Bilgisayarıma internetten bir mesaj geldi: Arkeologlar Derneği kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaymış. 1986’da Jeoloji Kurumu bazı sivri akıllı üyelerinin oyuyla fazla burjuva olduğu gerekçesiyle kendi kendini kapatmıştı! (Fıkra gibi geliyor, değil mi?) Bugün Jeomorfoglar Derneği’nin bir tek adı kaldı, kendisi fiilen yok.
Çökmekte Olan Toplum Emareleri
Toplumbilim kurumlarını istemiyor. Zaten toplumumuzun yarıdan çoğunun bilimden çok din kitaplarına inandığı yakında yapılan sosyolojik bir saha çalışmasıyla ortaya çıkmıştı. Deprem olup kırk bine yakın insan ölünce devletin başı takdiri ilahi demişti. İnsanın sorası geliyor, bu ilâh sadist midir? Yobazın biri de Gölcük’te komutanların içki içtiğini, bunun deprem belâsını getirdiğini söylemişti. Yani ilahın gücü içki içilmesini engellemeye yetmiyor, onun için ilgisiz kişilerin canını, çoluğunu çocuğunu alıyor, malını yok ediyor! Mantığa gel. Üç ay sonra Kaynaşlı’daki deprem bir camiyi yok etmişti. Bizim yobazın mantığına göre, herhalde cami de günah yuvasıydı!
Bu her iki ifade de aynı derecede zırvadır ve depremin anlaşılması, ondan korunma yollarınının araştırılarak bulunması ve korunmanın gerçekleştirilmesine en küçük bir katkı yapmadığı gibi beyinleri bulandırdığı için ona engel de olur.
Sosyolojik saha araştırmasından çıkan en önemli sonuç, toplumun bireylerinin birbirine güvenmemesidir. Uzun zamandır çevremdekilere şu gözlemimi aktarıyorum: Dünyada pek çok toplum içinde çalıştım; üstelik muhtelif milletlerin köylüsünden kralına kadarını tanıdım. Hiçbir yerde Türkiye’deki kadar insanların yalan konuştuğunu görmedim. O kadar ki, geçenlerde bir gazeteci dostuma bana verilen bir sözün tutulmadığını bildirirken, «Zaten beklemiyordum» dediydim, «bu ülkede bir kişinin verdiği sözü tutmasını beklemek, akrepin sokmamasını beklemek kadar gayritabii olmuştur.» Bu hem yalanı söyleyenin aptallığını, hem de karşısındakine en küçük bir saygı duymadığını göstermektedir. Karşısındakine saygı duymamasının nedeni, kendisine olan saygısının sıfır olması, kendisinin de hiç kimseden saygı beklememesidir.
Bir Başbakan düşününüz ki, sözüm ona yurttaşlarının dertlerini dinlemek için yurtdışında yaptığı bir toplantıda, yanındaki bir emir kuluna, kendisine bir şikâyetini iletmek için söz alan yurttaşından bahsederken (mikrofon açık unutulduğu için), ondan «sahtekâr» diye söz etmektedir. Hayatında ilk kez karşılaştığı bir insana yalnızca kendisine hoşlanmadığı bir sordu sordu diye sahtekâr damgasını vurmakta hiçbir sakınca görmeyen bu zatın dava arkadaşı, cumhurbaşkanımız olup, bir yargıcımız tarafından belgede sahtekârlık şüphelisi olarak ilan edilmiştir.
Dolayısıyla şunu bir soralım: Başbakan hiçbir suçu sabit olmayan ve tek kusuru soru sormak olan bir yurttaşına niçin sahtekâr damgasını vurmuştur? Bunun cevabı basittir: Başbakan kendi deneyimine dayanarak yurttaşlarının ekseriyetinin sahtekâr olmasını beklemektedir.
Roma İmparatorluğu insan uygarlığının ilk büyük dünya devletiydi ve yarattığı Pax Romana (Roma Barışı) ile geniş sınırları içerisinde yaşayan insanlara uygar bir yaşam imkânı vermişti. Roma’da şehirler temiz ve güvenceli, şehirler arası yolculuk devrin teknolojik imkânlarına göre rahat ve emindi. Postaya ve nakliye imkânlarına güven tamdı.
Ancak imparatorluk sınırlarına dayanan barbarların imparatorluğun ekonomik gücünü kemirmesi, bunun sonucu bir cahiller sınıfının oluşması ve sonunda bu cahiller sınıfına Ortadoğu’dan ithal edilen ve kendini tanrının oğlu zanneden bir meczup tarafından yaratılan zırva bir düşüncenin egemen olması, Edward Gibbon’un daha on sekizinci yüzyılda göstermiş olduğu gibi, muhteşem Roma’nın sonunu hazırladı.
Tüm ortaçağ tarihi Roma’nın yavaş yavaş çöküşünün tarihidir. 1453’de İstanbul’u fethini biz Önasya Türkleri, Orta Çağ’ın sonu sayarız. Sırf bu açıdan, Roma’nın resmen ortadan kalktığı tarih olması bakımından, bu kabulde bir haklılık yanı vardır. Ama insan toplumunun düştüğü belki de en alçak düzeyi temsil eden Avrupa ortaçağı’nın bitişi olan Rönesans, gerçek bir yeniden doğuştur. Rönesans her şeyden önce insan onur ve haysiyetinin, insan aklının ve marifetlerinin öne çıktığı bir dönem olarak yepyeni bir çağı müjdelemiştir.
Bugün benim ülkemde gördüğüm şey ise, Roma’yı kemiren Ortadoğu masalının bir başka şeklinin peşinde halkımın nasıl giderek insan onur ve haysiyetinden uzaklaştırıldığı ve Avrupa ortaçağına benzer bir cehalet ve pespayelik ortamına itildiğidir.
Çökmekte Olan Toplum Emareleri
Toplumbilim kurumlarını istemiyor. Zaten toplumumuzun yarıdan çoğunun bilimden çok din kitaplarına inandığı yakında yapılan sosyolojik bir saha çalışmasıyla ortaya çıkmıştı. Deprem olup kırk bine yakın insan ölünce devletin başı takdiri ilahi demişti. İnsanın sorası geliyor, bu ilâh sadist midir? Yobazın biri de Gölcük’te komutanların içki içtiğini, bunun deprem belâsını getirdiğini söylemişti. Yani ilahın gücü içki içilmesini engellemeye yetmiyor, onun için ilgisiz kişilerin canını, çoluğunu çocuğunu alıyor, malını yok ediyor! Mantığa gel. Üç ay sonra Kaynaşlı’daki deprem bir camiyi yok etmişti. Bizim yobazın mantığına göre, herhalde cami de günah yuvasıydı!
Bu her iki ifade de aynı derecede zırvadır ve depremin anlaşılması, ondan korunma yollarınının araştırılarak bulunması ve korunmanın gerçekleştirilmesine en küçük bir katkı yapmadığı gibi beyinleri bulandırdığı için ona engel de olur.
Sosyolojik saha araştırmasından çıkan en önemli sonuç, toplumun bireylerinin birbirine güvenmemesidir. Uzun zamandır çevremdekilere şu gözlemimi aktarıyorum: Dünyada pek çok toplum içinde çalıştım; üstelik muhtelif milletlerin köylüsünden kralına kadarını tanıdım. Hiçbir yerde Türkiye’deki kadar insanların yalan konuştuğunu görmedim. O kadar ki, geçenlerde bir gazeteci dostuma bana verilen bir sözün tutulmadığını bildirirken, «Zaten beklemiyordum» dediydim, «bu ülkede bir kişinin verdiği sözü tutmasını beklemek, akrepin sokmamasını beklemek kadar gayritabii olmuştur.» Bu hem yalanı söyleyenin aptallığını, hem de karşısındakine en küçük bir saygı duymadığını göstermektedir. Karşısındakine saygı duymamasının nedeni, kendisine olan saygısının sıfır olması, kendisinin de hiç kimseden saygı beklememesidir.
Bir Başbakan düşününüz ki, sözüm ona yurttaşlarının dertlerini dinlemek için yurtdışında yaptığı bir toplantıda, yanındaki bir emir kuluna, kendisine bir şikâyetini iletmek için söz alan yurttaşından bahsederken (mikrofon açık unutulduğu için), ondan «sahtekâr» diye söz etmektedir. Hayatında ilk kez karşılaştığı bir insana yalnızca kendisine hoşlanmadığı bir sordu sordu diye sahtekâr damgasını vurmakta hiçbir sakınca görmeyen bu zatın dava arkadaşı, cumhurbaşkanımız olup, bir yargıcımız tarafından belgede sahtekârlık şüphelisi olarak ilan edilmiştir.
Dolayısıyla şunu bir soralım: Başbakan hiçbir suçu sabit olmayan ve tek kusuru soru sormak olan bir yurttaşına niçin sahtekâr damgasını vurmuştur? Bunun cevabı basittir: Başbakan kendi deneyimine dayanarak yurttaşlarının ekseriyetinin sahtekâr olmasını beklemektedir.
Roma İmparatorluğu insan uygarlığının ilk büyük dünya devletiydi ve yarattığı Pax Romana (Roma Barışı) ile geniş sınırları içerisinde yaşayan insanlara uygar bir yaşam imkânı vermişti. Roma’da şehirler temiz ve güvenceli, şehirler arası yolculuk devrin teknolojik imkânlarına göre rahat ve emindi. Postaya ve nakliye imkânlarına güven tamdı.
Ancak imparatorluk sınırlarına dayanan barbarların imparatorluğun ekonomik gücünü kemirmesi, bunun sonucu bir cahiller sınıfının oluşması ve sonunda bu cahiller sınıfına Ortadoğu’dan ithal edilen ve kendini tanrının oğlu zanneden bir meczup tarafından yaratılan zırva bir düşüncenin egemen olması, Edward Gibbon’un daha on sekizinci yüzyılda göstermiş olduğu gibi, muhteşem Roma’nın sonunu hazırladı.
Tüm ortaçağ tarihi Roma’nın yavaş yavaş çöküşünün tarihidir. 1453’de İstanbul’u fethini biz Önasya Türkleri, Orta Çağ’ın sonu sayarız. Sırf bu açıdan, Roma’nın resmen ortadan kalktığı tarih olması bakımından, bu kabulde bir haklılık yanı vardır. Ama insan toplumunun düştüğü belki de en alçak düzeyi temsil eden Avrupa ortaçağı’nın bitişi olan Rönesans, gerçek bir yeniden doğuştur. Rönesans her şeyden önce insan onur ve haysiyetinin, insan aklının ve marifetlerinin öne çıktığı bir dönem olarak yepyeni bir çağı müjdelemiştir.
Bugün benim ülkemde gördüğüm şey ise, Roma’yı kemiren Ortadoğu masalının bir başka şeklinin peşinde halkımın nasıl giderek insan onur ve haysiyetinden uzaklaştırıldığı ve Avrupa ortaçağına benzer bir cehalet ve pespayelik ortamına itildiğidir.
31.07.2009/ Cumhuriyet/Bilim Teknik/ A. M. Celal Şengör


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder