31 Mayıs 2009 Pazar

Radikalizm ve Aşırılık Araştırması

Prof. Yılmaz Esmer’in ‘Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması’, ilginç ve düşündürücü veriler ortaya koydu
Dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum
İstanbul Haber Servisi - Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in gerçekleştirdiği, “Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması” önemli sonuçlar ortaya koydu. Yurttaşların yüzde 62’si dini yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran laiklik için yüzde 16’da kalıyor. Toplumun yüzde 75’i çocuklara Kuran kursu açılmasını isterken, dünyayı anlamak için bilim yerine dini rehber edinenlerin oranı ise yüzde 56’yı buluyor. Toplum, “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, dindeist ya da ateist olanı, Hıristiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyor. Söz konusu gruplara en hoşgörüsüz yaş dilimini 15 - 18 yaş arası gençlerin oluşturması düşündürüyor. Bazı kadınların koca dayağını hak ettiğini yüzde 33, recmi yüzde 22, mahkemelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit olmasını yüzde 35 savunuyor. En çok orduya güvenen toplum, en güvensiz kurum olarak ise DTP’yi gösteriyor.
Araştırma, 34 ilde 12 Nisan 2009 - 3 Mayıs 2009 tarihleri arasında, 15 yaş ve üzeri 1715 kişi ile yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi. Araştırmadan çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Kadın - erkek eşitliği
- Yüzde 74, ev kadını olmanın çalışmak ve para kazanmak kadar tatmin edici olduğunu düşünüyor.
- Erkeklerin kadınlardan daha iyi siyasi lider olduğunu düşünenlerin oranı, yüzde 59.
- Yüzde 22’lik dilim, üniversite eğitiminin kızdan daha fazla erkek çocuk için önemli olduğuna inanıyor.
- “Aile reisi erkek olmalı” diyenler, yüzde 71’lik kesimi oluşturuyor.
- Bazı kadınların kocasından dayak yemeyi hak ettiği fikrini savunanların oranı yüzde 33.
- Yüzde 61’e göre, “kadın her zaman kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı”.
- “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı, yüzde 64.
- Yüzde 36, kız çocuklarının mirastan erkek çocuklarının yarısı kadar pay almasını istiyor.
- Kadınların plajda mayo ile dolaşmasının günah olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 58’i buluyor.
- Yüzde 35, mahkemelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit sayılması gerektiği görüşünde.
- Kadınların yaşamdan esas beklentisinin yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak olduğuna inananların oranı yüzde 88’e ulaşıyor.
- Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin almasının doğruluğuna inananların oranı yüzde 84; kadın yalnız bir yere gidecekse kocasından izin alması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.
- Yüzde 62’lik dilim Müslüman kadınların evin dışında başını örtmesi gerektiğini savunuyor.
- “Zina yapan evli kadının taşlanması doğru” diyenlerin oranı yüzde 22.
- Bu çağda herhangi bir ülkede kadının yüzünü peçe ile örtmesinin akıl dışı olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 63.
Amerika, AB ve ülkelere bakış
- Yüzde 82, Amerika’nın dünyaya Hıristiyanlığı yaymayı, yüzde 86 Türkiye’yi bölmeyi, yüzde 85’i İslam dünyasını bölmeyi ve zayıflatmayı, yüzde 35’i ise diktatörlükle yönetilen ülkelere demokrasiyi getirmeyi hedeflediğini düşünüyor.
- “AB’nin hedefi Hıristiyanlığı yaymak” diyenlerin oranı yüzde 81, “Türkiye’yi bölmek” diyenlerin oranı yüzde 76, “İslamı bölmek ve zayıflatmak” diyenlerin oranı yüzde 80, “Diktatörlükle yönetilen ülkelere demokrasi getirmek” diyenlerin oranı ise yüzde 76.
- Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini, yüzde 57’lik kesim istiyor.
- Yüzde 80, ne yapılırsa yapılsın Türkiye’nin AB’ye giremeyeceği; yüzde 93’ü birliğin Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit davranmadığı görüşünde.
- Yüzde 76, Müslümanlığın baskın inanç olmasının AB’nin Türkiye’ye olumsuz bakmasına neden olduğunu düşünüyor.
- AB’ye girmek istemeyenler içinde ağırlıklı yaş grubunu 15 - 18 oluşturuyor.
- Türk dış politikasında öncelik verilmesi istenen adımlar; yüzde 42 ile “Türk dünyası ve Türki devletler ile daha yakın işbirliği”, yüzde 30 ile “İslam dünyası ile daha yakın işbirliği”, yüzde 22 ile “AB’ye tam üyeliğin gerçekleşmesi” ve yüzde 5 ile “ABD ile işbirliğinin geliştirilmesi” şeklinde sıralanıyor.
- Bireylerin kendisine en yakın hissettiği ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Filistin, Pakistan, Japonya, Almanya, Avusturya, Rusya, İngiltere, Fransa, Yunanistan, Amerika, Ermenistan ve İsrail.
- Kendini laik olarak tanımlayanlar, Pakistan ve Filistin’i yakın ülke olarak görmüyor.
- Bugün dünyadaki sorunların sorumlusu olarak sırayla; “Cahillik, eğitimsizlik / İsrail / Terör / ABD / Kapitalizm / İnsanlar arası eşitsizlik / Çokuluslu şirketlerin kâr hırsı / Dini inançların zayıflaması / AB” görülüyor.
- Yüzde 62, dünyadaki aşırı İslamcı hareketlerin önlenmesini istiyor.
Terör ve şiddet
- Yüzde 76, terörist olduğundan şüphelenilen kişinin suçsuzluğundan emin olunana kadar cezaevinde tutulması gerektiğine inanıyor.
- “Olası bir terörist saldırıyı önleyecek bilgiyi sağlasa bile tutuklulara işkence yapılması hiçbir zaman haklı görülemez” diyenlerin oranı yüzde 80.
- Yüzde 92’lik kesim, hiçbir gerekçenin terörü ve insan yaşamına kastetmeyi haklı çıkarmayacağı görüşünde birleşiyor.
- Yoksulluk ve sömürü düzeni devam ettikçe terörün de devam edeceğine, yüzde 95’lik kesim inanıyor.
Tehdit algıları
- Aşırı İslamcı akımların Türkiye’yi tehdit ettiğine inananların oranı yüzde 69. Aynı oran PKK söz konusu olduğunda yüzde 93’e çıkıyor. İslamcı akımların dünya güvenliğini tehdit ettiği görüşü yüzde 66’lık kesimden destek bulurken, yüzde 81 demokrasi karşıtı girişimlerin Türkiye’yi tehdit ettiğini söylüyor.
- Türkiye’nin karşısındaki en büyük 3 tehdit; “PKK / Aşırı İslamcılık / İran’ın nükleer silahları” olarak görülüyor.
- Afganistan’da Amerika ve NATO’ya karşı şiddet eylemleri yüzde 48, Irak’ta Amerika’ya karşı şiddet eylemleri yüzde 50, Filistin’de Hamas’ın İsrail’e karşı yaptığı şiddet eylemleri ise yüzde 46’lık kesimce haklı bulunuyor. Filistinlilerin İsrail’e karşı düzenlediği intihar saldırılarının devam etmesinin iyi olacağını söyleyenlerin oranı ise yüzde 28.
- Yüzde 90, dünyadaki Müslümanların kendini Batılı ülkelere barışçı yollarla kabul ettirebileceğine inanıyor.
19 yıl öncesiyle aynı
- Toplumun yapılacak reformlarla yavaş yavaş düzeltilmesinin gerekliliğine inananların oranı yüzde 63, devrimci değişim isteyenlerin oranı yüzde 15, bugünkü düzenin aynen korunmasını isteyenlerin oranı ise yüzde 22. Aynı soruya 1990 yılında yapılan araştırmada verilen yanıtlar ise neredeyse aynı olurken, 19 yıl önceki oranların “yüzde 61 / yüzde 13 / yüzde 26” şeklinde sıralanması dikkat çekti.
- Herhangi bir nedenden ötürü ayrımcılığa uğradığını hissedenlerin oranı yüzde 18. Araştırmanın yaş grubu çerçevesindeki nüfus dikkate alındığında, bu 8 milyon yurttaşa denk geliyor. Konuştuğu dil nedeniyle ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin oranı yüzde 8, farklı etnik kimliğe sahip olduğu için ayrımcılıkla karşılaşanların oranı ise yüzde 9’ken; laik olduğu için devletten ve toplumdan ayrımcılık gördüğünü söyleyenlerin oranı yüzde 6.
- Milliyetçilik ya da dindarlıkta artış söz konusu değil. Prof. Esmer’in değerlendirmesi ise dindarlığın AKP iktidarı ile arttığı değil, daha fazla görünür kılındığı yönünde.
4’te 3 Kuran kursu istiyor
- “Benim için din birinci sırada gelir” diyenler yüzde 62, laikliği birinci sıraya koyanlar yüzde 16’lık kesim.
Önceliğinin demokrasi olduğunu belirtenler yüzde 13, etnik kimliği olduğunu söyleyenler yüzde 5, yeterli bir gelirin kendisi için ilk sırada geldiği yanıtını verenler ise yüzde 4’ü oluşturuyor.
- Çocuklar için Kuran kursları açılmasını isteyenlerin oranı yüzde 75.
- Dünyayı anlayabilmek için yüzde 56 din kitaplarının, yüzde 44 ise bilimin önemli olduğunu düşünüyor.
- Yaratılışa inanlar yüzde 93, evrime inanlar yüzde 7’lik dilimi oluşturuyor.
- Yüzde 35, Ramazan ayında yemek yenecek mekânların iftar saatine kadar kapalı tutulmasını istiyor.
- İnancı nedeniyle evden başını örterek çıkanların oranı yüzde 62, annesinin başı örtülü olanların oranı yüzde 85.
- Yüzde 86, İslamiyete karşı ciddi tehditler olduğunu düşünüyor.
İçkiye, şorta hoşgörü yok!
- Yüzde 72 içki içen, yüzde 67 nikâhsız yaşayan, yüzde 35 kızı şortla dolaşan, yüzde 48 aşırı sağ ya da sol görüşte, yüzde 42 sevmediği partinin üyesi, yüzde 75 Tanrı’ya inanmayan, yüzde 32 oruç tutmayan, yüzde 65 hiçbir dine inanmayan, yüzde 27 farklı anadilde konuşan, yüzde 43 Amerikalı, yüzde 14 türbanlı, yüzde 33 çarşaflı, yüzde 63 köktendinci, yüzde 26 başka bir ırk veya renkten, yüzde 52 Hristiyan, yüzde 64 ise Yahudi birini komşusu olarak istemiyor.
- Söz konusu farkılıklara en hoşgörüsüz yaş grubu, 15 - 18.
- Üniversite mezunları en hoşgörülü grubu oluştururken, eğitim seviyesi düştükçe hoşgörü oranı azalıyor.
- Toplumun en istemeyen kesimi eşcinseller.
- Yüzde 91 PKK’yi, yüzde 90 İsrail’i, yüzde 80 şeriatı, yüzde 73 komünizmi, yüzde 84 El Kaide’yi ve Bush’u “aşırı” olarak görüyor. Aşırı bulunanlar arasında; “faşizm, ırkçılık, Taliban ve Hamas” da yer alıyor.
- PKK’ye karşı geniş çaplı askeri harekât isteyenlerin oranı yüzde 83.

Cumhuriyet/ 31.05.2009

NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Derin Türkiye’de Aşırıcılık

“Hoşgörüsüzlük” nerde başlar, nerde biter?
Radikalizm ve aşırıcılığı, hoşgörüsüzlükten ayıran çizgi tam olarak nedir?
Prof. Yılmaz Esmer’in ilginç, çarpıcı, öğretici araştırmasının sonuçlarını, şimdiye dek gazetelerden takip edebildim. Araştırmanın kendisini henüz görebilmiş değilim. Çalışmasının tanıtımını yaparken Yılmaz Esmer, “aşırılık kavramının tanımını deneklere bıraktığını” söylemiş. Bu yolu neden seçmiş olduğunu tahmin etmek zor değil ama gene de kendisinin “aşırılık” kavramına biraz daha açıklık getirmiş olmasını tercih ederdim…
Gazetelere yansıdığı kadarıyla çünkü araştırma sonuçları ağırlıklı olarak yalnız “hoşgörüsüzlük” bağlamında irdeleniyor...
Esmer’in verilerinden yola çıkarak “hoşgörüsüzlük” üzerinden genel geçer değerlendirmeler yapılıyor.
Köşeyazıları “hoşgörüsüzlük” temelinde çözümlemeler sunuyor.
Hoşgörüsüzlük çıtasının fevkinde
Araştırmanın adı ne var ki; “Hoşgörü/Hoşgörüsüzlük” değil, “Radikalizm ve Aşırıcılık”…
Adından da anlaşılacağı üzere, ortada -heyhat(!)- hoşgörüsüzlüğü aşan bir tablo var...
Zaten akıl var, yakın var değil mi? Ona hoşgörüsüzlük, buna hoşgörüsüzlük…
“İçki içene”, “oruç tutmayana”, “dine inanmayana”, “Yahudi/Hıristiyan/başka dinden olana”, “nikâhsız yaşayana”, “kızı şortla dolaşana”…
Bu kadar çok kategori de insana karşı “hoşgörüsüzlük”, sadece “hoşgörüsüzlük” olarak tanımlanabilir mi?
“Hoşgörüsüzlük paketi” bu kadar geniş tutulunca, bunun adı hasbelkader artık hoşgörüsüzlük değil; radikalizm ve aşırıcılık, icabında “fanatizm” oluyor.
Zina yapan kadın için “recm” istemek örneğin, bir “hoşgörüsüzlük” değil; tipik bir “Talibanlık” yani “fanatizm” göstergesidir.
“Hoşgörüsüzlük” genel geçer anlamıyla, “ötekini dışlayan” bir saygısızlık çıtasıyla sınırlı kalır.
Bu çıta, şiddet düzlemine varmaz.
“Kadına yönelik şiddete” meylettiğinizde ise -ki “recm talebi” bunu gösterir- “hoşgörüsüzlüğün” kapsama alanından çıkıp artık “radikalizm”, “aşırıcılık” ve giderek “fanatizmlerin” sularına girmiş olursunuz…
Diyeceğim o ki; “hoşgörüsüzlük”, nispeten keyfi olabilen, göreceli ve sınırlı bir kavram…
“Aşırıcılık” ve “radikalizm” ise çok daha bütüncül, kapsamlı, sistemli biçimde şiddete yönelmeye yatkın ve yakın olabilen durumları anlatmak için kullanılan ifadeler…
“Aşırıcılık ve Radikalizm” araştırmasının bulguları; ne yazık ki “hoşgörüsüzlük sınırlarını haydi haydi aşan bir durumla” karşı karşıya olduğumuzu ve bu nedenle çok daha cesur yüzleşmelere ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor bana göre.
Bir ‘yaralı bilinç’ travması
Konunun çok önemsediğim bir boyutu bu.
“Radikalizm ve Aşırıcılık” araştırmasının yüzümüze çarptığı bir diğer gerçek de, derin bir “kültürel bilinç bölünmesi”...
AB’ye ilişkin verileri okurken özellikle, İranlı yazar Daryus Şayegan’ın kulaklarını çınlattım.
Türkçeye “Yaralı Bilinç” olarak çevrilen “Cultural Schizophrenia: İslamic Societies Confronting the West” isimli kitabında, Şayegan; fikirlerde tam geçişkenlik sağlanamayan Batı-Doğu dünyası arasındaki “kişilik/benlik bölünmüşlüğünü” anlatır.
Yılmaz Esmer Hoca’nın AB bulguları tam böyle bir “bölünmüşlük” ortaya koyuyor.
Halkımız kendisini sırayla Azerbaycan, Filistin, Pakistan ve taa dünyanın öbür ucundaki -ne alakaysa?- Japonya’ya yakın hissediyor.
İlk dörtte ilaç için bir tek Avrupa ülkesi yok.
Ankete katılanlar nitekim ezici bir ağırlıkla -yüzde 81- AB’nin İslamı ve Türkiye’yi -yüzde 76- bölmek istediği kanaatini taşıyorlar. Yüzde 80 zaten ne yapılırsa yapılsın AB’nin Türkiye’yi almayacağına kesin kes emin.
Buna rağmen yüzde 57 çoğunlukla halkımız gene de AB’ye girmeyi düşlemekten geri kalmıyor.
Bu bir “yaralı bilinç” örneği değilse nedir?
04.05.2009 / Cumhuriyet

NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Derin Türkiye’de
Aşırıcılık
“Resmi olmayan yüzümüz” bu…
“Değiştirilemez ilke” laiklik ve “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganları ardındaki “derin Türkiye” bu!
Korkunç bulguları Prof. Yılmaz Esmer “konjonktürel dalgalanmalarla” açıklamıyor. Dincilikte gelip geçici bir tırmanmadan söz etmiyor. AKP iktidarının yapıyı sadece “daha görünür” kıldığını söylüyor. O kadar.
Buzdağının gövdesi
Buzdağının gövdesi başka deyişle su yüzüne çıkıyor. Öteden beri sezmekle birlikte; elimiz, avcumuzla tutamadığımız; teşhis/tespitte zorluk çektiğimiz, aysbergin gövdesiyle yavaş yavaş göz göze geliyoruz. Yani bir tür gerçek anı yaşıyoruz. Ve gerçek anı tüm karabasanlarımızı “teyit ediyor”.
Kadına “recmi” caiz görenlerin oranı yüzde 22, dayağı mubah sayanlar yüzde 33, yarım miras hakkı/yarım şahitliği hak görenler yüzde 36, mayo “günah” diyenler yüzde 58, “kocaya eksiksiz itaat” buyuranlar yüzde 61, ev dışında kadın başörtüsü takmalı diyenler yüzde 62, “reis kocadır” dayatmasında ısrar edenler yüzde 71; “koca izni olmadan kadın şuradan şuraya gidemez/çalışamaz” diyenler yüzde 85…
“Derin Türkiye’nin” kadına biçtiği yer, lafın özü bir Taliban dünyası…
“Recme”, yüzde 22 destek ne demek?
Laik Türkiye yasaları, değerleri, hukuku; bu Taliban zihniyetinde -mermerin üzerinden kayıp giden su misali- hiç iz bırakmamış…
Seksen beş yıllık Cumhuriyet tarihinde “Cumhuriyet kadınına” atfedilen yer ve önem, “derin Türkiye”nin genlerine nüfuz etmemiş.
Bundan daha açık ve çarpıcı bir tablo olabilir mi?
Bu bir ‘hoşgörü’ sorunu değil
Medya başlıklarına baktığımızda ne var ki; ortadaki tabloya rağmen, “aysbergin gövdesiyle” yüzleşmekte -hâlâ- muazzam engellerle karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz.
Gazeteler, konuyu farklı başlıklarla aktarıyor.
Bizim gazete, durumun fotoğrafını çekiyor: “Dindar ve kapalı toplum”.
“Zaman”ın “aynı araştırma” için dikkate değer(!) bulduğu manşet; “Türkiye’de mahalle baskısı yok”.
“Milliyet” olayı, bir “hoşgörüsüzlük sorununa” indirgeyerek, “4 kişiden 3’ü ‘içki içen komşu’ istemiyor” manşetini kullanıyor…
İlahi!
“5 kişiden 1’i kadına ‘recm’i reva görüyor. 3 kişiden 1’i kadına ‘yarım şahitliği’, ‘mirastan yarım hakkı’ yakıştırıyor…” değil de “4 kişiden 3’ü ‘içki içen komşu’ istemiyor” başlığı…
Bu nasıl bir öncelik sıralaması böyle?
Nüfusun yarısını -kadını!- “birey” görmeyen, yarım sayan bir anlayış; toplumun tüm “ötekilerini” tabii dışlar. Bu bir “hoşgörüsüzlük” sorunundan çok daha fazla bir “aşırılık” konusu ki; -Esmer’in araştırmasının adı da bu -“Radikalizm ve Aşırıcılık” tam bunu söylüyor.
“Kadın”a Talibanca bakan bir toplum, “içki içen, eşcinsel, gâvur komşu” ister mi? Taliban’da “içki hoşgörüsü” arıyor muyuz ki, “içki içen komşu istenmiyor”a şaşıyoruz? Bunun neresi sürpriz?
“Aşırılıkların anası”; “komşudan” önce asıl, bir evde yaşanan diğer yarının yok sayılması!
Yılmaz Esmer araştırmasının bu nedenle en çarpıcı yanı, “kadın” ve kadın üzerinden “derin Türkiye”nin, “derin Talibanizmlerini” ortaya koyması.
“İçki hoşgörüsüzlüğü” manşetlerini atan arkadaşların kafalarındaki öncelik sıralaması sahiden bu mu? Yoksa alttan alta “olayın çapını küçülten”, bir “spin doktorluğu” mu var ortada?
Öyle ya bir kitle gazetesinin; “içki içen komşuya tahammül yok” manşetiyle çıkması başka… “5 kişiden 1’i ‘kadın recminden’ yana” başlığını kullanması başka…
Çifte standardın âlâsı
Rastlantıya bakın ki, Milliyet yazarı Taha Akyol da başlıklardaki bu farka dikkat çekmiş.
Ama başka yönden. Araştırmanın farklı okumalarının böyle farklı yorumlara yol açtığına işaret eden Akyol, “Aman ha! Aşırı yargılardan sakınalım” uyarısı yapıyor.
“Aysbergin gövdesi” karşısında Taha Bey çok temkinli, kılı kırk yarıyor….
Akyol aynı temkini keşke, yıllar yılı bu “buzdağının altına” ilişkin kaygılarını ifade eden laiklere de gösterseydi de.. bugün bu duruşta biraz olsun tutarlılık bulsaydık.
“Aysbergi” sorgulayagelmek, yıllarca “laikçilerin vehimleri” hesabına küçümsendi Türkiye’de. Bu tavrın en tipik sözcülerinden biri Taha Akyol olageldi…
“Laikçi vehimler”.. aşırı yargı olmuyor…
Dehşetengiz “bulguları” anlamlandırmaya çalışmak, “aşırı yargı tehdidi” içeriyor. Öyle mi?
Çifte standardın böylesi…
nilgun@cumhuriyet.com.tr
02.05.2009 / Cumhuriyet

ADNAN BİNYAZAR
Kadının Gücünü
Yadsıyanlar...
Kadını çarşafa sokanlar, peçelerle gizleyenler bencil ruhlu yobazlardır. Onlar, bilgisizliğin, önyargıların, tabuların, dayatılan düşüncelerin tutsağıdırlar.
Diktatörler, demokrasi düşmanları, saldırganlar, zorbalar, söz şehvetine kapılanlar, şiddet uygulayanlar, el kadar çocuklara tecavüz edenler; bu tür adamların arasından çıkıyor.
Kadın, onların körleşmiş yüreklerinde tensel bir varlıktan öte bir anlam taşımıyor.
***
Öyle değilse, hem de kitap yazan bir kişinin, Müslüman bir kadının erkeklerle birlikte çalışırsa fahişe olabileceğini düşünmesi hangi kitaba sığar!
Bütün dinler içsel arınmayı; insanın, varlığını kendi istemiyle olgunluğa erdirmesini öngörür. Kadını ilkel baskılarla ezmeye kalkanlar, arınma yoksunu yobazladır.
Oysa erkeğin, kadını güdümleyip, belli davranışlarla sınırlaması, toplumsal yaşamda ne büyük emek kaybına yol açmaktadır!
Yobaz kafalılar, “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi” verilerine göre kadının işgücüne katılımda 130 ülke arasında Türkiye’nin 125. sırada olmasından utanç duyacaklarına, insanlık dışı baskı uygulayarak kadını karanlık dünyalarının kölesi yapıyorlar.
***
Kadın, köle gibi algılanmazsa, onun yüzyıllar süren savaşımlar sonunda elde ettiği iş yaşamına kendini kabul ettirme süreci, nasıl olur da, “Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı”nın çıkarıp parasız dağıttığı bir kitapta şöyle bir yargı yer alır?..
“Çağdaş küfür zihniyeti, savaşların tahrip ettiği yerleri tekrar imar etmenin zorlaştığını görünce, kadını bozmak amacıyla sinsi planlarını devreye koymuş, arkasından kadının özgürleşmesi ve haklarının korunması sesleri yükselmiştir.”
Gerçek, bunun tam tersidir; -Saraybosna’da, Irak’ta kadınların başına gelenleri anımsayalım-kadın, tarihin o belalı günlerinden ders çıkarmış, toplumsal üretimde sorumluluk yüklenerek kendini kurtarma yolları aramıştır. Bu süreç, yaşamsal eşitlik tarihinde, kadının özgür bir yurttaş olarak sesini yükseltmesinin onurlu başlangıcıdır.
Yobazların, kadının özgür bireyliği yolunda savaşım veren Türkân Saylan’a düşman kesilmelerinin nedeni budur.
***
Kitapta, kadının süslenme özgürlüğü de eleştirilerek dolaylı da olsa, “Kadınların, erkekler arasına karışmaları, onlara haram olan halvet ortamında bulunmaları, onlar için koku sürüp makyaj yapmaları, süs ve ziynetlerini kendilerine haram olan yabancı erkeklere göstermeleri”, nerdeyse fuhuş sayılıyor.
Bütün bunlar, kadını tensel bir nesne olarak algılayıp onun yaratıcı gücünü köreltme anlayışından doğuyor.
Oysa başka bir yazımda da savunduğum gibi, kadının kurtuluşu, kendini pazar malı gibi kullanılma karşısında vereceği eylemli savaşımla gerçekleşecektir.
***
Beyinleri ve yürekleri taşıllaşmış kadın düşmanlarına şu sorulmalı: Evde oya işleyen, halı, kilim dokuyan kadın, Sanayi Devrimi’nde olduğu gibi, bizde de iş hayatından uzak tutulmasaydı, birçok buluşta kadının adı olmaz mıydı?
Erkek egemen bir ailenin betimlemesine de yer verilen kitapta şu yönde bir yargı da var: “Kocasından daha yüksek diploma ve gelire sahip olan kadınlar, eşlerine itaat etmezler, kadın bedensel ve psikolojik olarak çalışmaya uygun değildir.”
Ruhu aşağılık duygusu kıskacındaki bir yobazdan başka kim böyle düşünebilir?..
binyazar@gmail.com 02.05.2009 / Cumhuriyet

SERVER TANİLLİ
Halkımızın Başına Gelenler...
Pazardan beri çok rahatsızım yurttaş olarak.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer ile ekibinin yaptıkları bir araştırmayı, 31 Mayıs Pazar günü, gazetelerde görmüş ve okumuşsunuzdur. Türkiye’de 34 ilde yapılan “Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması”nda, halkın çeşitli konularda sorulara yanıtları, tutuculuğun geldiği noktayı ortaya koyuyor:
“Dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum”dur karşımızdaki, Cumhuriyet’e göre.
Milliyet de,“Hoşgörüden eser kalmadı!” diyordu manşette.
Prof. Yılmaz Esmer ve ekibi, 18 Ağustos 2007 günlü Milliyet’te de, bir başka araştırmada, din, dindarlık, laiklik konularında, toplumumuzun gelip durduğu noktayı pek güzel gösteriyordu.
Son araştırma ise, kimi ı’ların üstüne noktayı koyuyor.
Durup okumalı ve yapılması gerekeni yapmalıyız...
*
Araştırmadan çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Yurttaşların yüzde 62’si, “din”i, yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran “laiklik” için yüzde 16’da, “demokrasi”de yüzde 13’te kalıyor.
Halkın yüzde 75’i çocuklara Kuran kursu açılmasını isterken, dünyayı anlamak için bilim yerine dini rehber edinenlerin oranı ise yüzde 56’yı buluyor.
Halk, “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, deist ya da ateist olanı, Hıristiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyor. Söz konusu gruplarda en hoşgörüsüz yaş dilimini 15-18 yaş arası gençlerin oluşturması düşündürüyor.
Sadece bunlara bakıp irkilmemeniz mümkün mü?
Kadın-erkek eşitliği de havaya savruluyor:
- Yüzde 74, ev kadını olmanın, çalışmak ve para kazanmak kadar tatmin edici olduğunu düşünüyor;
- “Aile reisi erkek olmalı” diyenler, yüzde 71’lik kesimi oluşturuyor;
- Yüzde 61’e göre, “Kadın her zaman kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı”;
- “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı yüzde 64;
- Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin almasının doğruluğuna inananların oranı yüzde 84; kadın yalnız bir yere gidecekse kocasından izin alması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.
- Yüzde 62’lik dilim Müslüman kadınların evin dışında başını örtmesi gerektiğini savunuyor...
Araştırma, ABD ve AB’ye karşı, Türkiye’yi bölme konusunda bir kuşkuyu da dile getiriyor.
*
Noktalamanın sırasıdır: Bu nitelikleri gösteren bir topluluğa, bir cemaat, bir ümmet, dahası güruh diyebilirsiniz, ama çağdaş bir millet diyemezsiniz.
Onunla bir demokrasi kuramazsınız.
Uluslararası ortamda, Avrupa Birliği’nin kapısında neyin adına konuşabilirsiniz?
Dışardan tehdit altında olduğunu düşünen, donmuş ve değişime uzak bir toplum önümüzdeki.
Ama böyle değildik, böyle olduk!..
1923 Devrimi’ni yapanlar, bu ülkeye bağımsızlığı tattırırken, laikliği getirip dini vicdanlara emanet ederken, çağdaş bir toplum yaratmanın da işaretlerini göstermişlerdir. Bugün övünüyorsak onları yadediyoruz.
1950’lerle demokrasiye karar ettiğimizde de, başka bir gelecek adınaydı.
Ne var ki, iktidara gelmek ve orada kalmak için, halka yalanlar söylendi ve yanlış yollara döküldük. Açıkça itiraf edelim: Halk da kullanıldı ve aldatıldı.
Bir altmış yıllık dönem açıkça görülüyor...
Son yedi yıllık AKP dönemi de, bir rezilliğin örneği olarak, gözler önündedir. “Kuran kursları, imam hatipler ve türban” diyerek kollarını sıvadı, yurdu yurt olmaktan ve halkı da halk olmaktan çıkardı. Bu suç Yüce Divanlarca ondan sorulacaktır...
Sürdüreceğimiz elbette demokrasidir: Onun içine, başta akılcı ve bilimsel eğitimi koyup halkımızı çağımızın nimetlerinden tattırarak; bir de kadınla erkeği eşit kılarak, dini de vicdanlara emanet ederek...

05.06.2009 / Cumhuriyet

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ergenliği Yanlış Yaşıyoruz...

Ergenlik çağını yanlış anlıyoruz, yanlış yaşıyoruz.
Ergenlik, insan gelişiminin bir dönemidir.
Çocukluktan erişkinliğe geçtiğimiz dönem.
Bu dönem canımızın her istediğini sorumsuzca yapma dönemi değildir.
Bu dönem, dürtülerimizin keyfine kalmış bir dönem değildir.
Bu dönem yapılan her yanlışın hoş görülmesi gereken bir dönem değildir.
Tersine, ‘ergenlik dönemi’ karakterimizin oluştuğu en önemli geçiş dönemidir.
Onun için de ailelerin çok büyük bir sorumluluğu vardır.
Nedir bu sorumluluk?
Bir:
Çocuklarımıza DÜRTÜLERİNİ KONTROL ETMEYİ ÖĞRETMEK.
Eğer çocuğumuz dürtülerini kontrol edemiyorsa onları kontrol etmek, hemen dürtü kontrolu eğitimine başlamak.
Bu da çocuğumuzun yanlışlarına sahip çıkmamakla, onun yanlışlarını kapatmamakla yapılır.
Çocuğumuzun yanlışlarına onun dışında mazeretler bulup, onu yanlışlarıyla karşılaştırmazsak, çocuklarımıza istemeden kötülük yapmış oluruz.
Geçmişte ‘şımarık çocuk’ dediğimiz çocuk tipi, ailelerin yarattığı çocuktur.
Çocuğum, her istediğinin değil, ancak haklı ve doğru istediklerinin olacağını öğrenmelidir.
Çocuğum, elde etmek için, onu hak etmek gerektiğini öğrenmelidir.
Çocuğum, bir yere ulaşmak için kendisinin çalışmak zorunda olduğunu bilmelidir.
Ona hak etmeden verdiğim her şey, onun yanlışlarını görmemesi için bir neden olur.
İki:
Çocuklarımız, çok küçük yaşlardan başlayarak,
KENDİ SORUMLULUKLARINI ÖĞRENMELİ VE ÜSTLENMELİDİR.
Dağıttığı oyuncaklarını kaldırmak bunu öğretir.
Kendi yemeğini yemesini öğrenmek bunu öğretir.
İyi bir öğrenci olmak onun sorumluluğudur.
Saygılı, nasıl hareket edeceğini bilen bir evlat olmak onun sorumluluğudur.
Bunu öğretecek olan da annelerdir, babalardır.
Üç:
Yanlışlarını görmeli, kabul etmeli, düzeltmeye çalışmalıdır.
Bunu sağlayacak olan da anneler babalardır.
Çocuğun yanlışını örterek onu üzmemek yanlış bir şefkat anlayışıdır.
İşte, ailelerin sorumlulukları.
İşte, annelerin babaların doğru çocuk yetiştirme rehberi.
Elbette, sırada okullar var.
ERDAL ATABEK

30.05.2009 / Cumhuriyet

25 Mayıs 2009 Pazartesi

TACİZ/TECAVÜZ

Arkadaşımın linkini verdiği yazı. Lütfen çocuklarımıza tacizi/tecavüzü anlatalım. Onları sokak dahil hiçbir yerde yalnız bırakmayalım. Süperkomedi
Cinsel suçlarla ilgili bir araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu

Cinsel suçlarla ilgili bir araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu: Mağdurlarının yarısı 11-15 yaş aralığında, en küçüğü 5 yaşında ve yüzde 78’i kadın...

İSTANBUL - Hatay Ağır Ceza Mahkemesi’nde karara bağlanan dosyalar akademisyenler tarafından incelendi. Mağdurların 10 yaş ve altında olduğu 10 olayda 9’u erkek, 1’i kız çocuk.

Araştırma ayrıca kızların kemik yaşı testiyle yaşlarının büyütülerek davaların düşürüldüğü veya sanıkla resmi evlilik yaptığı ve yalnızca davaların yüzde 33’ünde sanığa ceza verildiği ortaya çıktı. Araştırmayı yapan uzmanlara göre çok sayıda faktörün etkilediği kemik yaşı ile yaşın büyütülmesine karar verilerek davanın düşürülmesine yol açılması, aslında hukuka karşı bir hile. Yaş düzeltme taleplerinde ana belirleyici kriter, kemik yaşı olmamalı.

Hatay Ağır Ceza Mahkemesi’nde karara bağlanan dosyalar incelendi. Prof. Dr. Necmi Çekin, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, Yrd. Doç. Dr. Hakan Kar, Uzm. Dr. Ramazan Akçan 2006-2007 yıllarında karara bağlanan 1.844 dava dosyasından cinsel suçlar ile ilgili olan 60 dosyayı incelendi. Adli Bilimler Dergisi’nde yayınlanan araştırmanın sonuçları şöyle:

* Sanıkların hepsi erkek
* Cinsel saldırı mağdurlarının en küçüğü 5, en büyüğü 38 yaşında.
* Mağdurların yüzde 51.66’sı 11-15 yaş aralığında.
* Cinsel saldırı mağdurlarının yüzde 21.66’sı erkek, yüzde 78.34’ü kadın.
* Mağdurlardan 10 yaş ve altındaki 10 olayda 9’u erkek, 1’i kız çocuk
* 20 kızın yaşı büyütülerek davaları düşürülmüş ve resmi evlilik gerçekleştirilmiş.
* Davaların sonucunda sanıkların yüzde 33’üne ceza verilmiş.
* Ceza alanların yaklaşık 5’te biri fiili livata sanıkları.

Cinsel amaçlı ve hedeflenen kişinin rızası dışında yapılan ya da yaş küçüklüğü veya akıl sağlığının yerinde olmaması nedeniyle rızası geçerli olmayana yönelen tüm davranışlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar olarak tanımlanıyor. Araştırmada 3 örnek dışında diğer bütün örneklerde sanıklar tanıdık çevreden... Çalışmada sanıkların tamamının erkek ve 3 olgu dışında hepsinin tanıdık çevreden olmaları bu konuda yapılan diğer çalışmalarla uyumlu bir sonucu ortaya koydu. Bu durum, sanıkların cinsel amaçlı eylemlerini önceden planlayarak, tanıdıkları mağdurlara karşı gerçekleştirdikleri sonucunu veriyor.

Amerika’da cinsel saldırıya en sık maruz kalanların 16-19 yaş grubu. Tecavüze maruz kalma oranları ise kadınlarda binde 2,1; erkeklerde on binde 1.
Ülkemizde yapılan çalışmalar da kadınların erkeklerden çok daha fazla cinsel saldırıya maruz kaldığını gösteriyor ve mağdurlar 11-18 yaş arasında yoğunlaşıyor.

Çocuk olguların oranının yüksek olması, adli makamların ve ailelerin çocuğa yönelik cinsel şiddeti kabul edilemez olarak algılaması nedeniyle konunun bizzat üzerine gitmesiyle ilişkili bulunuyor. Erkek mağdurların genellikle küçük yaşlarda (10 yaş altında) olmasının nedeni, henüz psikososyal gelişimlerini tamamlamadıkları için kendilerinden yaşça büyük erkekler tarafından kandırılmalarının kolay olması. Ayrıca korku veya tehdit gibi durumlarda fiziksel olarak karşı koyma güçlerinin yetersiz olması gösteriliyor.

Bulgularda sanıkların çoğunluğunun mağdurdan 5 yaş ve daha fazla büyük ve mağdurların yüzde 86.66’sının 18 yaş altında olmasını da uzmanlar şöyle yorumluyor: Bireylerin cinsel dürtülerini genellikle beden ve ruh bakımından kendilerini koruyamayacak durumdaki kişilere veya henüz psisososyal gelişimini tamamlamamış ergenlik dönemindeki çocuklara yönelttiğini gösteriyor.

Çalışmada, yargılama sonucunda sanıkların yüzde 29’unun (18 sanık) ceza aldığı ve ceza alanların 12’sinin fiili livata sanıkları olduğu görüldü. Fiili livata eyleminde rıza oranının çok düşük olması ve bu nedenle zor kullanılması, erkek çocuk mağdurlarının fazla olması, olayın daha erken erken ortaya çıkması nedeniyle deliller daha kolay saptanıyor. Mahkemeler de pozitif deliller ışığında daha rahat karar alabiliyorlar.

Diğer cinsel saldırı olgularında kandırma, evlilik vaaadi ile oyalama, ahlaki anlayış, suçlanma, zarar görme korkusu, gelecek endişesi nedeniyle saldırı eyleminden çok sonra adli mercilere başvurulması ise delillerin kaybolmasına neden oluyor.

Cinsel şiddete maruz kalan bireyler; suçlanmaktan, olayın ispat edilemeyeceği veya sanığa zarar verilemeyeceğini düşündüklerinden, kendileri ve yakınlarının zarar görmesinden korktukları için çoğunlukla olayı gizliyor. Bu nedenle cinsel şiddete maruz kalan olguların oranının bilinenden çok daha yüksek olduğu düşünülüyor. NTVMSNBC’ye bilgi veren Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, cinsel saldırıların bilinenlerinin “buzdağının görünen parçası” olduğunu söylüyor: “Küçük yaştaki cinsel saldırıların mahkemelere yansıması daha yüksek oranda; gizlilik 13-14 yaş üstündekilere göre daha azdır. Aman kimse duymasın, rezil olmayalım diye olayın kapatıldığı çok vaka var. Görünen aslında buzdağının bir parçasıdır. Niye, ‘buzdağı’ diyoruz. Mesela Amerika şöyle yapmış: Liselere gitmiş, öğrenci kızlarla birebir anket yapmış. Diyelim ki, yüzde 40’ı ‘tacize uğradım’ demiş. Ama bunların yüzde 30’u da şikayet etmemiş. Bundan dolayı bizdeki bilinen, mahkemelere yansıyan cinsel saldırı oranları buzdağının görünen parçasıdır. Türkiye’de gideyim böyle bir anket yapalım denmemiş. Biz de okullara gidip ‘Cinsel saldırıya maruz kaldınız mı?’ diye sorsak olumlu karşılanmaz. Bir de anket yapsak bile bir kısmı yine bunu saklayacaktır. Ahlaki değer olarak görülüyor, gizleniyor.”

Araştırmada 20 kızın yaşı büyütülerek davaları düşürülmüş ve resmi evlilik gerçekleştirilmiş. Davaların sonucunda sanıkların yüzde 33’üne ceza verilmiş.
Davaların beraat ile sonuçlanmasının nedenleri arasında hem sanık, hem mağdur olayı ahlaki bir sorun olarak değerlendirdiği için etrafın duymaması için işin tatlıya bağlanması eğilimi baskın çıkıyor. Taraflar anlaşarak davacı olmaktan vazgeçtikleri için gerçekte işlenmiş cinsel saldırı suçları beraatle sonuçlanıyor.
Sözkonusu çalışmada mağdurlardan 20’sinin yaşının büyütülmesi ile yaş yasal sınırlara çıkarılmış, evlilik yapılarak veya rıza nedeniyle davadan çekilmiş.

KEMİK YAŞI İLE DAVALAR DÜŞÜRÜLÜYOR

Araştırmayı gerçekleştiren uzmanlar, “Çok sayıda faktörün etkilediği kemik yaşı ile yaşın büyütülmesine karar verilerek davanın düşürülmesine yol açılması, aslında hukuka karşı bir hiledir. Bu nedenle, yaş düzeltme taleplerinde ana belirleyici kriter, kemik yaşı olmamalı” diyor. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, kemik yaşı testinin sakıncalarını şöyle özetliyor:

“Cinsel saldırı şikayetlerinin bir kısmı kızın arkadaşıyla ayrılmasından, nişanın bozulmasından sonra olur. Bir kısmı saldırı değildir; beraber olmuşlar, arkadaş olmuşlardır. Nişan bozuluyor, arkadaşlık bozuluyor veya aile içi tartışmalar nedeniyle mağdur oldum diye şikayet ediliyor. Daha sonra mahkeme sürecinde kendi aralarında anlaşıyorlar. Çocuk ceza yemesin diye veya evlenmeyi kabul ediyor. O zaman, ‘yaşlarını büyütelim, evlilik yaşına getirelim’ deniyor. 16 yaşında mahkemenin kararıyla, 17 yaşında anne-babanın izniyle evlenebiliyor çocuk zaten. 16 yaşında ise 17 veya 18 yaşına çekiyorlar. Ama bizde sıkıntı ne, yaş neden bu kadar kolay büyütülüyor? Beslenme, çevresel faktörler nedeniyle bu çocukların yaşı zaten kemik testinde olduğundan daha büyük çıkıyor. Aile, “Ben kızımın yaşını küçük yazdırmıştım” diyor. Kemik filmi çekiliyor. Yaşı 16 ise kemik yaşı 18 çıkıyor. Mahkemeler de “tamam diyor. Ve ona evlilik için izin veriliyor. Aileler kendi aralarında anlaşıyor, avukatları sayesinde de çözüyor. Doktor da haksız değil, çünkü mahkeme kemik yaşını soruyor. Yaş tespiti yapılırken nüfus kayıtlarına, kardeşleri ile arasındaki yaş farkına ve okul kayıtlarına da bakılmalı. Kemik yaşı yıllardır yerleşmiş ama bizim topluma uymuyor. Mahkemeler bunu daha ayrıntılı bir şekilde araştırmalı. Adli tahkikat bizim için daha öndedir, ama bizde bu yapılmıyor.

Uzmanlar davaların önemli bir kısmının delil yetersizliğinden beraatle sonuçlanmasını dikkate alınarak; delillerin eksiksiz toplanabilmesi ve erken başvuruyu sağlayabilecek bir önlem olarak “cinsel saldırı merkezleri”nin oluşturulmasını öneriyor. “Muayene etmek de bir travmadır” diyen Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, Türkiye’de de cinsel saldırı merkezlerinin kurulmasının gerekliliğini vurguluyor:

“Amerika’da cinsel saldırı merkezleri var. Vakaların kısa sürede getirilmesi ve delillerin kaybolmaması için psikoloğu, adli tıp uzmanı istihdam edilen merkezler var. Bu merkezlerde tek muayene ile delillerin toplanabiliyor. Ankara, Çukurova, İzmir, Güneydoğu’da da böyle merkezler kurulabilir. Türkiye’de adli tıp uzmanı yoksa önce en yakın sağlık ocağına gidiliyor. Oradan kadın doğuma, genel cerrahiye derken, çocuk adli tıpa gelene kadar 3-4 kez muayene oluyor. Ve bazen de süre geçiyor. Böyle bir zamanın geçmemesi ve çocuğun birden fazla yere muayeneye gitmemesi sağlanmalı. Çünkü muayene etmek de bir travmadır. Bu travmaların olmaması için cinsel saldırı merkezlerinin bulunması ve hiçbir yere uğranmadan savcılık üst yazısıyla mağdurun direkt olarak cinsel saldırı merkezine uğraması, kısa sürede muayene edilmesi sağlanmalı. Böylece mağdur bir kerede muayene edilir, bulgular elde edilir, tedaviye yönlendirilir.” Ekleyen Mehtap Deniz on 13-11-2008 21:40:17 http://www.hukuki.net/modules.php?name=Reviews&file=printout&id=1645
Cinsel suçlarla ilgili bir araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu

Cinsel suçlarla ilgili bir araştırma, çarpıcı sonuçlar ortaya koydu: Mağdurlarının yarısı 11-15 yaş aralığında, en küçüğü 5 yaşında ve yüzde 78’i kadın...

İSTANBUL - Hatay Ağır Ceza Mahkemesi’nde karara bağlanan dosyalar akademisyenler tarafından incelendi. Mağdurların 10 yaş ve altında olduğu 10 olayda 9’u erkek, 1’i kız çocuk.

Araştırma ayrıca kızların kemik yaşı testiyle yaşlarının büyütülerek davaların düşürüldüğü veya sanıkla resmi evlilik yaptığı ve yalnızca davaların yüzde 33’ünde sanığa ceza verildiği ortaya çıktı. Araştırmayı yapan uzmanlara göre çok sayıda faktörün etkilediği kemik yaşı ile yaşın büyütülmesine karar verilerek davanın düşürülmesine yol açılması, aslında hukuka karşı bir hile. Yaş düzeltme taleplerinde ana belirleyici kriter, kemik yaşı olmamalı.

Hatay Ağır Ceza Mahkemesi’nde karara bağlanan dosyalar incelendi. Prof. Dr. Necmi Çekin, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, Yrd. Doç. Dr. Hakan Kar, Uzm. Dr. Ramazan Akçan 2006-2007 yıllarında karara bağlanan 1.844 dava dosyasından cinsel suçlar ile ilgili olan 60 dosyayı incelendi. Adli Bilimler Dergisi’nde yayınlanan araştırmanın sonuçları şöyle:

* Sanıkların hepsi erkek
* Cinsel saldırı mağdurlarının en küçüğü 5, en büyüğü 38 yaşında.
* Mağdurların yüzde 51.66’sı 11-15 yaş aralığında.
* Cinsel saldırı mağdurlarının yüzde 21.66’sı erkek, yüzde 78.34’ü kadın.
* Mağdurlardan 10 yaş ve altındaki 10 olayda 9’u erkek, 1’i kız çocuk
* 20 kızın yaşı büyütülerek davaları düşürülmüş ve resmi evlilik gerçekleştirilmiş.
* Davaların sonucunda sanıkların yüzde 33’üne ceza verilmiş.
* Ceza alanların yaklaşık 5’te biri fiili livata sanıkları.

Cinsel amaçlı ve hedeflenen kişinin rızası dışında yapılan ya da yaş küçüklüğü veya akıl sağlığının yerinde olmaması nedeniyle rızası geçerli olmayana yönelen tüm davranışlar, cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlar olarak tanımlanıyor. Araştırmada 3 örnek dışında diğer bütün örneklerde sanıklar tanıdık çevreden... Çalışmada sanıkların tamamının erkek ve 3 olgu dışında hepsinin tanıdık çevreden olmaları bu konuda yapılan diğer çalışmalarla uyumlu bir sonucu ortaya koydu. Bu durum, sanıkların cinsel amaçlı eylemlerini önceden planlayarak, tanıdıkları mağdurlara karşı gerçekleştirdikleri sonucunu veriyor.

Amerika’da cinsel saldırıya en sık maruz kalanların 16-19 yaş grubu. Tecavüze maruz kalma oranları ise kadınlarda binde 2,1; erkeklerde on binde 1.
Ülkemizde yapılan çalışmalar da kadınların erkeklerden çok daha fazla cinsel saldırıya maruz kaldığını gösteriyor ve mağdurlar 11-18 yaş arasında yoğunlaşıyor.

Çocuk olguların oranının yüksek olması, adli makamların ve ailelerin çocuğa yönelik cinsel şiddeti kabul edilemez olarak algılaması nedeniyle konunun bizzat üzerine gitmesiyle ilişkili bulunuyor. Erkek mağdurların genellikle küçük yaşlarda (10 yaş altında) olmasının nedeni, henüz psikososyal gelişimlerini tamamlamadıkları için kendilerinden yaşça büyük erkekler tarafından kandırılmalarının kolay olması. Ayrıca korku veya tehdit gibi durumlarda fiziksel olarak karşı koyma güçlerinin yetersiz olması gösteriliyor.

Bulgularda sanıkların çoğunluğunun mağdurdan 5 yaş ve daha fazla büyük ve mağdurların yüzde 86.66’sının 18 yaş altında olmasını da uzmanlar şöyle yorumluyor: Bireylerin cinsel dürtülerini genellikle beden ve ruh bakımından kendilerini koruyamayacak durumdaki kişilere veya henüz psisososyal gelişimini tamamlamamış ergenlik dönemindeki çocuklara yönelttiğini gösteriyor.

Çalışmada, yargılama sonucunda sanıkların yüzde 29’unun (18 sanık) ceza aldığı ve ceza alanların 12’sinin fiili livata sanıkları olduğu görüldü. Fiili livata eyleminde rıza oranının çok düşük olması ve bu nedenle zor kullanılması, erkek çocuk mağdurlarının fazla olması, olayın daha erken erken ortaya çıkması nedeniyle deliller daha kolay saptanıyor. Mahkemeler de pozitif deliller ışığında daha rahat karar alabiliyorlar.

Diğer cinsel saldırı olgularında kandırma, evlilik vaaadi ile oyalama, ahlaki anlayış, suçlanma, zarar görme korkusu, gelecek endişesi nedeniyle saldırı eyleminden çok sonra adli mercilere başvurulması ise delillerin kaybolmasına neden oluyor.

Cinsel şiddete maruz kalan bireyler; suçlanmaktan, olayın ispat edilemeyeceği veya sanığa zarar verilemeyeceğini düşündüklerinden, kendileri ve yakınlarının zarar görmesinden korktukları için çoğunlukla olayı gizliyor. Bu nedenle cinsel şiddete maruz kalan olguların oranının bilinenden çok daha yüksek olduğu düşünülüyor. NTVMSNBC’ye bilgi veren Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, cinsel saldırıların bilinenlerinin “buzdağının görünen parçası” olduğunu söylüyor: “Küçük yaştaki cinsel saldırıların mahkemelere yansıması daha yüksek oranda; gizlilik 13-14 yaş üstündekilere göre daha azdır. Aman kimse duymasın, rezil olmayalım diye olayın kapatıldığı çok vaka var. Görünen aslında buzdağının bir parçasıdır. Niye, ‘buzdağı’ diyoruz. Mesela Amerika şöyle yapmış: Liselere gitmiş, öğrenci kızlarla birebir anket yapmış. Diyelim ki, yüzde 40’ı ‘tacize uğradım’ demiş. Ama bunların yüzde 30’u da şikayet etmemiş. Bundan dolayı bizdeki bilinen, mahkemelere yansıyan cinsel saldırı oranları buzdağının görünen parçasıdır. Türkiye’de gideyim böyle bir anket yapalım denmemiş. Biz de okullara gidip ‘Cinsel saldırıya maruz kaldınız mı?’ diye sorsak olumlu karşılanmaz. Bir de anket yapsak bile bir kısmı yine bunu saklayacaktır. Ahlaki değer olarak görülüyor, gizleniyor.”

Araştırmada 20 kızın yaşı büyütülerek davaları düşürülmüş ve resmi evlilik gerçekleştirilmiş. Davaların sonucunda sanıkların yüzde 33’üne ceza verilmiş.
Davaların beraat ile sonuçlanmasının nedenleri arasında hem sanık, hem mağdur olayı ahlaki bir sorun olarak değerlendirdiği için etrafın duymaması için işin tatlıya bağlanması eğilimi baskın çıkıyor. Taraflar anlaşarak davacı olmaktan vazgeçtikleri için gerçekte işlenmiş cinsel saldırı suçları beraatle sonuçlanıyor.
Sözkonusu çalışmada mağdurlardan 20’sinin yaşının büyütülmesi ile yaş yasal sınırlara çıkarılmış, evlilik yapılarak veya rıza nedeniyle davadan çekilmiş.

KEMİK YAŞI İLE DAVALAR DÜŞÜRÜLÜYOR

Araştırmayı gerçekleştiren uzmanlar, “Çok sayıda faktörün etkilediği kemik yaşı ile yaşın büyütülmesine karar verilerek davanın düşürülmesine yol açılması, aslında hukuka karşı bir hiledir. Bu nedenle, yaş düzeltme taleplerinde ana belirleyici kriter, kemik yaşı olmamalı” diyor. Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, kemik yaşı testinin sakıncalarını şöyle özetliyor:

“Cinsel saldırı şikayetlerinin bir kısmı kızın arkadaşıyla ayrılmasından, nişanın bozulmasından sonra olur. Bir kısmı saldırı değildir; beraber olmuşlar, arkadaş olmuşlardır. Nişan bozuluyor, arkadaşlık bozuluyor veya aile içi tartışmalar nedeniyle mağdur oldum diye şikayet ediliyor. Daha sonra mahkeme sürecinde kendi aralarında anlaşıyorlar. Çocuk ceza yemesin diye veya evlenmeyi kabul ediyor. O zaman, ‘yaşlarını büyütelim, evlilik yaşına getirelim’ deniyor. 16 yaşında mahkemenin kararıyla, 17 yaşında anne-babanın izniyle evlenebiliyor çocuk zaten. 16 yaşında ise 17 veya 18 yaşına çekiyorlar. Ama bizde sıkıntı ne, yaş neden bu kadar kolay büyütülüyor? Beslenme, çevresel faktörler nedeniyle bu çocukların yaşı zaten kemik testinde olduğundan daha büyük çıkıyor. Aile, “Ben kızımın yaşını küçük yazdırmıştım” diyor. Kemik filmi çekiliyor. Yaşı 16 ise kemik yaşı 18 çıkıyor. Mahkemeler de “tamam diyor. Ve ona evlilik için izin veriliyor. Aileler kendi aralarında anlaşıyor, avukatları sayesinde de çözüyor. Doktor da haksız değil, çünkü mahkeme kemik yaşını soruyor. Yaş tespiti yapılırken nüfus kayıtlarına, kardeşleri ile arasındaki yaş farkına ve okul kayıtlarına da bakılmalı. Kemik yaşı yıllardır yerleşmiş ama bizim topluma uymuyor. Mahkemeler bunu daha ayrıntılı bir şekilde araştırmalı. Adli tahkikat bizim için daha öndedir, ama bizde bu yapılmıyor.

Uzmanlar davaların önemli bir kısmının delil yetersizliğinden beraatle sonuçlanmasını dikkate alınarak; delillerin eksiksiz toplanabilmesi ve erken başvuruyu sağlayabilecek bir önlem olarak “cinsel saldırı merkezleri”nin oluşturulmasını öneriyor. “Muayene etmek de bir travmadır” diyen Yrd. Doç. Dr. Mustafa Arslan, Türkiye’de de cinsel saldırı merkezlerinin kurulmasının gerekliliğini vurguluyor:

“Amerika’da cinsel saldırı merkezleri var. Vakaların kısa sürede getirilmesi ve delillerin kaybolmaması için psikoloğu, adli tıp uzmanı istihdam edilen merkezler var. Bu merkezlerde tek muayene ile delillerin toplanabiliyor. Ankara, Çukurova, İzmir, Güneydoğu’da da böyle merkezler kurulabilir. Türkiye’de adli tıp uzmanı yoksa önce en yakın sağlık ocağına gidiliyor. Oradan kadın doğuma, genel cerrahiye derken, çocuk adli tıpa gelene kadar 3-4 kez muayene oluyor. Ve bazen de süre geçiyor. Böyle bir zamanın geçmemesi ve çocuğun birden fazla yere muayeneye gitmemesi sağlanmalı. Çünkü muayene etmek de bir travmadır. Bu travmaların olmaması için cinsel saldırı merkezlerinin bulunması ve hiçbir yere uğranmadan savcılık üst yazısıyla mağdurun direkt olarak cinsel saldırı merkezine uğraması, kısa sürede muayene edilmesi sağlanmalı. Böylece mağdur bir kerede muayene edilir, bulgular elde edilir, tedaviye yönlendirilir.” Ekleyen Mehtap Deniz on 13-11-2008 21:40:17 http://www.hukuki.net/modules.php?name=Reviews&file=printout&id=1645

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Çağdaşlık ve Türkân Saylan


Sizden özür diliyorum Sayın Saylan.... Siz ülkemizin aydınlık yüzüydünüz, bu nedenle hastalığınızın ileri aşamasında yapılanlar için özür diliyorum... Veee bazılarının utanmalarını istiyorum.... Emin olduğum tek şey var... Bundan sonrası sizin için çok kolay olacak.. Saygım sevgim sizinle... Süperkomedi

Aydınlık Türkiye'miz bir neferini daha kaybetti, çok üzgünüm. Sayın Saylan mekanınız ışıl ışıl olacaktır, sevgimiz sizi yalnız bırakmayacaktır. Süperkomedi

Allah rahmet eylesin. Sayın Saylan'ı sürekli cesitli konularda suclayanlar artık göbek atsınlar. Büyük br memleket fenerini kayıp ettik. Müzeyyen Utlu (Hürriyet.com.tr.yorumcusu)

MaTeM ReNgİ SiYaHtıR...biLiRmiSiNiZ??
Böyle durumlarda benim sınırlı kelime dağarcığım tıkanıyor..Sözlerim,kelimeleri birbirine girmiş paragraf misali manasız bir yığın oluyor beynimde...İyiler herzaman önce,erken gider...Cesurlar hep zamansız ve haksızlıkla yiter..Her can kaybı üzücüdür muhakkak ama anlamı,varlığı,değeri büyük olan,özel olan ve en önemliside bu dünyada bir HACMİ olan kişiler kaybedildiğinde insanın boğazında yumruk oluşuyor...Öylece kalıyorsunuz...Yine sabitlendim...Ne bir milim ileri gidebiliyorum nede geri...Dramatize etmeden dillendireyim dedim ama ben öyle politik cümleler kurup entellektüel temennilerde bulunmayı beceremem...Çok üzüldüm işte...Ötesi varmı?..Türkan Hocam'ın yattığı yerde huzur bulmasını dilerim.. Siyahlı Kız.. (Hürriyet.com.tr yorumcusu)

GEREKTİĞİ GİBİ YAŞANILMIŞ BİR HAYAT.. Varonejli ahzap suresi (Hürriyet.com.tr.yorumcusu)

Ben böyle yaşama da ölüme de özenirim...
sonunda , "görevimi yaptım, artık ölüme hazırım" denilebilecek kaç yaşam vardır ki... balayka (Hürriyet.com.tr yorumcusu)

Hükümet yetkililerin en iyi yapacağı şey "YAPTIKLARIMIZ İÇİN ÖZÜR DİLİYORUZ" cümlesini kurmaktır. Ben/Biz o ÖZÜR'Ü bekliyoruz.. Süperkomedi

Çok üzgünüm. Türkiye aydınlığa giden yolda çok önemli bir askerini kaybetti. Aslında Sayın Saylan için değil Ülkem için üzgünüm, kızlarımız/kadınlarımız için üzgünüm, bizi öksüz bıraktınız hocam, sizin arkanızdan yazıp çizmek o kadar zor ki, o kadar yetersiz kalıyor ki kelimeler. Süperkomedi

Zifiri karanlık beyinlerin korkulu rüyası imiş Türkan Abla. Kardelenleri yetiştirdi, bilinçlendirdi, erkek egemenliği altında ezilmemeleri öğretti. Kendi konumunu çok iyi değerlendirip vatanımıza büyük yararları olan Sevgili Türkan Saylan gibi diğer Eğitim gönüllülerininde öne çıkmaları ve saklanmamalarını diliyorum. Çünkü Kardelen'lerin tükenmediği bir toplumda yaşıyoruz. Her doğan kız çocuğu madur durumda. El ele vermeli ve Çağdaş Yaşamı desteklemeli ve Ülkemize yakışan bilinçli kızların yetişmesine emek sarfetmeliyiz. Topyekün ayağa kalkmalı ve Türkiye'yi emanet edeceğimiz kızlarımızı ve yarının annelerini eğitmeli ve onları örnek bir Türk Kadını formlarına sokmalıyız. Türk kadını çağdaş yaşam kalitesini hak ediyor.Bilinçli annelerle, bilinçli bir toplum-ulus oluşur. NİLMARİ (hürriyet.com.tr yorumcusu)

Ç.Y.D.D
Son anlarına kadar ATATÜRK'ün açtığı çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye devam eden, her türlü baskıya göğüs geren, Güneşin balçıkla sıvanamayacağını bilmeyen densizlerin çamur atmaya çalıştığı sayın doktorum huzur içinde yat.Bizler ATATÜRK'ün açtığı yolda senin izinde ilerlemeye devam edeceğiz. Volkan Ay (Hürriyet.com.tr.yorumcusu)

Resimler Hürriyet gazetesinin http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=22949&rid=2 linkinden alınmıştır.


Türkan Saylan 13 Aralık 1935'te İstanbul'da doğdu. 1944–1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946–1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi'nde okuyan Saylan, 1963'te İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. Saylan, 1964-1968 yılları arasında Sosyal Sigortalar Nişantaşı Hastanesi'nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı.
1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'nda Başasistanlığa başlayan Saylan, 1971'de İngiliz Kültür Heyeti'nin bursuyla İngiltere'de ileri eğitim gördü. 1974'te Fransa, 1976'da yine İngiltere'de kısa süreli çalışmalar yapan Saylan, 1972'de doçent, 1977'de profesör unvanını aldı.
Prof. Dr. Saylan, 1976 yılında Lepra (Cüzzam) çalışmalarına başlayarak Cüzzamla Savaş Derneği'ni kurdu. 1986'da kendisine Hindistan'da ''Uluslararası Gandhi Ödülü'' verilen Saylan, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü'nün Lepra konusunda danışmanlığını da üstlenen Saylan, Uluslararası Lepra Birliği'nin (ILU) kurucu üye, ayrıca Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi'nin ve Uluslararası Lepra Derneği'nin de üyeliğini yaptı.
1981-2002 yılları arasında 21 yıl, üniversitedeki görevinin yanında gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliği'ni yapan Prof. Dr. Saylan, 1982–1987 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı'nı, 1981–2001 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü'nü yürüttü.
Saylan, Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasına öncülük etti, Saylan ayrıca Ulusal Lepra Kontrol Programını koordinatörü olarak proje, planlama ve uygulamalarını gerçekleştirdi.
1989'da, bir grup Atatürkçü aydın tarafından devrim yasalarını ve laik düzeni koruyup geliştirmek amacıyla oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) kurucularından ve genel başkanlığını yürüten Saylan, 1990'da oluşturulan ''Öğretim Üyeleri Derneği''nin kurucusu ve II. Başkanlığını yaptı.
Prof. Dr. Saylan, 1990'da oluşturulan ''İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi''nin kuruluşunda görev aldı ve 1996'ya kadar Müdür Yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatörlüğünü yaptı. 1995'de mezun olduğu lise için oluşturulan Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı'nın (KANKEV) kurucusu ve başkanlığını yapan Saylan, İstanbul Tabip Odası ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'nın da üyeliğini yaptı.
13 Aralık 2002'de emekli olarak resmi görevlerini devreden Saylan, gönüllü kuruluş olarak, ÇYDD'nin Genel Başkanlığını, KANKEV Vakfı ile Cüzzamla Savaş Derneği Başkanlığını, sürdürüyordu. Devamı http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=57228


... Türkan Hoca’ya gelince... Başında bandanası, boynunda ona uygun renk fuları ve dudağında kıpkırmızı rujuyla son 1 aydır kimi zaman tekerlekli sandalyesiyle, kimi zaman hastane odasından sık sık TV ekranlarında gördüğümüz Prof. Saylan, 2 mayıs akşamı Fazıl Say’ın ÇYDD yararına verdiği konsere de katıldıktan sonra, görevini tamamladığını düşünmüş olmalı ki, çok sevdiği 2 yardımcısının cübbeli defilesinin ertesi günü gözlerini kapadı ve uykuya daldı.
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1095678&AuthorID=55&Date=17.05.2009&b=Turkan%20Hoca%20uykuya%20daldi&a=Meral%20Tamer&ver=76

Dudağına kırmızı ruj süren kadınlara hep saygı duymumuşumdur.Hayata tutkuyla bağlı olmayı ve hiç bir baskıdan yılmadıklarını ilan eden bir bayrak gibidir rujları..Türkan hanım her halde o neslin son örneklerinde biri. Varonejli ahzap suresi..

ÇOK YAZIK O BAYRAĞI KAYBETTİK... KIZLARIMIZ ÖKSÜZ KALDI... BİR ŞEYLER YAZMAYA ONU ANLATMAYA GEREK VAR MI? BİLENLER BİLİYOR, BİLMEYENLER ARTIK ÖĞRENMESE DE OLUR. GİTTİĞİN YER SEVGİMİZLE IŞIL IŞIL OLACAKTIR SAYIN SAYLAN. SENİ UNUTMAYACAĞIZ DESEM BİRDEN AKLIMA BALIK HAFIZALI OLDUĞUMUZ GELİYOR. ÜLKEM ADINA YAPTIKLARINIZA TEŞEKKÜR EDERİM. ŞÜKRANLARIMI SUNARIM. SÜPERKOMEDİ

Dün toprağa ektiğimiz ‘güzel anne’ye teşekkür!
Dün toprağa verdiğimiz güzel anne...

Önceki akşam senin fotoğraflarına baktım uzun uzun...

Sararmaya yüz tutmuş, siyah-beyaz fotoğrafları, hayatını anlatan kitabın sayfalarından beynime kazıdım...

Kazıdım ki (görmek kısmet olursa) ilerideki yıllarda torunlarıma anlatayım...Otuzlu yaşlarındaki idealist bir doktorun, Doğu Anadolu’nun bilmem neresindeki bir göçebe çadırında üzerindeki patiska elbisenin, bozkır rüzgârında savruluşunu resmedebileyim, mavi-pembe bir masal gibi...

Kısacık kestirdiği saçlarıyla, “Benim dünya güzelliklerinde gözüm yok” diyen ermişliğinden keyifle söz edebileyim...Dişleri dökülmüş hastasıyla çeşme başında karpuz yerken gözlerinde beliriveren ışıltının, okuduğum kitabın saman sarısı sayfalarına yansımasını...

Karşısındaki çaresiz adamın hayatı boyunca kimseden görmediği bu ilgi ve şefkatle dirilip, hayata sarılma gücü bulmasını bir de...Adının başına doçent, profesör gibi sıfatları, lüks muayenehanesinde daha yüksek bir vizite ücretiyle zenginlere hizmet etmek için almadığını... O unvanların yoksul ve çaresiz insanların hastalık çökmüş evlerinde bir şeyler yapabilmek için çırpındığı yıllarda kendiliğinden geldiğini öğretebileyim onlara...Dün toprağa verdiğimiz güzel anne... Seni ezberledim saatler boyunca...

Din bezirgânları tarafından kandırılan, sömürülen, kullanılan bir cemaatten; kardelenler yeşertmek için verdiğin mücadeleyi ezberledim...

Ezberledim ki, çaresiz köylerin yıkık dökük evlerinde doğup cahilliğin önünde umarsızca sürüklenen çocuklara anlatabileyim “kadere teslim olmamaları” gerektiğini...Yırtık lastik ayakkabısıyla karlar içinde yürümek zorunda kalan Hacer kızın, sana rastladıktan 15 yıl sonra beyaz önlükler içinde hasta muayene eden Dr. Hacer Hanım’a dönüşmesinin sihirli öyküsünü öğretebileyim yılgın çocuklara...

Yardımcı Doçent Nermin Hanım’ın babasının okuma yazma bile bilmediğini... Saliha Öğretmen’in senin yaptırdığın kız yurdunda kalırken ilk kez iliklerine kadar ısındığını söyleyebileyim.Minicik kızlara öğrettiğin, “hayalleri gerçeğe dönüştürme” sanatını aktarabileyim gelecek kuşaklara...Dün toprağa verdiğimiz güzel anne...Dün seninle birlikte çıktım son yolculuğuna...

Sahip çıktığın, kadın olmanın kutsallığını aşıladığın binlerce kızın gözlerinden sel gibi akıyordu yaşlar Harbiye’de...O yaşları, eşimin gözlerinde gördüm en yakından... Ve hatıra defterimin en ayrıcalıklı bölümüne yazdım.Hayatlarında seni bir kez bile görmedikleri halde, sana teşekkür etmek için koşup gelen on binlerce kadının ve erkeğin sevgisini yazdım o sayfalara...

Yazdım ki; onların şanslı çocukları, senin yetiştirdiğin akranlarına, arkadaşlarına sarılabilsinler; bizim sana sarıldığımız gibi...Kötülük ve sevgisizlik değil, iyilik kök salsın minicik yüreklerine...Yetmiş küsur yıl önce başlayıp, dün Zincirlikuyu Mezarlığı’nda sona eren yolculuğun o eşsiz destanı; bir ezgi gibi dolaşabilsin kulaktan kulağa...
***Sana binlerce kez teşekkür ediyorum, dün toprağa verdiğimiz güzel anne...Kızım için başta... Onun yaşayacağı dünyaya çağdaş, eğitimli, iyi yetişmiş akranlarını armağan ettiğin için...Hayatını bizimle paylaştığın ve seninle aynı zaman diliminde yaşamış olmanın onurunu yaşattığın için binlerce kez teşekkürler sana!Bize böylesine içten teşekkür etme olanağı sağlayacak kadar temiz ve onurlu bir yaşam sürdüğün için teşekkürler!Aslında yanlış yazdım baştan beri: Dün seni toprağa vermedik güzel anne... Ektik!Senin gibi binlercesi yeşersin diye...
***FOTOĞRAF!Dün Harbiye’den Teşvikiye’ye... Oradan da, Şişli ve Mecidiyeköy üzerinden Zincirlikuyu’ya akan insanların fotoğraflarına bakın bugünkü gazetelerde...Dünkü o uzun yürüyüş sadece bir halkın, annesine vedası değildi...Onun sayesinde biçimlenen ve bilinçlenen insanların bir resmigeçidiydi aynı zamanda!Ve hepsi... Hepimiz...Yaşadığımız büyük acıya inat, coşkuluyduk...O fotoğraflara iyi bakın ve hatta onları kesip saklayın...Çünkü geleceğimiz o fotoğraflarda gizli... Cüppeli, sakallı, çarşaflı ve ezik bir toplumun, bize uzak hayaletinde değil!

20.05.2009 / Mustafa Mutlu / Vatan

TÜRKÂN SAYLAN DURUŞU

Mustafa Kemal 90 yıl önce Samsun’a çıktığında kafasında sadece Kurtuluş Savaşı fikri yoktu. Yakılıp yıkılmış, savaşlarla harap olmuş, işgal edilmiş bir ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak değildi tek amacı... Elbette önce “Kurtuluş”tu. Samsun’dan başlayıp Erzurum’dan Sivas’tan geçen, İzmir ve İstanbul’a kadar uzanan zafer yolculuğunun nasıl olduğunu iyi biliyoruz. Son zamanlarda, o yolculuğun önemini küçültmek için ileri sürülen saçma sapan iddialara rağmen, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl bir destan olduğunu çok iyi biliyoruz.Kurtuluşu “kuruluş” izleyecekti. Köhnemiş, çağ dışı bir yönetimin yerini çağdaş Türkiye Cumhuriyeti alırken Atatürk’ün çektiği çileleri de iyi biliyoruz, duyduğu kaygıları da biliyoruz.
***Aslında bugün biliyoruz da, meğerse uzun süre bilmiyormuşuz. Meğerse, Atatürk, “Cumhuriyet’i biz kurduk, onu yaşatacak olanlar sizlersiniz” derken, “Cumhuriyet’i gençlere emanet ettiği”ni söylerken, meğerse bizler sağımıza solumuza bakıyormuşuz, “Acaba kime söylüyor?” diye...Meğerse bizler, sizler, Atatürk’ün sözlerini pek ciddiye almamışız.İçinde doğduğumuz rejimin, gözünü çağdaş uygarlığa dikmiş cumhuriyetin “ilelebet” yaşayacağını düşünürken...“Cumhuriyete kim ne yapabilir ki?” diye safça sorular sorarken...“O kadar da değil” diye kendi kendimize güven aşılarken...“Nasıl olsa cumhuriyetin bekçileri var” diye yan gelip yatarken...Atatürk’ün sözleri, uyarıları, ezberlenmiş, kalıplaşmış klişeler haline dönüşürken...İçimizden birileri... O birilerinden biri.. Prof. Türkan Saylan, Atatürk’ün sözlerini ve kaygılarını hepimizden fazla önemsemiş, ciddiye almış. Kolları sıvamış. Atatürk’ün “çağdaş uygarlık” hedefine ulaşmanın, laik cumhuriyeti korumanın laf ve rehavetle yapılamayacağını kavramış. Ömrünü bu davaya adamış. Bilime, eğitime, aydınlanmaya... Eğitim çağdaş çizgisinden çıkarılırken, “çağdaş yaşamı destekleme” hareketini başlatıp, çağdaş gençler yetiştirmesi başka nasıl açıklanır?Türkan Saylan’ın verdiği en önemli ders bu bence... Yaşamı ve ölümüyle verdiği ders bu... Kolları sıvayıp savunmadıkça, bir büyük davanın kaybedilebileceğini, yıkılmaz sanılan kalelerin düşebileceğini gösterdi Türkan Hoca...
***Bir ders daha verdi Türkan Saylan: “Dik durma” dersi...Evi, derneği basılıp aranırken... Evrakı, eşyası tarumar edilirken... Nasıl “dik” durulacağını da gösterdi ele güne karşı. Davasına sahip çıkma savaşı verirken, hukuk savaşı verirken, aydınlanma savaşı verirken nasıl da dik durdu... Baskın günlerinde de yazmıştım. Şimdi yine altını çizerek tekrar edeceğim. Ölümcül bir hastalığın pençesindeyken... Bir deri-bir kemik kalmışken... Evinde, hastanede, tekerlekli sandalyede...Televizyon kameralarının karşısına geçtiğinde, nasıl kendinden emin, nasıl haklı, nasıl güçlü olduğunu gördük onun. Kararlılıkla dile getirdiği fikirleri, muhteşem belleği, düzgün cümleleriyle nasıl da büyülemişti milyonları...Nasıl da anıtlaşmıştı o gün...O “anıt kadın”ı dün toprağa verdik. Sadece binlerce aydın genç yetiştirmekle kalmadı Türkan Saylan. Geride bıraktığı milyonlara, “kıpırdayın artık” mesajı verdi. “Uyanın” dedi. “Demek ki oluyormuş” dedi.Son uykusuna yatmak üzereyken bile... Geriliğe inat, gericiliğe inat, zulme inat, ölüme inat, dik duruşuyla, yanaklarında allığı, dudaklarında rujuyla aydınlık yüzü gözlerimin önünden hiç gitmeyecek.Sadece benim değil, benim gibi düşünenlerin değil, aydınlığa düşman olanların da gözlerinin önünden silinmeyecek o simge...
20.05.2009 / Hikmet Bilâ / Vatan


Türkân Saylan&Türkel Minibaş'a saygıyla...

ALİ SİRMEN
Cehalet Krallığında Çağdaşlaşma Savaşı
Türkan Saylan, daha fazla acı çekmemesi için yatırıldığı uykusundan uyanamadı.
Sonuç bekleniyordu. Türkan Hoca yıllarca kanser ile savaştı. Ölüm, kaçınılmaz son.
Ama yine de ölümle savaş mümkün. Kişioğlunun Azrail’i “henüz değil” diye geri çevirdiği durumlar oluyor. Bu, büyük güç isteyen ve kahramanca bir mücadele.
Burada durup şöyle düşünülebilir:
- Eninde sonunda ölünecek olduğuna göre, ha önce olmuş ha sonra, fark etmez.
Ölünce geçmişin önemi kalmadığına göre, dün ya da beş yıl önce ölsen ne fark eder?
Yabana atılır bir düşünce değil bu. Eğer kişioğlunun işlevi yalnızca bu dünyada kalıbını gezdirmekse ya da yaşamı yalnız yaşlılığının son günlerini iyi doldurmakla sınırlı kalmışsa, yaşadığın müddetçe her şey olan yaşam sürenin daha uzun veya kısa olması, öldükten sonra hiçbir anlam taşımaz.
Ama kişioğlunun yaşadığı sürece yapacağı işler varsa, kimileri o işlevin yerine getirilip getirilmemesinden etkileniyorlarsa durum değişiktir.
Onun yaşamının süresinin ne olduğu, ölümünden sonra bile önemli, hem de çok önemlidir.
***
Prof. Dr. Türkan Saylan yıllarca kanserle boğuştu, kaçınılmaz sonucu yıllar boyu ileri itti.
Bu durumda “İtti de ne oldu, baksana şimdi bitti” ve artık beş yıl önce ya da sonra olmasının önemi kalmadı dersek yanılırız.
Çünkü büyük mücadelelerle ertelenen kaçınılmaz sondan kazanılan zaman parçası içinde, bireysel yaşamın sınırlarını aşan, başkalarının yaşamlarını ilgilendiren, hatta onların da sınırlarının ötesinde toplumun geniş kesimlerine ulaşan kimi edimleri gerçekleştirmek olanağını bulmuştur Türkan Saylan.
Sizin ve benim adını bile bilmediğimiz kaç kişi, o çabaların olumlu etkilerini yaşamlarında taşımakta, başkalarına da aktarmaktadırlar.
Bu tür bir savaşın içinde olan insanların hepsinin ölümleri, kaç yaşlarında gelmiş olursa olsun, erken ölümdür.
Dün sabaha karşı yitirdiğimiz Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünü ve başarılarını, toplum üzücü vesileler dolayısıyla yakından biliyor, burada bir kez daha anlatmaya gerek yok.
Belki yolunun açılmasını sağladığı kızlardan biri veya birden fazlası, onun kendilerine açtığı yoldan yürüyerek benzer bir yaşamın gergefini dokuyacak, topluma yeni boyutlar kazandırılmasının savaşını vereceklerdir.
***
Türkan Hanım halkının düşük eğitim düzeyi yüzünden siyasetin karanlık çıkar çevreleriyle kol kola, cehaletin üzerine saltanat kurduğu bir ülkede, aydınlanma ve çağdaşlaşma mücadelesini, demokrasinin sınırlarını milim taşmadan, bıkmadan usanmadan yürütmüş ve bu yolda büyük mücadeleler kazanmış bir insandır.
Türkiye’de cehalet üzerine saltanat kurmuş olan bir iktidarın başı insanlara okumamayı öğütlerken, gençleri ve özellikle de kızları okutmayı yaşamının hedefi haline getirmiş olan bir insanın, o iktidarın tepkilerine hedef olmasından daha doğal ne olabilir ki?
Aydınlığa karşı karanlığı, çağdışılığı savunanların saldırı hedeflerinin çağdaş yaşamı desteklemek isteyenler olmasında da şaşacak bir yön yoktur.
Ama bu saldırıların, bu mücadelenin belirli sınırlar içinde kalması gerekirdi.
Öyle olmamış, Türkan Saylan cehalet üzerine saltanat kurmuşların çıkar çevreleriyle oluşturdukları karanlık koalisyonun, akıl almaz iğrenç saldırılarının hedefi haline getirilmiştir.
Türkiye, Türkan Saylan gibi bir evlada sahip olmakla iftihar edebilir, etmelidir.
Türkiye, Türkan Saylan gibi bir insana, iktidarının reva gördüğü muameleler dolayısıyla utanç duyabilir, duymalıdır da.
Çağdaş yaşamın karanlığı kırdığı ölçüde, övüncümüz de utancımıza galebe çalacaktır.

19.05.2009 / Cumhuriyet
asirmen@cumhuriyet.com.tr


EMRE KONGAR
Kim Ölümden Korkmaz?
Ölüm, yaşamın en değişmez gerçeğidir…
Herkes er veya geç öleceğini bilir…
Kimi insan ölümden korkar…
Kimi korkmaz…
Kimi onu vakur bir biçimde karşılar…
Kimi zavallılaşır, ölmeden ölür.
***
Eğer hayal kurmayı biliyorsan…
Eğer kurduğun hayalleri gerçekleştirmek için plan yapabiliyorsan…
Eğer planlarını uygulayabilecek iraden varsa…
Eğer ideallerini dünya nimetlerine, paraya pula, yüz binlerce dolara tercih edebilmişsen…
Eğer dünyanın ve ülkenin saygısını kazanmışsan…
Eğer ulusal ve evrensel bütün ödüllere layık görülmüşsen…
Eğer kendini insanlığın ve toplumun uzun dönemli gelişmesine adamışsan…
Eğer toplumda ezilenlere, dışlananlara özel olarak hizmet sağlamaya yönelmişsen…
Eğer toplumdan dışlanan hastalıkları rutin tedavi hizmetleri arasına sokarak normalleştirebilmişsen…
Eğer toplumdan dışlanan hastaları yeniden insan haklarına, hasta haklarına, insanca ve saygın muameleye kavuşturabilmişsen…
Eğer kadınları, kızları erkek egemen feodal toplumun boyunduruğundan kurtaracak olan eğitime ağırlık vermişsen…
Eğer kendinden sonra gelecek kuşaklara bile hizmet edecek kurumlar kurmuşsan…
***
Eğer kendini demokrasinin ve insan haklarının geliştirilmesine adamışsan...
Eğer “Ne şeriat ve darbe” demişsen...
***
Eğer binlerce öğrenci, asistan, meslektaş yetiştirebilmişsen…
Eğer önleri kapalı on binlerce umutsuz gence yepyeni ufuklar açabilmişsen…
Eğer sağlık ve eğitim alanlarındaki devrimci atılımlar için toplumu harekete geçirebilmişsen…
Eğer fon ve kaynak bulabilmiş, para ve insan gücü seferber edebilmişsen…
Eğer sivil toplum örgütleri kurup, ideallerini topluma mal edebilmişsen…
***
Eğer sana yapılan bütün haksızlıklara, atılan bütün iftiralara sırtını dönebilmişsen…
Eğer enerjini, aklını, zamanını, yapılan saldırılara yanıt vermeye değil, ideallerinin olumlu atılımlarını gerçekleştirmeye yoğunlaştırabilmişsen…
Eğer evin basıldığında asaletini koruyabilmişsen…
Eğer haksız yere itham edildiğinde karşı saldırıya tenezzül etmemişsen…
Eğer devlet ve medya tarafından yargısız infaza uğratıldığında savunma yapmak yerine, “İşlerimi bitirmek için daha yaşamam lazım” diyebilmiş, projelerini gerçekleştirmeye devam etmişsen…
Eğer en umutsuz zamanlarda insanlara umut aşılayabilmişsen…
Eğer bu yozlaşan toplumda, gençler için bir örnek, bir model olabilmişsen…
Eğer hastalandığında, sağlık mücadeleni de “örnek bir hasta” olarak yapabilmişsen…
Eğer son sözlerin olarak “Randevularımı yerine getirdim, görevlerimi yaptım” diyebilmişsen…
***
İşte o zaman ölümden korkmazsın!
Işıklar içinde yat Türkan Saylan!

19.05.2009 / Cumhuriyet
ekongar@cumhuriyet.com.tr

19.05.2009 / Vatan fotogaleri


19.05.2009 / Cumhuriyet / Musa Kart
Türkân Saylan “darbeci” değil “devrimci”ydi!
Bir hayatın “eğitim” ve “sağlık” gibi iki önemli alanda ülkenin kalkınmasına, iyiliğine adanması, kendi yaşamına zaman ayıramayacak şekilde en ücra köylere kadar koşarak çalışıp çabalama ne demektir, bunu ancak Türkân Saylan ölçüsünde aydın insanlar anlayabilir.Yaşanan stres ve yorgunluğa, o yoğunluğa normal insan vücudunun dayanamayacağı kesindir, onun için de böyle yararlı, üstün özelliklere sahip insanların ömrü ne yazık ki fazla uzun olamıyor. Türkân Saylan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu ve Başkanı olarak; bir yandan okuma imkânına sahip olmayan yoksul (veya ailelerinin izin vermediği) çocukları tek tek bulup onbinlercesine eğitim kazandırır, üniversite mezunu yaparken bir yandan da yine kurucusu olduğu Cüzzamla Savaş Derneği’nin katkısı ile binlerce hastayı iyileştiren başarılı bir tıp doktoru, bilim kadınıydı.Başka bir ülkede olsa heykeli dikilecek ama bu ülkede hayatının son günlerinde işkenceden farksız bir muameleye, hakaretlere, yalanlara muhatap edilen ve bunları bile sabırla, sükûnetle karşılayabilen bir büyük kadındı...Mart’ın 3’ünde, onun tekerlekli sandalyeyle gelerek Vehbi Koç Ödülü’nü aldığı ve 100 bin dolarlık bu ödülü de “Bu yıl hedefimiz 100 bin öğrenciye ulaşmak” diyerek ÇYDD’ye bağışladığı geceden sonra “Adanmış bir yaşam ve ödülü” başlıklı yazıma şöyle başlamışım:“Bu özel insanları izlerken onların dünyaya özel bir görevle ve bu görevi yerine getirmek için özel bir güçle gönderildiklerini düşünüyorum”... Yazının devamında ise konuşmasının bazı önemli bölümlerinin haberlerde yeterince vurgulanmadığını belirterek o bölümlerden birine “Bütün Türkiye’nin duyması gerekiyor” notuyla yer vermişim, diyor ki:“Bizi yurt dışında takdir ettiler ama burada bugüne kadar yaptığımız işlerin olumsuz yanlarını da gördük. İftiralar yaşadık. Çocukları, genç kızları cemaatlerin, tarikatların elinden alıp onlara çağdaş eğitim kazandırmanın cezasını çektik. Bu nedenle kendi ülkemde yaptığımız işlerin ne kadar önemli olduğunun değerlendirilmesi bugün daha fazla anlam taşıyor.” CEZALANDIRILDI!Bu yazımın sonu “Asıl ödülünüz bu ülkeye kazandırdığınız onbinlerce genç ve sizi asla unutmayacak kuşaklar olacak” diye bitmiş... Türkân Saylan gördüğünüz gibi orada da “cezalandırıldık” diyor. Ki asıl büyük ceza bu konuşmadan birkaç hafta sonra bir hukuk devletinin mevcut bütün hukuk ilkelerini, kurallarını ihlâl ederek ve onu Ergenekon soruşturmasıyla ilişkilendirip evini aradıkları, kendisinin de derneğin de tüm belge ve bilgisayarlarına el koydukları gün başladı.Ona da “demokratik laik cumhuriyet”e sadık birçok isim gibi “darbeci” etiketi yapıştırmaya kalktılar ama zamk tutmadı. Başta bütün değerli hukukçuları ve “bağımsız” medyası olmak üzere ülke ayağa kalktı.Çünkü aklı başında her insan onun “darbeci” olamayacağına ama sağlıklı ve eğitilmiş toplum yaratmaya çalışan, bir devrimin, doğru yönde değişimin ancak böyle olacağına inanan bir eğitim önderi olduğuna adı gibi emindi.ÖZGÜRLÜK ABİDESİ GİBİBundan üç hafta önce Her Açıdan’da Türkân Saylan’a telefonla bağlanarak bazı iktidar yandaşı ve İslâmcı gazetelerde, internet sitelerinde (“İslâm” demedim dikkat edin, İslâmcı farklı) onu ve derneği yıpratmak için sürekli yayınlanan, hastalığını ağırlaştıracak, son günlerini zindan edecek ağırlıktaki iftiraları açıklamasını istedim. Bunları net ve dosdoğru şekilde, belgeleriyle yaptı. Şimdi bunu sağladığım için daha da mutluluk duyuyorum. Programdan sonra Ayşe Kulin, Süheyl Batum ve Ergin Cinmen’le birlikte onu hastanede ziyarete gittiğim, son kez görebildiğim için de...Hayatı boyunca ülkesinin insanlarının bireysel özgürlüğü (eğitimi) ve demokrasinin gelişmesi için çalışan bu cesur ve özverili insan hiç şüphe yok ki kendisine lâyık şekilde, bir “özgürlük abidesi” gibi ebediyete uğurlanacaktır.Darbeciliği ona yakıştıranları -utanmayı bilmeseler bile- üzerlerine yapışacak utançla baş başa bırakarak.Bizler ise onu ve ülkemize yaptığı iyilikleri asla unutmayacağız. Nur içinde yatsın!DEVLET ÖZÜR BORÇLUÇYDD kurucu üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun söylediği şey çok doğrudur; Türkân Saylan’ı uğurlamadan önce devlet ona bu sıkıntıyı yaşattığı için özür dilemelidir. Elinde suç delili olmadığı halde aynı sıkıntıyı yaşattığı diğer insanlar için de bir gün mutlaka özür dileyecek, büyük tazminatlar ödeyecek çünkü!

19.05.2009 / Ruhat Mengi / Vatan
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Turkn_Saylan_darbeci_degil_devrimciydi&tarih=19.05.2009&Newsid=239059&Categoryid=4&wid=4

Son değil, başlangıç
Her köye bir okul, her kasabaya kız öğrenci yurdu yapmak için yılmadan çalışacağız
ZEYNEP ORAL
Sevgili Türkan Saylan. Artık dinlenebilirsiniz biraz… Yaşamınızın son anına dek çalıştınız, didindiniz, uğraştınız: Akıl ve vicdan yolunda, bilim ve eğitim yolunda, çağdaş değerler ve emek yolunda hiç durmadan çalıştınız. En çok, en çok onurlu insan yetiştirmek için… Çünkü, onurlu bir toplum, onurlu bir yaşamın ancak onurlu bireylerle gerçekleşebileceğinin bilincine ilk varanlardandınız.
Dün sabah, tiyatro sanatçılarının çağrısına uyup Taksim Meydanı’na yürürken, tahminlerin çok üzerindeki o katılımda, siz de bizimle birlikte yürüyordunuz! Çağdaş eğitim için, insan onuru için, bilimin ışığı için, adalet için, düşünce özgürlüğü için, “Onlar- Bizler” ayrımcılığı başta olmak üzere her tür ayırımcılığa karşı yürürken, siz en öndeydiniz, birçoğumuzun omuz başındaydınız, yol boyunca pencerelerden, ara sokaklardan, kaldırımlardan alkışlarıyla destek verenler arasındaydınız…
Sevgili Türkan Saylan, “ayrılık” haberini hepimiz çoktan almış olmamıza karşın, o yürüyüşte acıya ya da gözyaşlarına yer yoktu. (O çok sonra, her birimiz tek başımıza kaldığımızda…) Çünkü Türkan Hanım, sizin özlemini duyduğunuz Türkiye inancı ve umudu içimize, bilinçaltımıza kök salmıştı. Kim ne denli uğraşırsa uğraşsın, söküp atılamazdı! İlimi, bilimi, düşünce üretmeyi ve emeği en yüce erdem sayan, çağdaş değerleri savunan bir Türkiye umudu…
Artık dinlenebilirsiniz Sevgili Türkan Saylan. Çünkü hepimiz farkındayız ki dün bir son değil, bir başlangıçtı. Savunduğunuz değerleri bilmeyenlerin öğrenebilmesi için bir başlangıç. Yitirdiklerimizi fark edebilmek için bir başlangıç. Vasiyetinizi yerine getirmek için bir başlangıç… Akıl tutulmasına uğrayanların kendilerine gelmeleri için bir başlangıç…
Artık dinlenebilirsiniz Sevgili Türkan Saylan. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sizin başlattığınız seferberliği sürdürecek. İstediğiniz gibi kız öğrenci sayısını 36 binden 100 bine çıkarmak, Türkiye’deki her köye bir okul, her kasabaya kız öğrenci yurdu yapmak için size söz veriyoruz, yılmadan çalışacağız.
Ne pahasına olursa olsun sizin başlattığınız yolda ilerleyeceğiz!

19.05.2009 / Cumhuriyet


19.05.2009 / Cumhuriyet

14 Mayıs 2009 Perşembe

Bu gün benim için çok özel

Yonca Tokbaş yazmış doğum günü vesilesi ile, benim bu güne özel düşüncelerime tercüman olmuş… “Beraber yaşlanmak istediğim, Hayatımın aşk arkadaşı. Beni olduğum gibi kabul ettiğin, bir gün bile yargılamadığın, yadırgamadığın, değiştirmeye, bencilce kendi istediğin kalıba oturtup kendi yönüne çekmeye çalışmadığın, üzerimde hiç baskı kurmadığın, beni bana bıraktığın, düşüncelerime saygıyı eksik etmediğin, yerinde yapıcı eleştirilerini asla sakınmadığın, beni daha iyi bir insan olmaya, daha çok düşünmeye mecbur ettiğin, bana dinlemeyi öğrettiğin, saatlerce, en saçma hayallerimi bile değer vererek dinlediğin, değer verdiğin, bunu bana her daim hissettirdiğin…. Adam gibi adam olduğun için aslında.. Ne çok şey için teşekkür etmek istiyorum sana! Güven aşılayarak, sevgini ne güzel yaşatıyorsun bana! Özgürlükleri elden almak, sınır koymak, kısıtlamak modayken, sana hiçbir zaman uymadı bu moda. Özgürlüğümdür esasında en çok takdir edip sevdiğin, bilirim mesela. Güvenmek kolay değilken, güven duyarsın insanlara. Kadınları hor görenler, saymayıp sövenler, destek olmayıp köstek olanlar cirit atarken etrafta, el üstünde tutarsın sen hayatındaki kadınları daima… Anlayacağın tam aşık olunacak adamdın. Ben de aşık oldum sana. Ben şanslıyım, darısı tüm kadınların başına. Nice mutlu, sağlıklı, aşk dolu birliktelik diliyorum….” İşte böyle.... Süperkomedi
Yazının linki. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11645655.asp?yazarid=232&gid=61

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Erkek çocuğu olanlar aranızda anlatanınız oldu mu?

Akşam haberlerinde, gece yayınlanacak Arena programından bir kaç bölüm gösterildi.
Türkiye'de her 100 erkek çocuktan 70'i, her 100 kız çocuktan 30'u cinsel tacize uğrayıp, istismar ediliyormuş.
Yurt dışında bu sayı tam tersiymiş 4 yaşında kız çocuğuna tecavüze başlanıp, 8 yaşına kadar devam edilmiş, Adli tıp RUH SAĞLIĞI BOZULMAMIŞTIR raporu vermiş.
Vee esas korkuncu ülkemizde kız çocuklarına taciz, istismar anlatılıyorken erkek çocuklara bu durum maalesef anlatılmıyormuş, çok üzüldüm gerçekten çok üzüldüm.
Benim duyduklarıma, tanık olduklarıma, okuduklarıma göre genel kanı tacize/tecavüze uğrayan kız çocukları içine kapanıyor, hayattan uzaklaşıyorlar, erkek çocuklar ise intikam peşinde koşmaya başlıyorlar.
Şimdi ben yine linki vereceğim.
Kız/erkek demeden çocuklarımıza tacizi, tecavüzü, istismarı anlatalım, onlar geleceğin anne babaları, sağlıklı bir gelecek için lütfen. Süperkomedi //// http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=10454789&yazarid=232

7 Mayıs 2009 Perşembe

Temel/Dursun

dursun iş için müracaatta bulunmuş.
işe alınması için dursun'dan bazı evraklarla birlikte 8 adet de vesikalık fotoğraf istemişlerdir. ancak dursun vesikalık fotoğrafın ne olduğunu bilmediğinden hemen akıl hocası temel'in yanına koşmuş ve durumu ona anlatmış.
temel:
- bildiğim kadarıyla vesikalık fotoğraf belden yukarı çekilen fotoğraftır.
sen şuraya çukur kaz ve içine gir.
ben de fotoğraf makinesi getireyim.
fotoğrafını çeker veririz (demiş)
dursun başlamış çukur kazmaya, temel de fotoğraf makinesi getirmeye gitmiş.
temel bir de ne görsün.
dursun 8 tane çukur kazmış.
temel:
- ula dursun, niye 8 çukur kazdın ? (demiş)
dursun:
- 8 vesikalık lazım ya ondan. (diye cevap vermiş)
temel:
- ula salak ben zaten 8 tane fotoğraf makinesi getirmiştim...

Bakan/Şoför

Bakan olan görgüsüz birisi şoförüne sorar:
'şoför söyle bakalım eşekle şoför arasında ne fark vardır?
' şoför bir süre düşündükten sonra mahcup bir şekilde;
'bilemedim bakanım' diyor.
bakan cevap olarak:
'eşeğe çüş diyince, şoföre ise dur diyince durur' demiş.
bunun üzerine şoför çok sinirlenmiş ama karşıdaki bakan olduğu için bir şey söyleyememiş.
Belirli bir süre sonra bu defa şoför bakana:
Bir soru sorabilir miyim bakanım' der.
Bakan da:
'sor bakalım' der.
Şoför sorar:
'eşekle bakan arasında ne fark vardır?'
bakan bir süre sonra:
'bulamadım şoför söyle bakalım' diyor.
bunun üzerine şoför de:
' vallahi bakanım ben de bulamadım... '

Doğru erkek...

Kadının biri kumsalda yürürken ayağı eski bir lambaya takılmış, kadın lambayı kumların içinden çıkarmış, ovalamış.lambadan cin çikmış ve;
-"sadece bir dilek hakkın var, iyi düşün öyle dile" demiş. kadın hiç tereddüt etmeden, cebinden bir harita çıkararak:
-'bütün dünyada zulmün, savaşın, açlığın bitmesini istiyorum. bu haritadaki ülkeleri görüyor musun?
bu ülkelerin birbiriyle savaşmayı bırakmasını, her yere barışın gelmesini diliyorum" diyivermiş.
Cin haritaya bakmış ve dehşetle;
-"tanrı aşkına kadın! bu ülkeler binlerce yıldır savaşıyorlar. tamam işimde iyiyim ama o kadar da değil! bunu yapalabileceğimi sanmıyorum. baska bir dilekte bulun" diye bağırmış. kadın birkaç dakika düşünmüş ve;
- "hayatım boyunca doğru bir erkek bulamadım.
Bilirsin; hem ince düşünceli, hem dürüst, hem karizmatik , hem eğlenceli biri, sevecen, ilgili ve ömür boyu sadık olacak erkek diliyorum" demis.
Cin derin derin bir iç çekmis:
-uzat şu kahrolası haritayi..!!!

Aklı olan susarken


Hayvanlar dile gelmiş konuşuyor biz ne yapıyoruz?

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Günlük yaşamdan notlar

Yaramazlığının tavan yaptığı noktada dört yaşındaki azman yeğenim oda cezası alıyor... Büyük bir öfkeyle odasına gidiyor. Uzunca bir zaman sesi çıkmyor, uyuduğunu düşünüp sohbete dalmışken sesleniyor ''Gardiyaaannn, sütümün saati geldi. Sıcak olsun, kakao da koy içineee... ''

Hastanenin "Tıbbı Atık" bölümünde görevli; turuncu tulumlu, sırtında kocaman tıbbi atık yazan ve oldukça çirkin olan yaşlı adama asansör beklerken: "Ayyy tipe bak valla tam bir tıbbi atık." diyerek laf atan yapay zekalı kişi benim ablam olur. Bunun üzerine ablamın şişman olduğunu görüp, "Yük asansörü öbür tarafta, burada boşuna bekleme." diyerek cevap veren eli öpülesice kişilik ise tıbbi atıktır.

2,5 yaşındaki yeğenimin sütyen görünce verdiği tepki: "Aaaa, meme külodu!"

Yeni doğmuş oğluma, ısrarla babasının demode ismini koymaya çalışan kocamı vazgeçirmek için, o ismin eski sevgilimin adı olduğunu söyledim. Sonuç; artık babasından bile bahsetmiyoruz.

İşyerinde küpe takan erkek arkadaşımıza babasından yorum: "Bir zamanlar nur topu gibi oğlum vardı; nuru gitti, topu kaldı!"

Teravih namazına gidilir. Kadınlar caminin 2. katında kılmaktadırlar. Tam kaptırmışken atmosfere, bir ara secdeye gidildiğinde sessizliği 2. kattan bir çocuk sesi bozar. "Anneeee, aşağıda kocaman kocaman bir sürü g.t var!" Sessizlik, kafalar cümleyi çözümleyinceye kadardır. En sonunda imam dahil herkes kopar. Ne namaz kalır, ne abdest...

Hamile olan sevgili sarışın kuzenim, gebelikle ilgili okuduğun; "Bebekler zekalarının %80'ini anneden alıyorlar." makalesinden sonra panikle bana dönüp; "Ay inanmıyorum. Bana ne kalacak o zaman?" diye sorduğunda sana; "Üzülme öyle bile olsa senin kaybedeceğin bir şey yok!" diyemedim ya! Lanet olsun içimdeki insan sevgisine!

Haftasonu babasıyla gezmek için süslenmeyi abartan oğluma "Oğlum çapkınlık mı yapacaksınız?" diye sordum. Oğlum tüm sempatikliğiyle cevap verdi; "Evet anne, babam da bakıyor kızlara ben de. Ama senin kadar güzelini görmedik!"

4 yaşındaki prensese tehlike atlatıldıktan sonra oyuncağın arkasından çıkardığı minik pili niye yuttuğunu soruyoruz. "Çok yoruldum, beni çalıştırsın diye yuttum." diyor. Nasıl yani ya?

Kocam kadar çirkin ve kaba bir odundan; oğlum kadar yakışıklı, hassas ve muhteşem bir çocuk doğurduğuma göre çok iyi bir marangozum.

Ailece amcamlara bayram ziyaretine gittik. Konu yaştan açıldı. Yengem de geçen hafta kırk yaşını doldurduğunu söyledi. Amcamın beni krize sokan bomba önerisini aynen aktarıyorum. "Hanım, seni bozdursak da iki yirmilik yapsak nasıl olur?"

Sabah okula gelip bilgisayarın başına oturduğumda Youtube'un kapatıldığını öğreniyorum. O sırada içeri elinde çayla çaycımız Şerife Hanım giriyor. Acımı onunla paylaşmak istiyor ve "Şerife Hanım, duydun mu; youtube da kapatılmış." diyorum. Şerife Hanım bu olaya hiç şaşırmadığını belirten yorumunu ortaya atıyor hemen. "Bu okulda ne düzgün gidiyor ki zaten? Tuvaletin süpürgesini de almışlar!"

Uçuş boyunca çok sevimli ve tonton bulduğu yaşlı teyzenin üstüne titreyerek yardımcı olduğu için teyzeden inerken, ''Evladım, çok sağol yardımların için, biz de sizi or...u biliyorduk...'' cümlesini duyan hostes arkadaşıma sizlerden kocaman bir alkış lütfen

Gecenin üçünde odamın penceresinden ölümüne sarkıp sigara içerken, yan pencereden ani bir şekilde kafasını uzatıp "Yakaladım! Hahaha!" diye bağırıp az daha düşmeme sebep olan kadın, benim öz annemdir.

Aile dostlarımızla beraber gittiğimiz sinemada, verilen 15 dakikalık arada kalabalığa yakalanmamak ve sigarasını içmek için hızlıca karısının elini tutarak dışarı çıkan, arkasını döndüğünde elini tutuğu kişinin karısı değil de başka bir kadın olduğunu görünce "Eyvah s..tık." diyen, bu lafa karşılık elini tuttuğu kadından "Dur daha s..madık kocam gelsin beraber s..arız." cevabını alan benim sevgili ortağımdır. Savunması da hazır beyfendinin "E karanlıktı ama!"

Doktorunun "Kaç yaşındasın?" sorusuna "Sizce kaç gösteriyorum?" diye cevap veren başka hasta var mı? Acil serviste bekliyorum da...

Kocama ''Kocacığım, diyelim ki doktorsun ve diyelim ki estetikçisin, neremi kesip düzeltmek istersin?'' diye sordum. ''Dilini.'' dedi. Üç gündür susuyorum; ne olur, ne olmaz...

Aile dostumuz olan, oldukça şişman ve iri yarı bir çiftin düğünündeyiz. Babam altınları takarken mutluluk dilemeyi ihmal etmiyor: ''Allah bir yastıkta kocatsın Ümit'ciğim. Tabii sığarsanız!'' Babam hariç ailecek utandık.

Geceleri çok sıcak olduğundan uyuyamıyorum. Ben de buna kendimce bir çözüm buldum. Kuaför salonlarında saça su sıkılan sprey şişelerinden aldım ve gece sıcaktan bunalınca yukardan püskürtüyorum, sanki yağmur yağıyormuş gibi oluyor ve bayağı bir serinliyorum. Elime ayağıma da püskürtünce onun serinliğinde biraz uyuyabiliyorum ama yanımda yatan sevgili kocam ertesi gün bu durumdan rahatsız olduğunu şöyle ifade ederek beni gülme krizlerine soktu: "Lütfen gece o suyu sadece kendine püskürt, yoksa kendimi manavdaki sebzeler gibi hissediyorum."

Arkadaşımın tavsiyesi üzerine, koşu yaparken çok terlemek için göbeğime naylon poşetlerinden sardım. Ucuz ya, fikir mantıklı geldi denedim. Keşke yazıları olan poşeti tercih etmeseydim. Çok terleyince poşetin yazıları bana geçmiş. Artık göbeğim kendisini tercih edenlere teşekkür ediyor ve yine bekliyor...

Babamı namaz kılmış, dua ederken görünce "Benim için de dua et" deyiveriyorum ve babamın cevabıyla dumur oluyorum. "Kendisi nerede derse ne diyeyim?"

Hoca ile birlikte doktor adayları sabah viziti geziyorken birden, telefonun sesini kapatmayı unutan bir öğrencinin telefonu Emre Aydın şarkısıyla çalmaya başladı. ''Adam olmaz dedin senden...'' Hocanın merakla beklenen tepkisi gecikmedi. ''Baban arıyor galiba. Söyle, haklı çıktı.''

5 yaşındaki yeğenime babası soruyor: "Büyüyünce ne olacaksın kızım?" "Asena olacağım babacım; sen ne olacaksın?" Babası gayet sakin cevap veriyor: "Katil" İkisine de meslek hayatlarında başarılar.

Sevgili anneanneciğim, havaalanındaki kadın polis memurunun amacı sana sarılmak değil üzerini aramaktı. Hadi sarılıp sırtını sıvazladın, bir de üstüne öpmenin ne gereği vardı?

Bundan birkaç sene önce büyükannemi doktora götürdük. Muayeneden sonra tahlil için gün verip "Sabah sakın bir şey yemeyin, aç karnına gelin." diye tembihlendi. Hastaneden çıktıktan 5 dakika kadar sonra büyükannem sessizliği bozdu ve buram buram umut kokan sorusunu sordu. "Kahvaltıda ne ikram edecekler acaba? Aç gelin diye o kadar sıkı tembihlediler..."

Pek çok memleket gezdim ama hiçbir yerde Malatya'daki pratik düzeni göremedim. Kız Meslek Lisesi, yanında Erkek Meslek Lisesi, yanında Evlendirme Dairesi.

Sofrada "Hanım ben hiç brokoli yemedim." diyen seksenlik dedeme "Artık öteki tarafta yersin." cevabını veren hınzır bir anneannem var!

Babama bilgisayar ve internet kullanmayı öğrettiğim ilk günler... "Baba bak bu mouse, yani fare." diyorum, nasıl kullanıldığını gösteriyorum. Birkaç gün sonra babam beni çağırıyor. "Kızım gel bak, bu kurbağa çalışmıyor!"

Oğlum, saatlerce uğraşarak kartondan yaptığım buzdolabı modeli ile ödevinden en yüksek notu aldı. Öğretmeni ona "Aferin!" demiş. "Herkes anne ve babasına yaptırmış. Ama sen kendin yapmışsın, belli." Kendimi hiç bu kadar beceriksiz hissetmemiştim. Karım iki gündür gülüyor. Karizmam yerle bir oldu. Teşekkürler öğretmen hanım!

Kilo aldığımda, "Kilo aldın, biraz zayıfla" demek yerine, "Hadi tosunum, az daha ye seni halde hamal yapacağım" diyen sevgili kocam, ben sana kel olmandan dolayı "Az daha parlat, gece lambası yapıcam seni" diyor muyum? Demiyorum!

Özel bir bankadan defalarca, kredi başvurusu yapmam için arayan kadına "Hanımefendi ben zengin bir koca buldum, krediye ihtiyacım yok çok şükür. Darısı başınıza!" dedim. Artık arayanım yok, mutlu ve huzurluyum.

Şu anda yazlıktayız ve bu akşam neredeyse tüm yazlık komşularımız bize beş çayına davetli. Annemse ikramda kusur olmasın diye hamur işi üzerine tüm hünerlerini sergilemekle meşgul. Daha dün aldığımız 30'luk karton yumurta az önce bitti ve annem, uykudan kaldırdığı babamı yumurta alması için markete gönderdi. Babam kaşı çatık, suratı asık halde kalktı ve söylene söylene evden çıktı: "Sabah sabah ne yumurtasıymış bu arkadaş, daha dün almadık mı? Üstüne oturup kırıyor musunuz bir bir? Nereye gidiyor o kadar yumurta anlamadım ki? Size yumurta yetiştirecem diye tavuğun g.tü yırtıldı iki gündür be!"

Sevgili beli ağrıyan teyze; külodunun içine iğneleyerek elalemden sakladığın zinet eşyanlarını röntgen filmiyle tespit etmiş bulunmaktayız. Bilgilerine...

Canım kaynanacığım, hani evimize her gelişinde, bin bir bahaneyle evin her köşesini gezip temiz olup olmadığını kontrol ediyorsun ya, hiç zahmet etme tertemiz her yer. Çünkü sen gelmeden önce oğluna saatlerce evi temizletiyorum.

Geçen akşam aynı yaşta olduğum ve bekar olan kız arkadaşımla Msn'de kameradan sohbet ediyorduk. Arkadaşımın erkek kardeşi, komiklik olsun diye annesine, "Anne kızın kocaya kaçacakmış, plan yapıyorlar!" diye seslendi. Anneden gelen cevap, ikimizin de gülme krizine girmesiyle gecenin sonunu getirdi. "Bu yaştan sonra ne kaçması! İstesinler hemen vereceğiz."

Bir alkış da "Oğlum yirmi iki yaşına geldin, hala bir baltaya sap olamadın!" diyen annesine "Anne, elli yaşına geldin, hala benden bir sap olmayacağını anlamadın!" diyen sap kardeşime gelsin.

6 yaşındaki oğlum babasıyla yaptığımız hararetli tartışmanın ortasında kocamın üzerine yürüyüp "Artistlik yapma len!" dedi. Evet oğlum, koru anneni böyle televizyondan öğrendiğin repliklerle.. e-posta