de Aşırıcılık
“Hoşgörüsüzlük” nerde başlar, nerde biter?
Radikalizm ve aşırıcılığı, hoşgörüsüzlükten ayıran çizgi tam olarak nedir?
Prof. Yılmaz Esmer’in ilginç, çarpıcı, öğretici araştırmasının sonuçlarını, şimdiye dek gazetelerden takip edebildim. Araştırmanın kendisini henüz görebilmiş değilim. Çalışmasının tanıtımını yaparken Yılmaz Esmer, “aşırılık kavramının tanımını deneklere bıraktığını” söylemiş. Bu yolu neden seçmiş olduğunu tahmin etmek zor değil ama gene de kendisinin “aşırılık” kavramına biraz daha açıklık getirmiş olmasını tercih ederdim…
Gazetelere yansıdığı kadarıyla çünkü araştırma sonuçları ağırlıklı olarak yalnız “hoşgörüsüzlük” bağlamında irdeleniyor...
Esmer’in verilerinden yola çıkarak “hoşgörüsüzlük” üzerinden genel geçer değerlendirmeler yapılıyor.
Köşeyazıları “hoşgörüsüzlük” temelinde çözümlemeler sunuyor.
Hoşgörüsüzlük çıtasının fevkinde
Araştırmanın adı ne var ki; “Hoşgörü/Hoşgörüsüzlük” değil, “Radikalizm ve Aşırıcılık”…
Adından da anlaşılacağı üzere, ortada -heyhat(!)- hoşgörüsüzlüğü aşan bir tablo var...
Zaten akıl var, yakın var değil mi? Ona hoşgörüsüzlük, buna hoşgörüsüzlük…
“İçki içene”, “oruç tutmayana”, “dine inanmayana”, “Yahudi/Hıristiyan/başka dinden olana”, “nikâhsız yaşayana”, “kızı şortla dolaşana”…
Bu kadar çok kategori de insana karşı “hoşgörüsüzlük”, sadece “hoşgörüsüzlük” olarak tanımlanabilir mi?
“Hoşgörüsüzlük paketi” bu kadar geniş tutulunca, bunun adı hasbelkader artık hoşgörüsüzlük değil; radikalizm ve aşırıcılık, icabında “fanatizm” oluyor.
Zina yapan kadın için “recm” istemek örneğin, bir “hoşgörüsüzlük” değil; tipik bir “Talibanlık” yani “fanatizm” göstergesidir.
“Hoşgörüsüzlük” genel geçer anlamıyla, “ötekini dışlayan” bir saygısızlık çıtasıyla sınırlı kalır.
Bu çıta, şiddet düzlemine varmaz.
“Kadına yönelik şiddete” meylettiğinizde ise -ki “recm talebi” bunu gösterir- “hoşgörüsüzlüğün” kapsama alanından çıkıp artık “radikalizm”, “aşırıcılık” ve giderek “fanatizmlerin” sularına girmiş olursunuz…
Diyeceğim o ki; “hoşgörüsüzlük”, nispeten keyfi olabilen, göreceli ve sınırlı bir kavram…
“Aşırıcılık” ve “radikalizm” ise çok daha bütüncül, kapsamlı, sistemli biçimde şiddete yönelmeye yatkın ve yakın olabilen durumları anlatmak için kullanılan ifadeler…
“Aşırıcılık ve Radikalizm” araştırmasının bulguları; ne yazık ki “hoşgörüsüzlük sınırlarını haydi haydi aşan bir durumla” karşı karşıya olduğumuzu ve bu nedenle çok daha cesur yüzleşmelere ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor bana göre.
Bir ‘yaralı bilinç’ travması
Konunun çok önemsediğim bir boyutu bu.
“Radikalizm ve Aşırıcılık” araştırmasının yüzümüze çarptığı bir diğer gerçek de, derin bir “kültürel bilinç bölünmesi”...
AB’ye ilişkin verileri okurken özellikle, İranlı yazar Daryus Şayegan’ın kulaklarını çınlattım.
Türkçeye “Yaralı Bilinç” olarak çevrilen “Cultural Schizophrenia: İslamic Societies Confronting the West” isimli kitabında, Şayegan; fikirlerde tam geçişkenlik sağlanamayan Batı-Doğu dünyası arasındaki “kişilik/benlik bölünmüşlüğünü” anlatır.
Yılmaz Esmer Hoca’nın AB bulguları tam böyle bir “bölünmüşlük” ortaya koyuyor.
Halkımız kendisini sırayla Azerbaycan, Filistin, Pakistan ve taa dünyanın öbür ucundaki -ne alakaysa?- Japonya’ya yakın hissediyor.
İlk dörtte ilaç için bir tek Avrupa ülkesi yok.
Ankete katılanlar nitekim ezici bir ağırlıkla -yüzde 81- AB’nin İslamı ve Türkiye’yi -yüzde 76- bölmek istediği kanaatini taşıyorlar. Yüzde 80 zaten ne yapılırsa yapılsın AB’nin Türkiye’yi almayacağına kesin kes emin.
Buna rağmen yüzde 57 çoğunlukla halkımız gene de AB’ye girmeyi düşlemekten geri kalmıyor.
Bu bir “yaralı bilinç” örneği değilse nedir? 04.05.2009 / Cumhuriyet
NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Derin Türkiye’de
Aşırıcılık
“Resmi olmayan yüzümüz” bu…
“Değiştirilemez ilke” laiklik ve “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganları ardındaki “derin Türkiye” bu!
Korkunç bulguları Prof. Yılmaz Esmer “konjonktürel dalgalanmalarla” açıklamıyor. Dincilikte gelip geçici bir tırmanmadan söz etmiyor. AKP iktidarının yapıyı sadece “daha görünür” kıldığını söylüyor. O kadar.
Buzdağının gövdesi
Buzdağının gövdesi başka deyişle su yüzüne çıkıyor. Öteden beri sezmekle birlikte; elimiz, avcumuzla tutamadığımız; teşhis/tespitte zorluk çektiğimiz, aysbergin gövdesiyle yavaş yavaş göz göze geliyoruz. Yani bir tür gerçek anı yaşıyoruz. Ve gerçek anı tüm karabasanlarımızı “teyit ediyor”.
Kadına “recmi” caiz görenlerin oranı yüzde 22, dayağı mubah sayanlar yüzde 33, yarım miras hakkı/yarım şahitliği hak görenler yüzde 36, mayo “günah” diyenler yüzde 58, “kocaya eksiksiz itaat” buyuranlar yüzde 61, ev dışında kadın başörtüsü takmalı diyenler yüzde 62, “reis kocadır” dayatmasında ısrar edenler yüzde 71; “koca izni olmadan kadın şuradan şuraya gidemez/çalışamaz” diyenler yüzde 85…
“Derin Türkiye’nin” kadına biçtiği yer, lafın özü bir Taliban dünyası…
“Recme”, yüzde 22 destek ne demek?
Laik Türkiye yasaları, değerleri, hukuku; bu Taliban zihniyetinde -mermerin üzerinden kayıp giden su misali- hiç iz bırakmamış…
Seksen beş yıllık Cumhuriyet tarihinde “Cumhuriyet kadınına” atfedilen yer ve önem, “derin Türkiye”nin genlerine nüfuz etmemiş.
Bundan daha açık ve çarpıcı bir tablo olabilir mi?
Bu bir ‘hoşgörü’ sorunu değil
Medya başlıklarına baktığımızda ne var ki; ortadaki tabloya rağmen, “aysbergin gövdesiyle” yüzleşmekte -hâlâ- muazzam engellerle karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz.
Gazeteler, konuyu farklı başlıklarla aktarıyor.
Bizim gazete, durumun fotoğrafını çekiyor: “Dindar ve kapalı toplum”.
“Zaman”ın “aynı araştırma” için dikkate değer(!) bulduğu manşet; “Türkiye’de mahalle baskısı yok”.
“Milliyet” olayı, bir “hoşgörüsüzlük sorununa” indirgeyerek, “4 kişiden 3’ü ‘içki içen komşu’ istemiyor” manşetini kullanıyor…
İlahi!
“5 kişiden 1’i kadına ‘recm’i reva görüyor. 3 kişiden 1’i kadına ‘yarım şahitliği’, ‘mirastan yarım hakkı’ yakıştırıyor…” değil de “4 kişiden 3’ü ‘içki içen komşu’ istemiyor” başlığı…
Bu nasıl bir öncelik sıralaması böyle?
Nüfusun yarısını -kadını!- “birey” görmeyen, yarım sayan bir anlayış; toplumun tüm “ötekilerini” tabii dışlar. Bu bir “hoşgörüsüzlük” sorunundan çok daha fazla bir “aşırılık” konusu ki; -Esmer’in araştırmasının adı da bu -“Radikalizm ve Aşırıcılık” tam bunu söylüyor.
“Kadın”a Talibanca bakan bir toplum, “içki içen, eşcinsel, gâvur komşu” ister mi? Taliban’da “içki hoşgörüsü” arıyor muyuz ki, “içki içen komşu istenmiyor”a şaşıyoruz? Bunun neresi sürpriz?
“Aşırılıkların anası”; “komşudan” önce asıl, bir evde yaşanan diğer yarının yok sayılması!
Yılmaz Esmer araştırmasının bu nedenle en çarpıcı yanı, “kadın” ve kadın üzerinden “derin Türkiye”nin, “derin Talibanizmlerini” ortaya koyması.
“İçki hoşgörüsüzlüğü” manşetlerini atan arkadaşların kafalarındaki öncelik sıralaması sahiden bu mu? Yoksa alttan alta “olayın çapını küçülten”, bir “spin doktorluğu” mu var ortada?
Öyle ya bir kitle gazetesinin; “içki içen komşuya tahammül yok” manşetiyle çıkması başka… “5 kişiden 1’i ‘kadın recminden’ yana” başlığını kullanması başka…
Çifte standardın âlâsı
Rastlantıya bakın ki, Milliyet yazarı Taha Akyol da başlıklardaki bu farka dikkat çekmiş.
Ama başka yönden. Araştırmanın farklı okumalarının böyle farklı yorumlara yol açtığına işaret eden Akyol, “Aman ha! Aşırı yargılardan sakınalım” uyarısı yapıyor.
“Aysbergin gövdesi” karşısında Taha Bey çok temkinli, kılı kırk yarıyor….
Akyol aynı temkini keşke, yıllar yılı bu “buzdağının altına” ilişkin kaygılarını ifade eden laiklere de gösterseydi de.. bugün bu duruşta biraz olsun tutarlılık bulsaydık.
“Aysbergi” sorgulayagelmek, yıllarca “laikçilerin vehimleri” hesabına küçümsendi Türkiye’de. Bu tavrın en tipik sözcülerinden biri Taha Akyol olageldi…
“Laikçi vehimler”.. aşırı yargı olmuyor…
Dehşetengiz “bulguları” anlamlandırmaya çalışmak, “aşırı yargı tehdidi” içeriyor. Öyle mi?
Çifte standardın böylesi…
nilgun@cumhuriyet.com.tr 02.05.2009 / Cumhuriyet
ADNAN BİNYAZAR
Kadının Gücünü
Yadsıyanlar...
Kadını çarşafa sokanlar, peçelerle gizleyenler bencil ruhlu yobazlardır. Onlar, bilgisizliğin, önyargıların, tabuların, dayatılan düşüncelerin tutsağıdırlar.
Diktatörler, demokrasi düşmanları, saldırganlar, zorbalar, söz şehvetine kapılanlar, şiddet uygulayanlar, el kadar çocuklara tecavüz edenler; bu tür adamların arasından çıkıyor.
Kadın, onların körleşmiş yüreklerinde tensel bir varlıktan öte bir anlam taşımıyor.
***
Öyle değilse, hem de kitap yazan bir kişinin, Müslüman bir kadının erkeklerle birlikte çalışırsa fahişe olabileceğini düşünmesi hangi kitaba sığar!
Bütün dinler içsel arınmayı; insanın, varlığını kendi istemiyle olgunluğa erdirmesini öngörür. Kadını ilkel baskılarla ezmeye kalkanlar, arınma yoksunu yobazladır.
Oysa erkeğin, kadını güdümleyip, belli davranışlarla sınırlaması, toplumsal yaşamda ne büyük emek kaybına yol açmaktadır!
Yobaz kafalılar, “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi” verilerine göre kadının işgücüne katılımda 130 ülke arasında Türkiye’nin 125. sırada olmasından utanç duyacaklarına, insanlık dışı baskı uygulayarak kadını karanlık dünyalarının kölesi yapıyorlar.
***
Kadın, köle gibi algılanmazsa, onun yüzyıllar süren savaşımlar sonunda elde ettiği iş yaşamına kendini kabul ettirme süreci, nasıl olur da, “Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı”nın çıkarıp parasız dağıttığı bir kitapta şöyle bir yargı yer alır?..
“Çağdaş küfür zihniyeti, savaşların tahrip ettiği yerleri tekrar imar etmenin zorlaştığını görünce, kadını bozmak amacıyla sinsi planlarını devreye koymuş, arkasından kadının özgürleşmesi ve haklarının korunması sesleri yükselmiştir.”
Gerçek, bunun tam tersidir; -Saraybosna’da, Irak’ta kadınların başına gelenleri anımsayalım-kadın, tarihin o belalı günlerinden ders çıkarmış, toplumsal üretimde sorumluluk yüklenerek kendini kurtarma yolları aramıştır. Bu süreç, yaşamsal eşitlik tarihinde, kadının özgür bir yurttaş olarak sesini yükseltmesinin onurlu başlangıcıdır.
Yobazların, kadının özgür bireyliği yolunda savaşım veren Türkân Saylan’a düşman kesilmelerinin nedeni budur.
***
Kitapta, kadının süslenme özgürlüğü de eleştirilerek dolaylı da olsa, “Kadınların, erkekler arasına karışmaları, onlara haram olan halvet ortamında bulunmaları, onlar için koku sürüp makyaj yapmaları, süs ve ziynetlerini kendilerine haram olan yabancı erkeklere göstermeleri”, nerdeyse fuhuş sayılıyor.
Bütün bunlar, kadını tensel bir nesne olarak algılayıp onun yaratıcı gücünü köreltme anlayışından doğuyor.
Oysa başka bir yazımda da savunduğum gibi, kadının kurtuluşu, kendini pazar malı gibi kullanılma karşısında vereceği eylemli savaşımla gerçekleşecektir.
***
Beyinleri ve yürekleri taşıllaşmış kadın düşmanlarına şu sorulmalı: Evde oya işleyen, halı, kilim dokuyan kadın, Sanayi Devrimi’nde olduğu gibi, bizde de iş hayatından uzak tutulmasaydı, birçok buluşta kadının adı olmaz mıydı?
Erkek egemen bir ailenin betimlemesine de yer verilen kitapta şu yönde bir yargı da var: “Kocasından daha yüksek diploma ve gelire sahip olan kadınlar, eşlerine itaat etmezler, kadın bedensel ve psikolojik olarak çalışmaya uygun değildir.”
Ruhu aşağılık duygusu kıskacındaki bir yobazdan başka kim böyle düşünebilir?..
binyazar@gmail.com 02.05.2009 / Cumhuriyet
SERVER TANİLLİ
Halkımızın Başına Gelenler...
Pazardan beri çok rahatsızım yurttaş olarak.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer ile ekibinin yaptıkları bir araştırmayı, 31 Mayıs Pazar günü, gazetelerde görmüş ve okumuşsunuzdur. Türkiye’de 34 ilde yapılan “Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması”nda, halkın çeşitli konularda sorulara yanıtları, tutuculuğun geldiği noktayı ortaya koyuyor:
“Dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum”dur karşımızdaki, Cumhuriyet’e göre.
Milliyet de,“Hoşgörüden eser kalmadı!” diyordu manşette.
Prof. Yılmaz Esmer ve ekibi, 18 Ağustos 2007 günlü Milliyet’te de, bir başka araştırmada, din, dindarlık, laiklik konularında, toplumumuzun gelip durduğu noktayı pek güzel gösteriyordu.
Son araştırma ise, kimi ı’ların üstüne noktayı koyuyor.
Durup okumalı ve yapılması gerekeni yapmalıyız...
*
Araştırmadan çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Yurttaşların yüzde 62’si, “din”i, yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran “laiklik” için yüzde 16’da, “demokrasi”de yüzde 13’te kalıyor.
Halkın yüzde 75’i çocuklara Kuran kursu açılmasını isterken, dünyayı anlamak için bilim yerine dini rehber edinenlerin oranı ise yüzde 56’yı buluyor.
Halk, “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, deist ya da ateist olanı, Hıristiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyor. Söz konusu gruplarda en hoşgörüsüz yaş dilimini 15-18 yaş arası gençlerin oluşturması düşündürüyor.
Sadece bunlara bakıp irkilmemeniz mümkün mü?
Kadın-erkek eşitliği de havaya savruluyor:
- Yüzde 74, ev kadını olmanın, çalışmak ve para kazanmak kadar tatmin edici olduğunu düşünüyor;
- “Aile reisi erkek olmalı” diyenler, yüzde 71’lik kesimi oluşturuyor;
- Yüzde 61’e göre, “Kadın her zaman kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı”;
- “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı yüzde 64;
- Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin almasının doğruluğuna inananların oranı yüzde 84; kadın yalnız bir yere gidecekse kocasından izin alması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.
- Yüzde 62’lik dilim Müslüman kadınların evin dışında başını örtmesi gerektiğini savunuyor...
Araştırma, ABD ve AB’ye karşı, Türkiye’yi bölme konusunda bir kuşkuyu da dile getiriyor.
*
Noktalamanın sırasıdır: Bu nitelikleri gösteren bir topluluğa, bir cemaat, bir ümmet, dahası güruh diyebilirsiniz, ama çağdaş bir millet diyemezsiniz.
Onunla bir demokrasi kuramazsınız.
Uluslararası ortamda, Avrupa Birliği’nin kapısında neyin adına konuşabilirsiniz?
Dışardan tehdit altında olduğunu düşünen, donmuş ve değişime uzak bir toplum önümüzdeki.
Ama böyle değildik, böyle olduk!..
1923 Devrimi’ni yapanlar, bu ülkeye bağımsızlığı tattırırken, laikliği getirip dini vicdanlara emanet ederken, çağdaş bir toplum yaratmanın da işaretlerini göstermişlerdir. Bugün övünüyorsak onları yadediyoruz.
1950’lerle demokrasiye karar ettiğimizde de, başka bir gelecek adınaydı.
Ne var ki, iktidara gelmek ve orada kalmak için, halka yalanlar söylendi ve yanlış yollara döküldük. Açıkça itiraf edelim: Halk da kullanıldı ve aldatıldı.
Bir altmış yıllık dönem açıkça görülüyor...
Son yedi yıllık AKP dönemi de, bir rezilliğin örneği olarak, gözler önündedir. “Kuran kursları, imam hatipler ve türban” diyerek kollarını sıvadı, yurdu yurt olmaktan ve halkı da halk olmaktan çıkardı. Bu suç Yüce Divanlarca ondan sorulacaktır...
Sürdüreceğimiz elbette demokrasidir: Onun içine, başta akılcı ve bilimsel eğitimi koyup halkımızı çağımızın nimetlerinden tattırarak; bir de kadınla erkeği eşit kılarak, dini de vicdanlara emanet ederek...
05.06.2009 / Cumhuriyet




















