28 Haziran 2009 Pazar

RUHBAN OKULU AÇILMASI/AÇILMAMASI

Yine Ruhban Okulu
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in Türkiye'ye yapacağı ziyaret sırasında, uzun süredir bir temcit pilavı gibi ikide bir karşımıza çıkarılan ‘‘Heybeliada Rum Ruhban Okulu'nun açılması'' meselesi yine masaya konacakmış.Temcit pilavı gibi diyoruz çünkü bu konunun özellikle ABD'li politikacılar ve resmi görevliler tarafından Türkiye'nin karşısına çıkarılmasına örneğin biz 1986'dan beri tanığız.Bu okul bilindiği gibi 1971 yılında çıkan ve özel yüksek okulların ancak devlet üniversiteleri bünyesinde görev yapabileceğini emreden yasa nedeniyle kapanmıştı. Çünkü söz konusu okul bir üniversiteye değil, Fener'deki Patrikhane'ye bağlı idi.O tarihte yani 1986'da Başbakan Turgut Özal'ın bir resmi gezisine gazeteci olarak katılmıştık ve Hindistan'daydık.Ganj Nehri'nin bir kolu üzerinde tekne gezintisi yaparken ABD eski başkanlarından Jimmy Carter'ın da Hindistan'da olduğu ve Başbakan Özal'la görüşmek istediği bildirildi. Nitekim ayrı bir teknede görüştüler. Sonra içeriğini öğrendik:Jimmy Carter çok basit bir istekte bulunuyordu:‘‘Kapatılan Ruhban Okulu'nu tekrar açın. Çünkü bu okul kapatılalı beri Fener Patrikhanesi'nin ve ona bağlı Ortodoks kiliselerinin ihtiyacı olan din adamı yetiştirme olanağı kalmadı.''Mesele sırf din adamı yetiştirmeden ibaret olsa Fener Patrikhanesi Türkiye'de açamadığı okulu dünyanın başka yerlerinde de pekálá açardı. Örneğin Selanik'te veya Yunanistan'ın bir başka yerinde... Kaldı ki halen Boston'da yani ABD toprakları üzerinde böyle bir okul var.Demek ki mesele sırf ‘‘kapatılan bir okulun açılmasından'' ibaret değil.Buna rağmen Türk hükümeti bir süre önce bu konudaki politikasını belirledi ve yanıtını açıkladı:‘‘Hay hay... Heybeliada'daki okul hemen açılsın. Ama öteki yüksek okullar hangi statüye tabi ise bu okul da ona tabi olur. Yani bir üniversite bünyesinde görev yapar. Öğretim kadroları üniversitenin kurallarına göre belirlenir.''Lakin Patrikhane, okul yönetiminin ve öğretim kadrolarının Fener Rum Patrikhanesi tarafından değil de Türkiye'deki resmi otoriteler tarafından belirlenmesine yanaşmadı. O istiyor ki ‘‘Heybeliada'daki Ruhban Okulu için ayrı bir statü belirlensin'' yani bir ayrıcalık (imtiyaz) verilsin.İyi de o zaman Türk hükümeti ‘‘Bir de İslam dini için özel yüksek okul açılsın'' diyene ne yanıt verecek?Konunun daha çok boyutu var ama... Onlara gelmeden öğrenmek isteriz... Ruhban Okulu açılsın diyenler yukarıdaki soruya ne yanıt veriyorlar?
O.Ekşi / 13.03.2002/ Hürriyet

Anlamayana davul zurna az!
BANA inanmıyorsanız Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü'ne sorun, ona da inanmazsanız Vatikan'ın Ankara ve İstanbul temsilcilerine sorun. Alacağınız yanıt şudur: Ökümenik (‘ekümenik' yanlış okumadır) sıfatı sadece İsa'nın havarileri tarafından kurulan üç kiliseye verilmiştir, bu üç kilise Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleridir. Bu durum MS 325 yılında toplanan 1. İznik Konsili tarafından onaylanmıştır.Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü'nün de söylediği gibi, ‘Bunun dışında bir şey savunmak' Hıristiyanlar için ‘Hıristiyanlıktan çıkmaktır!' Durum böyledir! Ama kimileri merak edip okumazlar, öğrenmezler, sonra da kasıla kasıla ‘Patrikhaneden korkmak!' gibi, ‘Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmamak inadı' gibi abuk sabuk cümleler yazarlar.* * *Aynı zevat Ruhban Okulu konusunda, Cumhuriyet devletini, hukuk ve adalet arayanları karakuşi yargılarla suçluyor. 2000 yılında, Patrik ve Patriklik yetkilileri ile söyleşi yapmak amacıyla ön görüşmeler yaptım: Ruhban (Yüksek) Okulu'nun İstanbul Üniversitesi bünyesi içinde bir Teoloji Fakültesi olarak açılmasını kabul etmiyorlar. Okulun, Patrikhane'ye bağlı, lise, lisans ve lisansüstü öğretim yapan evrensel (uluslararası) bir kurum olmasını istiyorlar. Azınlıklar ve sorunları konusunda uzman Avukat Murat Cano'ya konuyu sordum, kendisinden aldığım yanıtlar şöyle:‘1) Lise düzeyinde Ruhban Okulu tıpkı Kırmızı Mektep, Zoğrafyon Lisesi, Zapyon Lisesi gibi ‘Cemaat Vakfı'na bağlı olarak açılabilir. Bunun için hiçbir hukuki engel bulunmamaktadır. Zaten okul 1971 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştü. Okul aslında kapatılmadı. 1965 yılında Özel Eğitim Kuramları yasasının çıkması ve bu yasanın yüksek öğrenimi düzenleyen hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine, devletin, okulun ortaöğrenimi aşan bölümünün kapatılmasını istemesi, Patrikhane'nin ise bunu kabul etmemesi üzerine sorunlar başladı. Devlet, yüksek öğrenime izin vermeyince, Patrikhane okulu kapattı. Ancak, Ruhban Okulu da dahil azınlık okullarını özel eğitim kurumu olarak nitelendirmek mümkün değildir. Özel Eğitim Kurumları yasası bu okullara uygulanamaz.2) Patrikhane, lise, lisans ve lisansüstü eğitim veren bir Ruhban Okulu açmak; müfredat programını kendi hazırlamak, öğretim elemanlarını kendisi atamak istiyor. Ancak Patrikhane'nin bugünkü statüsü ve ehliyetleri buna izin vermiyor. Çünkü Türk Mevzuatı'na göre Patrikhane'nin hukuki bir sıfatı yoktur, herhangi bir Türk tüzel kişiliği değildir. Bu nedenle hak ve fiil ehliyetine sahip değildir.'* * *Murat Cano'nun bu konuyla ilgili, benim de katıldığım çözüm önerileri 25.07.04 tarihli Radikal 2'de yayınlandı: Ruhban Okulu'nun lise bölümü ‘Rum Cemaat Vakfı'na, yüksek bölümü üniversiteye bağlı olarak açılabilir. Patriklik bunu değil, kendisi ve Ruhban Okulu için özel statü ve imtiyaz istiyor!.. Bunu sağlayacak Anayasal ve yasal düzenleme istiyor...Sorun, devletin her zaman haksız olduğu saplantısından kurtulamayan 2. Cumhuriyetçilerin sandığı gibi inat işi değil. Sorun, Patriklik'in bütün istekleri yerine getirildiği zaman Türkiye'nin iç ve dış dengelerinin içine düşeceği ıstakoz sepeti!..

Ö.İnce / 11.12.2004 / Hürriyet
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=280431&yazarid=72


Ruhban Okulu gerçeği...

Son günlerin moda cümlesi: “Etnik çeşitliliği azalttık, buradakileri kovduk”! Biz neler yapmışız! Ne kadar “kötü” insanlarız! Nasıl “barbarlarız”! Sevgili dostlar, neredeyse “varlığımız” için, “nefes almamız” hatta “tarih sahnesine çıkmamız” için özür dileyeceğiz! Bu tespitler sonrası gelelim her zaman “yalan ve yanlış” bilgiler ile “kaşınan, tahrik edilen” Heybeliada Ruhban Okulu konusuna! Orada da “ne kadar suçluyuz” bir bilseniz! Kendi ülkemizde bize karşı, “anayasamıza, kanunlarımıza” aykırı şekilde “faaliyet” gösterecek bir “kuruma” izin vermiyoruz! Açalım canım ne olacak! Biz “demokrat” değil miyiz! Gerçeklere gelince...Maddeler halinde sıralayacağım...- Heybeliada Ruhban Okulu, 1844’te Patrikhane’ye bağlı olarak hizmet verecek şekilde özellikle artan “milliyetçi” akımlara karşı “Ortodokslar arasında” dini birliği korumak için kuruldu. - Daha Cumhuriyet kurulmadan, okuldaki “Ortodoks birliği” ruhu yerini, özellikle Yunan ordusunun Türkiye işgali sırasında, “Helen merkezli” bir yapıya bıraktı! Durum bazen o kadar rahatsız edici bir hal aldı ki; okul “din adamı yetiştiren” bir yerden çok “Patriklerin” yurtdışından gelen “misafirlerini” sanki bağımsız bir Devlet havası içinde “kabul ettiği”, gizli toplantılar yaptığı bir “mekana” dönüştü! Din adamı yetiştirmeye “evet” ama Vatikanlaşmaya “hayır”! - Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında “Batı ittifakına katılma” heveslisi Türkiye, bu “Vatikanlaşma” hareketine “dur” diyemediği gibi daha fazla taviz vermeye başladı. Amerika’nın “seçtirdiği” ve “anlaşmalara göre Türk vatandaşı olması gerekirken” olmayan Patrik Athenagoras, “Ekümenik” yani “Evrensel Ortodoks” daha da açıkçası “Ortodoksların Vatikanı” olma projesini hayata geçirdi. Amaç çok açık ve netti: Ruslara “karşı” İstanbul merkezli bir Ortodoks Vatikan’ı yaratmak! - Demokrat Parti “isteklere” karşı sessiz kaldı ve okul bünyesinde “teoloji” bölümü açılarak, kanunlara ve anlaşmalara aykırı olduğu halde okula yabancı “öğrenciler” alındı! Türk topraklarında “Türkiye Cumhuriyeti kontrolü haricinde kalan özel bir bölge” yaratıldı! Demokrat Partiye’de “Bak Batı ittifakına giriyorsunuz, ses çıkarmayın” dendi! - 1970 sonrasında üniversite statüsündeki kurumlara “Devlet denetiminde olma” şartını “hayata geçiren” Anayasa Mahkemesi kararı, Patrikhane’nin “keyfini kaçırdı” ve sağlam duran hükümet sayesinde “Türkiye Cumhuriyeti denetimi dışında faaliyet gösteren teoloji” bölümü kapandı! Belli bir süre “Heybeliada Rum Erkek Lisesi” olarak okulda faaliyet devam etti. - 1972 yılından sonra “Devlet denetimi” burada da “Patrikhane tarafından” kabul edilmedi ve okul kapandı! Sevgili dostlar, Patrikhane, “Lozan Anlaşmasına” ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasasına” aykırı bir “imtiyaz” talep ettiği ve bu “imtiyazı” Ekümenik olma “iddiası” ile bütünleştirdiği için “okul” kapandı! Okulu “amaçlarına uygun hareket etmesinde” istediği gibi kullanamayan Patrikhane’nin tavrı okulu kapattırdı! İstenirse yarın, Anayasamıza ve Lozan’a “uygun bir şekilde” Türkiye Cumhuriyeti denetiminde bir “Özel Rum Erkek Lisesi” olarak açılabilir! Ama bu “açılış” ve “denetime” girme durumu, Heybeliada’yı hala “Yunan-Rum” toprağı gören ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımama “derdinde” olan Patrikhane için yeterli değildir ve asla kabul etmez! Sonuç : Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve Lozan Anlaşması’na göre “azınlıkların” hakları “çoğunluğun” haklarından ayrı değildir! Ve bu “gerçek” birçok ülkede olmayan “ileri” bir “hukuk” düzeyini temsil eder. Buna rağmen Patrikhane “varolan kanunlara uygun şekilde” okulu açmaya yanaşmamakta ve konuyu “Türkiye’nin iç meselesi olmasına rağmen” uluslararası bir düzeye taşıyarak “Vatikan benzeri modelle” bir “toprak parçasına Türkiye Cumhuriyeti denetimi” olmaksızın “sahip olmayı” hedeflemektedir! Gidişat ve “AB baskısı” ile ortaya çıkan “Vakıflar yasası” Türkiye için “çok ciddi” tehlikeler içermektedir! Uyuyanlara duyurulur! Not: Türkler Anadolu’ya “1071’de geldi” propogandası “kara bir yalan” olup, tarihi gerçekler Türklerin M.Ö. 3000’e kadar giden bir süreçte Anadolu’da olduklarını göstermektedir! Anadolu-Trakya Türk toprağıdır, fetih değildir!

Y.Bulut 27.05.2009 / Vatan


Sayın Erdoğan ve Ruhban Okulu

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı sayın Erdoğan, Ruhban Okulunun açılması bahsinde, “Çok da önemli bir konu değil” diyor ve ekliyor:“- Sen kalkıp Batı Trakya’da benim vatandaşımın seçmiş olduğu bir müftüye resmî olarak seni tanıyorum demezsen, kendi atadığı bir kişiyi resmî olarak müftü ilân edersen, olmaz!” Demek ki Yunanistan Türklere müftü seçiminde rahatlık tanısa Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin isteklerini kabul edecek ve Heybeliada Ruhban Okulunun “Patrikhane’nin şartları” dahilinde açılmasına izin verecek. Peki Yunanistan bunu bir defa yaparak Patrikhane’nin amacına ulaşmasını sağlasa ve bir sonraki seçimde vazgeçtim, dese, Türkiye açtığı okulu kapatabilecek mi?Kıbrıs Rum Kesimi AB üyesi olurken Londra ve Zürich antlaşmalarından doğan haklarını kullanarak bu işe engel olmasın diye Türkiye’ye ne sözler verildi, bunlardan bir teki bile tutuldu mu? Hayır, Türkiye verdikleri ile kaldı ve Rumlar AB üyesi olarak Türkiye’nin önündeki en büyük engel haline geldi. İşte sayın Erdoğan’ın millî meselelere yaklaşımındaki tarihi köklerden mahrum yaklaşım bu. Sen Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını kendi özel şartları içersinde değerlendirmez, ABD ve AB’nin gönlü hoş olsun, bu arada kendi kamuoyumu ikna edecek bir iki yaklaşım sergilensin, yol haritası ile devlet yönetirsen ülkene yazık etmeye devam edersin.Patrikhane geçmişine bir göz atalım.Efendim siz artık Osmanlı’nın gafletine mi yoksa iyi niyetine mi verirsiniz bilemem, bugün Patrikhane “ekümenik” olsun ve Heybeli Ada Ruhban Okulu açılsın diyenlerin dedeleri Osmanlı tarafından yabancı dil öğrensin diye Avrupa’ya gönderilir, eğitimini tamamlayıp dönenler Osmanlı Hariciyesi’nde tercümanlık yapar, yüklü aylık alırlardı. Lâkin bu beyler, yabancı devletlerle yapılan görüşmelerde Osmanlı adına çevirmenlik yaparken hem casusluk ifâ eder, hem metinlerde ciddi tahrifatlarda bulunurlardı. Rus Delegesi Dibiyeviç, Osmanlı’yı bu hoşgörüsü yahut gafletinden dolayı bakınız nasıl eleştirir:“- Bir millet kendisine düşmanlığı mâlum olan bir ekaliyete (Rumlara) mensup kimselere hukukunu ve gayelerini izah vazifesi verirse, şikâyete hakkı olabilir mi?” Belki birileri canım o, o gündü, bugünle ne ilgisi var, diyebilir.Can çıkmayınca huy çıkmıyor. 1994 yılındaki “Boğaziçi Deklarasyonu” nun Türkçe metni “Bartholomeos I” diye imzalanırken, İngilizce olan metne atılan imzanın başına “Ekümenik Patrik” sıfatı ekleniverdi ve bunu sonradan öğrenen zamanın Diyanet İşleri Başkanı, şaşırdı kaldı.Patrikhane Mora ayaklanmasında Osmanlı’ya arkadan hançerlemiştir. Mora Ayaklanması demek, bir gecede 10 bin Müslüman’ın katledilmesi demektir. Osmanlı Hükümeti Patrik Grigoryos’u Patrikhane’nin Orta kapısında asmıştır. Patrikhane döktüğü 10 bin kana doymamış gibi, eşdeğer bir Müslüman Türk’ü o kapıda asmadıkça kapının açılmaması üzerine yemin edilmiştir ve o kapı hâlâ kapalıdır.İdamın haklılığı konusunda Elçi Von Huhbelger Berlin Kongresi’nde şöyle der: “- Fener Patrikhanesi’nin ve bütün memâliki Osmaniye’deki Rum kiliselerinin Mora ihtilalcilerine açıktan açığa yardım ettiklerine şüphe yoktur. Bu hareket bir isyandır. Osmanlı Devletinin tebası olan Rumların yaptığını bir başka devletin tebası yapmış olsa cümlesini Patrik Girigoryos misûllü asmak gerekir!” Bu görüşte olan yalnız Elçi Huhbelger değildir, Fransız devlet ve fikir adamı Klod Farer de Avrupalılar adına aynı şeyi söylüyor:“-Rumların Türklere yaptığını bizim bu topraklarımızda yaşayan bir başka ekaliyet yapsa, hepsini tasfiye eder, ülkemizde hayat hakkı vermezdik!” Ruhban Okulu’ndan mezun olan Rumlar diplomalarını alırlar ve “Kin Kapısı”nda eşdeğer bir Müslüman Türk büyüğünü asma andı içerek göreve başlarlar. Sayın Erdoğan’ın yapması gereken şey önce o kin kapısını açtırmak olmalıdır.

H.Demir / 14.06.2009/ Yeniçağ

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=8865


Peki o Kin Kapısı ne olacak?

Mazluma bu kadar zulmedilmez ve zalime bu kadar arka çıkılmaz. İnsanın olup bitenlere inanası gelmiyor amma işte o inanılmaz şeyler bir bir oluyor maalesef. Görünen o ki Heybeliada Ruhban Okulu, Rum Patriği Bartholomeos’un istekleri ve tabii ABD ve AB’nin destekleri, destek de ne kelime, direktifleri ile açılacak. Niçin “direktif” diyoruz, çünkü bu talebin hiçbir makul, hiçbir geçerli tarafı yok. İhtiyaçtan desek, ihtiyaçtan değil, Türkiye’nin çıkarları bunun böyle olmasını gerektiriyor desek, tam tersine, bu Türkiye’nin içine yeni bir fitne, yeni bir ayrışma, yeni bir mozaikleşme tohumu atmanın ta kendisi.AB’ye bakıyoruz, Türkiye’ye ihtiyacı var. ABD’ye bakıyoruz, Türkiye olmazsa ne Irak’ta, ne Afganistan’da adım atabilecek gibi değil. Rusya Türkiyesiz elsiz ayaksız gibi, İsrail Türkiye’ye muhtaç ve mecbur ve üstelik Türkiye askerî bakımdan dünyanın en hatırı sayılır birkaç ülkesinden biri, ekonomi elbette bu milletin Kurtuluş Savaşı’nı verdiği günlerin çok çok üstünde bir imkânlar alanı, hal böyleyken, nasıl yönetiliyoruz ki, Rum’undan Ermeni’sine, Patrikhane’sinden bölücü örgüt PKK’sına kadar herkes Ankara’dan devamlı bir şeyler alıyor, Ankara’dakiler de sürekli her isteyene her istediğini veriyor, bunu adı da, “Çözümsüzlük çözüm değildir” ve “Kazan kazan” formülü oluyor! Kaybettiklerimizi sayıp duruyoruz Allah rızası için şu kazandıklarımızı da biri çıkıp söylese. Denilecektir ki, ordu siyasetten elini çekiyor, çeteler çözülüyor ya, daha ne arıyorsunuz. Bu cevap bile Kıbrıs Rum Kesimi’nin adanın tamamı adına AB üyesi yapılması, Ermenistan sınır kapısının açılmasına ramak kalması, PKK ile masaya oturulması, Irak’ın kuzeyindeki devletçiğin tanınması, İsrail’e verilen tavizler, ABD için nükleer bir çöplük haline gelmemiz ve Anadolu’nun bu ülke için bir savaş gemisi haline getirilmesi, Brüksel kanunlarının Türkiye Büyük Millet Meclisi Kanunları’ndan üstün tutulması ve Heybeliada Ruhban Okulunun Patrik’in dayattığı şartlarda açılacak olması karşılığı ordunun siyasetten elinin çekilmesi anlamına gelir ki, bundan Türkiye’yi yönetenlerin kendi ordusuna karşı dış güçlerle işbirliği yaptığı anlamı çıkar. Yani “Kazan kazan” diye pazarlanan dış politikanın karşı tarafın “kazandıklarına” karşılık Türkiye’nin “kazandıkları” kefesine demokratikleşmenin konulması iddia ve kabul edilemez, kabul edilirse, bunun karşılığının ne olduğunu, Allah korusun, söylemek bile istemiyoruz.Evet, Heybealiada Ruhban Okulu açılacak, hükümet bu karara varmış, bugün bu kararın Türk insanına kabul ettirilmesinin psikolojik savaş safhasındayız. Biliyorsunuz Mora isyanında on binlerce Müslüman Türk katledilmişti. Bunu biz söylemiyoruz, İngiliz Tarihçi W. Allison Philipis söylüyor:“- Üç gün boyunca zavallı Türk yerleşimciler bir vahşiler güruhunun şehvetine, zulmüne teslim edildiler. Ne cinsiyet ne de yaş yönünden bir esirgeme yapıldı. Kadınlar ve çocuklar öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler. Kıyım öylesine büyük ölçüdeydi ki çete reislerinden Kolokationes’in kendisi bile, kasabaya girdiğinde, ‘Yukarı Hisar Kapısı’ndan başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi’ demektedir. İlerlediği zafer kutlama töreni yolu, Türk cesetlerinden bir halı ile döşenmişti!” İşte bu vahşetin ve diğerlerinin arkasında Patrikhane’nin olduğu bütün belgeleriyle ve uluslararası gözlemcilerin şahitliğinde ortaya kondu ve işin müsebbibi patrik Gregorius yargılandı, Patrikhane’nin Orta Kapısında asıldı. Olaydan sonra gizli olarak toplanan patrikhane yönetimi ise aynı yerde eşdeğer bir Türk devlet adamı asılana kadar kapının kapalı tutulması kararı verdi. Kapı, Cumhuriyet dönemine kadar zincirliydi, sonra, kaynaklandı.Patrikhane o kapıyı hâlâ açmıyor amma Hükümet işte bu Patrikhane’de ve o kapıda bir Müslüman Türk’ü asmak için yemin edecek papazların yetiştirileceği okulu açma kararı vermiş bulunuyor.Dün Bartholomeos’un faaliyetleri ve Patrikhane’nin Kin Kapısı için demediğini bırakmayan yandaş basın bugün Hükümetin kararını halka benimsetmek için nasıl takla atıyor, görün, görün de, ezberlerinizi bozarak Türkiye’de nelerin olup bittiğini yeniden bir değerlendirin bakalım.

H.Demir / 30.06.2009 / Yeniçağ http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=9083

9 Haziran 2009 Salı

Tercihlerimiz Mutluluğumuzdur

Epey bir zamandır büyük işleri başkalarına bıraktım, küçük işlerle ilgileniyorum; örneğin kitap imzalamak için gittiğim ilköğretim okullarında enerjileri tavan yapmış öğrencilere söylediğim tek bir söz var: “Ne yapın, ne edin hayatta sevdiğiniz işi yapın!”
Gözlerinden ateş fışkıran öğrencilerin kaçı bu sözleri ciddiye alır bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var; Türkiye, sevmediği işi yapan ve sadece ama sadece bu nedenle mutsuz insanlar ülkesidir.
Fırsat eşitliğinin olmadığı, eğitim sisteminin öğrencinin becerilerini, yeteneklerini öne çıkarmak şöyle dursun, sistemli bir biçimde yok ettiği ülkemizde, özellikle üniversite tercihleri önce aile baskısının, sonra mahalle baskısının etkisindedir. Genç insan şaşkın ördek misali belki de hiç canının istemediği, olmak istemediği bir mesleği seçmek zorunda kalmaktadır. Sonrası gelin birkaç hikâye anlatalım. Ancak bu hikâyelerin sonu mutlu bitiyor, mutlu bitmeyenlerin sayısı ise sanırım binlere ulaşır.
Betül daha küçücük bir çocukken resim yapmayı sever. İlkokul, ortaöğretim böyle geçer. Betül ressam olmak istemektedir, ama Konyalı eşrafından olan babası ressam kelimesini duymak bile istemez, çalışkan, zeki ve ressam olmayı düşünen Betül kimya mühendisliği okur, 23 yaşında kimya mühendisi olur ve otuz beş yaşına kadar bir laboratuvarda tüplerin arasında yaşamını sürdürür. İşte tam otuz beş yaşında tıpkı filmlerde olduğu gibi kader ağlarını örmeye başlar. Betül hastalanır, kimyasallara karşı ciddi bir alerjisi olduğu açığa çıkar, bir süreliğine işi bırakmak zorunda kalır.
Bu zorunlu ev tatili süresince Betül boş durmamak için takı kurslarına yazılır, otur otur canı sıkılmıştır; incik boncuk derken işi pırlanta kesmeye kadar vardırır. Ardından mücevherin sırrını keşfeder, mumdan kalıp çıkarmaya başlar... Şimdi ne mi yapıyor? Evinde bir odayı atölye yaptı, mücevher kalıbı yaparak yaşamını sürdürüyor. Bu iş öyle keyifli bir iş ki Betül’e çok sevdiği başka bir uğraşa, dalgıçlık için zaman bırakıyor. Betül çoktan kimya laboratuvarlarını unuttu, her yıl dünyanın en az üç bölgesinde sualtı fotoğrafı çekiyor. Yakında onları sergileyecek.
Betül’ü kıskanmamak imkânsız; şöyle bir kendinize ve çevrenize bakın, en aydın ailelerde bile şu sözler sıkça duyulur: “Oğlum, kızım para kazanacak doğru dürüst bir işin olsun, ondan sonra gitar çalarsın, şu sonu gelmeyen icatlarının başına dönersin...” Ya da “biz seni türlü fedakârlıklar yaparak okuttuk, hep seni kaymakam, vali, bir şirkette yönetici olarak göreceğimiz günleri düşledik, sen şimdi ola ola pastacı mı olacaksın?”
Evet pastacı olacak! Pastacı örneğini özellikle verdim, çok iyi okullarda okuyan, geleceği çok parlak olan iktisatçı bir genç adamın, bir büyük şirkette üst düzeyde yönetici olarak çalışmaya başladıktan bir yıl sonra sedef hastalığına (sedef psikosomatik bir hastalıktır) tutulup ne olursa olsun yönetici olmak istemediğini keşfetmesi ve çok az bir parayla Amerika’ya gidip orada garsonluk yaparak pasta kurslarına katılması ve şimdilerde internet üstünden sipariş edilen pastaları satarak hayatını kazanması beni çok etkilemişti.
Bu ülkede genç olmak zor; aile baskısı, mahalle baskısı dışında genç insanın üstündeki en yoğun baskı gelecek baskısı. Bu çok güvensiz ülkede nasıl bir varoluş sergileyecekler, nasıl yaşayacaklar? Doğrusu işleri zor, çevrelerinde o kadar çok mutsuz insan var ki, bu onları korkutuyor.
Bu konuya nereden geldik, bugünlerde bize 12 Eylül’den miras kalan YÖK, fırsat eşitliğine aykırı gerekçesiyle, öğrencilerine daha bilinçli bir tercih sunmaya çalışan vakıf üniversitelerini YÖK sistemine uyması için uyarıyor. Oysa YÖK gerçekten fırsat eşitliği istiyorsa, öğrenci tercihlerini bilinçlendirecek yöntemleri hayata geçirmek için çalışmalı. İlköğretim ve ortaöğretimin yerlerde süründüğü bir ülkede en azından üniversite daha bilinçli bir eğitime yönelebilir. Ve genç insanlar daha doğru bir tercih yapabilirler. Bu da daha çok insan mutlu olur demektir.
Elbette burada söz ettiğimiz, en azından üniversiteye gitme şansı olanlar, ya bu şansı bile yakalayamayanlar; onlar birer mafya tetikçisi adayı, onlar ötekiler... Ne yazık ki ötekiler için ne devletin, ne özel kuruluşların hiçbir önerisi yok!
Şimdilik durum böyle kim bilir belki de mutlu insanlar çoğaldıkça ötekiler için de öneriler birbiri ardından gelir. Çünkü mutluluk önyargıları kırar, düşünce özgürlüğünü besler ve en önemlisi ülkeyi kapıkullarından arındırır.
Büyük işler başkalarının olsun, siz gelin benimle küçük işlere kafa yorun, zarar gelmez.
isilozgenturk@gmail.com
Işıl Özgentürk / 09.06.2009 / Cumhuriyet

ŞİDDET TOPLUMU OLDUK !...


Musa Kart / 09.06.2009 / Cumhuriyet

7 Haziran 2009 Pazar

Yeni Türk sözleri

Okurlardan İbrahim Ormancı bu pazar için yeni Türkiye’nin ürettiği yeni Türk esprilerinden göndermiş:
- İşsizlik çığ gibi büyümekte; yiğidim aslanım artık yan gelip yatıyor!..
- Hoş geldin bebek; işsiz kalma sırası sende!..
- Alışverişi gençler ve çocuklar tetikliyormuş; peki çekilen tetiklerin vurduğu kim?
- “Kriz varsa çare de var” kampanyası yerine; “kriz varsa kredi kartları da var” olmalıydı.
- Tiridine tirdine bandım; bedava mı sandın? Kredi kartıyla aldım!..
- Alem buysa; kraldan çok kralcı benim!..
- Allah bana yürü ya kulum dedi; sürekli yayan gidip geliyorum!..
- Ağır ol molla desinler; hasta ol, nanemolla desinler!..
- Yine falda sen çıktın; falcıya rüşvet mi verdin yoksa?
- Bülbülüme dut yedireceğim; bakalım gerçekten susuyor mu, susmuyor mu?
- Cep telefonuyla çok konuşup da; kontörün topuzunu kaçırma...
- Hep aklınızı seveceğinize; biraz da halkınızı sevsenize be!..
- Her Türk mağdur doğar!..
- Sürekli pot kırdığı için; artık ona “gafını balla kestim” diyorlar...
- Hiç unutmam bir gün okulu kırmıştım; babam da benim bacaklarımı...
- Susma, sustukça sana da sus-payı verecekler.
- Sana gitme demeyeceğim; hafif kalır, defol demem lazım!..
Can Ataklı / 07.06.2009 / Vatan

eVinDeN kOvuLaN kıZ ÇoCukLaRı:)

"Eşyalarını topla Sonay,hepsini kolile kızım,yıkandı tüm kışlıkların"...."...!!??..."... Kovuluyormuyum yoksa evden??..
İstenmiyormuyum yani??..
Nasıl bukadar rahat çıkıyor ağızlarından bu sözler??..
Hani en küçük yavruları,göz bebekleriydim!!..
Hani saçımın teline birşey olsa dünyayı ayağa kaldırırlar,bir damla göz yaşıma dayanamazlardı??..Bu szöler damla yağmuruna neden oldu,bilmiyorlarmı??...
Nasıl yani eşyalarını topla ve koliye koy??...
Nasıl alışacaklar bensizliğe??...
Ben babamın nefes almadığı bir evde uykuya dalamam,bilmiyorlarmı??...
Uzun uzun bakıyorum hepsinin yüzüne...
Herkes sessiz..Kim demiş erkek ağlamaz diye!!..
Abilerde,babalarda ağlar!!..
Aslanlar gibi hemde!!..Ama benimkiler donmuş gibi??...
Anıtkabirdeki nöbet bekleyen gözyaşları akmasa canlı olduğuna inanmayacağım askerlere benziyorlar!!..
Dikildim karşılarında bakıyorum!!...
Ses yok,hareket yok..
Eşyalarını topla Sonay!!..
Bu çok ağır bir cümle!!..
Altında ezilir,taşıyamam...
Sessizliği annemin hıçkırığı bozuyor ve doğanın gereği olan insani tepkiler devamını getiriyor..
Başta oyun gibi gelen,eğlenceli bulduğum hikayenin mutlu sonundayım..
Ama bukadar hüzünle yoğrulacağını tahmin etmedim,edemezdim...
Evimde ne kadar az vakit geçirmişim...
Ailemin yanında hiç yaşamamışım..
Tüm yıllarım dışarıda geçmiş gibi..
Oysa 25 yıldır dizlerinin dibindeyim..
5 dakika geciksem balkonda bekleyen endişeli gözler tebessüm ederek karşılardı..
Hafif yüzüm asık olsa başımın kalabaklığından sıkılır,offf der kaçardım odama..
Maymunluk yapar,sinir oldukları şeyleri yapar azar işitmeden kurtulurdum..
Mütemadiyen deyim yerindeyse tepelerinde gezer tek şikayet ibaresi görmezdim..
Abim "pasta yanak" diye gürültülü öpüp sıktığında ciyaklar ısırırdım..
Bebek gibi kokuyorsun diyen elmanın yarısı diye addettiğim ablamın dil sürçmelerine takılır eğlenirdim..
Yarmagül diye kızdıran küçük abimi mıncıklar kendimi omuzlarında bulurdum...
Yani şimdi tüm bunları bırakıp,unutup bana eşyalarını topla diyen aynı kişilermi??..
Bana mı diyorlar??..
Evlenecek kadar büyüdümmü ben??...
Gitme diyen olmayacakmı??..
Biz vermedik,kendin gidiyorsun demeleri kal demekmi yoksa??..
Bugün ruhum,beynim dumanlı..
Gözyaşım burnumun ucunda..
Anladınız siz..
Siyahlı çooook efkarlı...
Bir tecrübe diyorki; Yüreğinin götürdüğü yere git KaRaDuTuM:)..
Dilime dökülenleri yazdım, hoş görün bu defalık tamam mı??
Siyahlı Kız (Hürriyet yorumcusu)