18 Mayıs 2009 Pazartesi

Çağdaşlık ve Türkân Saylan


Sizden özür diliyorum Sayın Saylan.... Siz ülkemizin aydınlık yüzüydünüz, bu nedenle hastalığınızın ileri aşamasında yapılanlar için özür diliyorum... Veee bazılarının utanmalarını istiyorum.... Emin olduğum tek şey var... Bundan sonrası sizin için çok kolay olacak.. Saygım sevgim sizinle... Süperkomedi

Aydınlık Türkiye'miz bir neferini daha kaybetti, çok üzgünüm. Sayın Saylan mekanınız ışıl ışıl olacaktır, sevgimiz sizi yalnız bırakmayacaktır. Süperkomedi

Allah rahmet eylesin. Sayın Saylan'ı sürekli cesitli konularda suclayanlar artık göbek atsınlar. Büyük br memleket fenerini kayıp ettik. Müzeyyen Utlu (Hürriyet.com.tr.yorumcusu)

MaTeM ReNgİ SiYaHtıR...biLiRmiSiNiZ??
Böyle durumlarda benim sınırlı kelime dağarcığım tıkanıyor..Sözlerim,kelimeleri birbirine girmiş paragraf misali manasız bir yığın oluyor beynimde...İyiler herzaman önce,erken gider...Cesurlar hep zamansız ve haksızlıkla yiter..Her can kaybı üzücüdür muhakkak ama anlamı,varlığı,değeri büyük olan,özel olan ve en önemliside bu dünyada bir HACMİ olan kişiler kaybedildiğinde insanın boğazında yumruk oluşuyor...Öylece kalıyorsunuz...Yine sabitlendim...Ne bir milim ileri gidebiliyorum nede geri...Dramatize etmeden dillendireyim dedim ama ben öyle politik cümleler kurup entellektüel temennilerde bulunmayı beceremem...Çok üzüldüm işte...Ötesi varmı?..Türkan Hocam'ın yattığı yerde huzur bulmasını dilerim.. Siyahlı Kız.. (Hürriyet.com.tr yorumcusu)

GEREKTİĞİ GİBİ YAŞANILMIŞ BİR HAYAT.. Varonejli ahzap suresi (Hürriyet.com.tr.yorumcusu)

Ben böyle yaşama da ölüme de özenirim...
sonunda , "görevimi yaptım, artık ölüme hazırım" denilebilecek kaç yaşam vardır ki... balayka (Hürriyet.com.tr yorumcusu)

Hükümet yetkililerin en iyi yapacağı şey "YAPTIKLARIMIZ İÇİN ÖZÜR DİLİYORUZ" cümlesini kurmaktır. Ben/Biz o ÖZÜR'Ü bekliyoruz.. Süperkomedi

Çok üzgünüm. Türkiye aydınlığa giden yolda çok önemli bir askerini kaybetti. Aslında Sayın Saylan için değil Ülkem için üzgünüm, kızlarımız/kadınlarımız için üzgünüm, bizi öksüz bıraktınız hocam, sizin arkanızdan yazıp çizmek o kadar zor ki, o kadar yetersiz kalıyor ki kelimeler. Süperkomedi

Zifiri karanlık beyinlerin korkulu rüyası imiş Türkan Abla. Kardelenleri yetiştirdi, bilinçlendirdi, erkek egemenliği altında ezilmemeleri öğretti. Kendi konumunu çok iyi değerlendirip vatanımıza büyük yararları olan Sevgili Türkan Saylan gibi diğer Eğitim gönüllülerininde öne çıkmaları ve saklanmamalarını diliyorum. Çünkü Kardelen'lerin tükenmediği bir toplumda yaşıyoruz. Her doğan kız çocuğu madur durumda. El ele vermeli ve Çağdaş Yaşamı desteklemeli ve Ülkemize yakışan bilinçli kızların yetişmesine emek sarfetmeliyiz. Topyekün ayağa kalkmalı ve Türkiye'yi emanet edeceğimiz kızlarımızı ve yarının annelerini eğitmeli ve onları örnek bir Türk Kadını formlarına sokmalıyız. Türk kadını çağdaş yaşam kalitesini hak ediyor.Bilinçli annelerle, bilinçli bir toplum-ulus oluşur. NİLMARİ (hürriyet.com.tr yorumcusu)

Ç.Y.D.D
Son anlarına kadar ATATÜRK'ün açtığı çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye devam eden, her türlü baskıya göğüs geren, Güneşin balçıkla sıvanamayacağını bilmeyen densizlerin çamur atmaya çalıştığı sayın doktorum huzur içinde yat.Bizler ATATÜRK'ün açtığı yolda senin izinde ilerlemeye devam edeceğiz. Volkan Ay (Hürriyet.com.tr.yorumcusu)

Resimler Hürriyet gazetesinin http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=22949&rid=2 linkinden alınmıştır.


Türkan Saylan 13 Aralık 1935'te İstanbul'da doğdu. 1944–1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946–1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi'nde okuyan Saylan, 1963'te İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. Saylan, 1964-1968 yılları arasında Sosyal Sigortalar Nişantaşı Hastanesi'nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı.
1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'nda Başasistanlığa başlayan Saylan, 1971'de İngiliz Kültür Heyeti'nin bursuyla İngiltere'de ileri eğitim gördü. 1974'te Fransa, 1976'da yine İngiltere'de kısa süreli çalışmalar yapan Saylan, 1972'de doçent, 1977'de profesör unvanını aldı.
Prof. Dr. Saylan, 1976 yılında Lepra (Cüzzam) çalışmalarına başlayarak Cüzzamla Savaş Derneği'ni kurdu. 1986'da kendisine Hindistan'da ''Uluslararası Gandhi Ödülü'' verilen Saylan, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü'nün Lepra konusunda danışmanlığını da üstlenen Saylan, Uluslararası Lepra Birliği'nin (ILU) kurucu üye, ayrıca Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi'nin ve Uluslararası Lepra Derneği'nin de üyeliğini yaptı.
1981-2002 yılları arasında 21 yıl, üniversitedeki görevinin yanında gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliği'ni yapan Prof. Dr. Saylan, 1982–1987 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı'nı, 1981–2001 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü'nü yürüttü.
Saylan, Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasına öncülük etti, Saylan ayrıca Ulusal Lepra Kontrol Programını koordinatörü olarak proje, planlama ve uygulamalarını gerçekleştirdi.
1989'da, bir grup Atatürkçü aydın tarafından devrim yasalarını ve laik düzeni koruyup geliştirmek amacıyla oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) kurucularından ve genel başkanlığını yürüten Saylan, 1990'da oluşturulan ''Öğretim Üyeleri Derneği''nin kurucusu ve II. Başkanlığını yaptı.
Prof. Dr. Saylan, 1990'da oluşturulan ''İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi''nin kuruluşunda görev aldı ve 1996'ya kadar Müdür Yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatörlüğünü yaptı. 1995'de mezun olduğu lise için oluşturulan Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı'nın (KANKEV) kurucusu ve başkanlığını yapan Saylan, İstanbul Tabip Odası ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'nın da üyeliğini yaptı.
13 Aralık 2002'de emekli olarak resmi görevlerini devreden Saylan, gönüllü kuruluş olarak, ÇYDD'nin Genel Başkanlığını, KANKEV Vakfı ile Cüzzamla Savaş Derneği Başkanlığını, sürdürüyordu. Devamı http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=57228


... Türkan Hoca’ya gelince... Başında bandanası, boynunda ona uygun renk fuları ve dudağında kıpkırmızı rujuyla son 1 aydır kimi zaman tekerlekli sandalyesiyle, kimi zaman hastane odasından sık sık TV ekranlarında gördüğümüz Prof. Saylan, 2 mayıs akşamı Fazıl Say’ın ÇYDD yararına verdiği konsere de katıldıktan sonra, görevini tamamladığını düşünmüş olmalı ki, çok sevdiği 2 yardımcısının cübbeli defilesinin ertesi günü gözlerini kapadı ve uykuya daldı.
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1095678&AuthorID=55&Date=17.05.2009&b=Turkan%20Hoca%20uykuya%20daldi&a=Meral%20Tamer&ver=76

Dudağına kırmızı ruj süren kadınlara hep saygı duymumuşumdur.Hayata tutkuyla bağlı olmayı ve hiç bir baskıdan yılmadıklarını ilan eden bir bayrak gibidir rujları..Türkan hanım her halde o neslin son örneklerinde biri. Varonejli ahzap suresi..

ÇOK YAZIK O BAYRAĞI KAYBETTİK... KIZLARIMIZ ÖKSÜZ KALDI... BİR ŞEYLER YAZMAYA ONU ANLATMAYA GEREK VAR MI? BİLENLER BİLİYOR, BİLMEYENLER ARTIK ÖĞRENMESE DE OLUR. GİTTİĞİN YER SEVGİMİZLE IŞIL IŞIL OLACAKTIR SAYIN SAYLAN. SENİ UNUTMAYACAĞIZ DESEM BİRDEN AKLIMA BALIK HAFIZALI OLDUĞUMUZ GELİYOR. ÜLKEM ADINA YAPTIKLARINIZA TEŞEKKÜR EDERİM. ŞÜKRANLARIMI SUNARIM. SÜPERKOMEDİ

Dün toprağa ektiğimiz ‘güzel anne’ye teşekkür!
Dün toprağa verdiğimiz güzel anne...

Önceki akşam senin fotoğraflarına baktım uzun uzun...

Sararmaya yüz tutmuş, siyah-beyaz fotoğrafları, hayatını anlatan kitabın sayfalarından beynime kazıdım...

Kazıdım ki (görmek kısmet olursa) ilerideki yıllarda torunlarıma anlatayım...Otuzlu yaşlarındaki idealist bir doktorun, Doğu Anadolu’nun bilmem neresindeki bir göçebe çadırında üzerindeki patiska elbisenin, bozkır rüzgârında savruluşunu resmedebileyim, mavi-pembe bir masal gibi...

Kısacık kestirdiği saçlarıyla, “Benim dünya güzelliklerinde gözüm yok” diyen ermişliğinden keyifle söz edebileyim...Dişleri dökülmüş hastasıyla çeşme başında karpuz yerken gözlerinde beliriveren ışıltının, okuduğum kitabın saman sarısı sayfalarına yansımasını...

Karşısındaki çaresiz adamın hayatı boyunca kimseden görmediği bu ilgi ve şefkatle dirilip, hayata sarılma gücü bulmasını bir de...Adının başına doçent, profesör gibi sıfatları, lüks muayenehanesinde daha yüksek bir vizite ücretiyle zenginlere hizmet etmek için almadığını... O unvanların yoksul ve çaresiz insanların hastalık çökmüş evlerinde bir şeyler yapabilmek için çırpındığı yıllarda kendiliğinden geldiğini öğretebileyim onlara...Dün toprağa verdiğimiz güzel anne... Seni ezberledim saatler boyunca...

Din bezirgânları tarafından kandırılan, sömürülen, kullanılan bir cemaatten; kardelenler yeşertmek için verdiğin mücadeleyi ezberledim...

Ezberledim ki, çaresiz köylerin yıkık dökük evlerinde doğup cahilliğin önünde umarsızca sürüklenen çocuklara anlatabileyim “kadere teslim olmamaları” gerektiğini...Yırtık lastik ayakkabısıyla karlar içinde yürümek zorunda kalan Hacer kızın, sana rastladıktan 15 yıl sonra beyaz önlükler içinde hasta muayene eden Dr. Hacer Hanım’a dönüşmesinin sihirli öyküsünü öğretebileyim yılgın çocuklara...

Yardımcı Doçent Nermin Hanım’ın babasının okuma yazma bile bilmediğini... Saliha Öğretmen’in senin yaptırdığın kız yurdunda kalırken ilk kez iliklerine kadar ısındığını söyleyebileyim.Minicik kızlara öğrettiğin, “hayalleri gerçeğe dönüştürme” sanatını aktarabileyim gelecek kuşaklara...Dün toprağa verdiğimiz güzel anne...Dün seninle birlikte çıktım son yolculuğuna...

Sahip çıktığın, kadın olmanın kutsallığını aşıladığın binlerce kızın gözlerinden sel gibi akıyordu yaşlar Harbiye’de...O yaşları, eşimin gözlerinde gördüm en yakından... Ve hatıra defterimin en ayrıcalıklı bölümüne yazdım.Hayatlarında seni bir kez bile görmedikleri halde, sana teşekkür etmek için koşup gelen on binlerce kadının ve erkeğin sevgisini yazdım o sayfalara...

Yazdım ki; onların şanslı çocukları, senin yetiştirdiğin akranlarına, arkadaşlarına sarılabilsinler; bizim sana sarıldığımız gibi...Kötülük ve sevgisizlik değil, iyilik kök salsın minicik yüreklerine...Yetmiş küsur yıl önce başlayıp, dün Zincirlikuyu Mezarlığı’nda sona eren yolculuğun o eşsiz destanı; bir ezgi gibi dolaşabilsin kulaktan kulağa...
***Sana binlerce kez teşekkür ediyorum, dün toprağa verdiğimiz güzel anne...Kızım için başta... Onun yaşayacağı dünyaya çağdaş, eğitimli, iyi yetişmiş akranlarını armağan ettiğin için...Hayatını bizimle paylaştığın ve seninle aynı zaman diliminde yaşamış olmanın onurunu yaşattığın için binlerce kez teşekkürler sana!Bize böylesine içten teşekkür etme olanağı sağlayacak kadar temiz ve onurlu bir yaşam sürdüğün için teşekkürler!Aslında yanlış yazdım baştan beri: Dün seni toprağa vermedik güzel anne... Ektik!Senin gibi binlercesi yeşersin diye...
***FOTOĞRAF!Dün Harbiye’den Teşvikiye’ye... Oradan da, Şişli ve Mecidiyeköy üzerinden Zincirlikuyu’ya akan insanların fotoğraflarına bakın bugünkü gazetelerde...Dünkü o uzun yürüyüş sadece bir halkın, annesine vedası değildi...Onun sayesinde biçimlenen ve bilinçlenen insanların bir resmigeçidiydi aynı zamanda!Ve hepsi... Hepimiz...Yaşadığımız büyük acıya inat, coşkuluyduk...O fotoğraflara iyi bakın ve hatta onları kesip saklayın...Çünkü geleceğimiz o fotoğraflarda gizli... Cüppeli, sakallı, çarşaflı ve ezik bir toplumun, bize uzak hayaletinde değil!

20.05.2009 / Mustafa Mutlu / Vatan

TÜRKÂN SAYLAN DURUŞU

Mustafa Kemal 90 yıl önce Samsun’a çıktığında kafasında sadece Kurtuluş Savaşı fikri yoktu. Yakılıp yıkılmış, savaşlarla harap olmuş, işgal edilmiş bir ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak değildi tek amacı... Elbette önce “Kurtuluş”tu. Samsun’dan başlayıp Erzurum’dan Sivas’tan geçen, İzmir ve İstanbul’a kadar uzanan zafer yolculuğunun nasıl olduğunu iyi biliyoruz. Son zamanlarda, o yolculuğun önemini küçültmek için ileri sürülen saçma sapan iddialara rağmen, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl bir destan olduğunu çok iyi biliyoruz.Kurtuluşu “kuruluş” izleyecekti. Köhnemiş, çağ dışı bir yönetimin yerini çağdaş Türkiye Cumhuriyeti alırken Atatürk’ün çektiği çileleri de iyi biliyoruz, duyduğu kaygıları da biliyoruz.
***Aslında bugün biliyoruz da, meğerse uzun süre bilmiyormuşuz. Meğerse, Atatürk, “Cumhuriyet’i biz kurduk, onu yaşatacak olanlar sizlersiniz” derken, “Cumhuriyet’i gençlere emanet ettiği”ni söylerken, meğerse bizler sağımıza solumuza bakıyormuşuz, “Acaba kime söylüyor?” diye...Meğerse bizler, sizler, Atatürk’ün sözlerini pek ciddiye almamışız.İçinde doğduğumuz rejimin, gözünü çağdaş uygarlığa dikmiş cumhuriyetin “ilelebet” yaşayacağını düşünürken...“Cumhuriyete kim ne yapabilir ki?” diye safça sorular sorarken...“O kadar da değil” diye kendi kendimize güven aşılarken...“Nasıl olsa cumhuriyetin bekçileri var” diye yan gelip yatarken...Atatürk’ün sözleri, uyarıları, ezberlenmiş, kalıplaşmış klişeler haline dönüşürken...İçimizden birileri... O birilerinden biri.. Prof. Türkan Saylan, Atatürk’ün sözlerini ve kaygılarını hepimizden fazla önemsemiş, ciddiye almış. Kolları sıvamış. Atatürk’ün “çağdaş uygarlık” hedefine ulaşmanın, laik cumhuriyeti korumanın laf ve rehavetle yapılamayacağını kavramış. Ömrünü bu davaya adamış. Bilime, eğitime, aydınlanmaya... Eğitim çağdaş çizgisinden çıkarılırken, “çağdaş yaşamı destekleme” hareketini başlatıp, çağdaş gençler yetiştirmesi başka nasıl açıklanır?Türkan Saylan’ın verdiği en önemli ders bu bence... Yaşamı ve ölümüyle verdiği ders bu... Kolları sıvayıp savunmadıkça, bir büyük davanın kaybedilebileceğini, yıkılmaz sanılan kalelerin düşebileceğini gösterdi Türkan Hoca...
***Bir ders daha verdi Türkan Saylan: “Dik durma” dersi...Evi, derneği basılıp aranırken... Evrakı, eşyası tarumar edilirken... Nasıl “dik” durulacağını da gösterdi ele güne karşı. Davasına sahip çıkma savaşı verirken, hukuk savaşı verirken, aydınlanma savaşı verirken nasıl da dik durdu... Baskın günlerinde de yazmıştım. Şimdi yine altını çizerek tekrar edeceğim. Ölümcül bir hastalığın pençesindeyken... Bir deri-bir kemik kalmışken... Evinde, hastanede, tekerlekli sandalyede...Televizyon kameralarının karşısına geçtiğinde, nasıl kendinden emin, nasıl haklı, nasıl güçlü olduğunu gördük onun. Kararlılıkla dile getirdiği fikirleri, muhteşem belleği, düzgün cümleleriyle nasıl da büyülemişti milyonları...Nasıl da anıtlaşmıştı o gün...O “anıt kadın”ı dün toprağa verdik. Sadece binlerce aydın genç yetiştirmekle kalmadı Türkan Saylan. Geride bıraktığı milyonlara, “kıpırdayın artık” mesajı verdi. “Uyanın” dedi. “Demek ki oluyormuş” dedi.Son uykusuna yatmak üzereyken bile... Geriliğe inat, gericiliğe inat, zulme inat, ölüme inat, dik duruşuyla, yanaklarında allığı, dudaklarında rujuyla aydınlık yüzü gözlerimin önünden hiç gitmeyecek.Sadece benim değil, benim gibi düşünenlerin değil, aydınlığa düşman olanların da gözlerinin önünden silinmeyecek o simge...
20.05.2009 / Hikmet Bilâ / Vatan


Türkân Saylan&Türkel Minibaş'a saygıyla...

ALİ SİRMEN
Cehalet Krallığında Çağdaşlaşma Savaşı
Türkan Saylan, daha fazla acı çekmemesi için yatırıldığı uykusundan uyanamadı.
Sonuç bekleniyordu. Türkan Hoca yıllarca kanser ile savaştı. Ölüm, kaçınılmaz son.
Ama yine de ölümle savaş mümkün. Kişioğlunun Azrail’i “henüz değil” diye geri çevirdiği durumlar oluyor. Bu, büyük güç isteyen ve kahramanca bir mücadele.
Burada durup şöyle düşünülebilir:
- Eninde sonunda ölünecek olduğuna göre, ha önce olmuş ha sonra, fark etmez.
Ölünce geçmişin önemi kalmadığına göre, dün ya da beş yıl önce ölsen ne fark eder?
Yabana atılır bir düşünce değil bu. Eğer kişioğlunun işlevi yalnızca bu dünyada kalıbını gezdirmekse ya da yaşamı yalnız yaşlılığının son günlerini iyi doldurmakla sınırlı kalmışsa, yaşadığın müddetçe her şey olan yaşam sürenin daha uzun veya kısa olması, öldükten sonra hiçbir anlam taşımaz.
Ama kişioğlunun yaşadığı sürece yapacağı işler varsa, kimileri o işlevin yerine getirilip getirilmemesinden etkileniyorlarsa durum değişiktir.
Onun yaşamının süresinin ne olduğu, ölümünden sonra bile önemli, hem de çok önemlidir.
***
Prof. Dr. Türkan Saylan yıllarca kanserle boğuştu, kaçınılmaz sonucu yıllar boyu ileri itti.
Bu durumda “İtti de ne oldu, baksana şimdi bitti” ve artık beş yıl önce ya da sonra olmasının önemi kalmadı dersek yanılırız.
Çünkü büyük mücadelelerle ertelenen kaçınılmaz sondan kazanılan zaman parçası içinde, bireysel yaşamın sınırlarını aşan, başkalarının yaşamlarını ilgilendiren, hatta onların da sınırlarının ötesinde toplumun geniş kesimlerine ulaşan kimi edimleri gerçekleştirmek olanağını bulmuştur Türkan Saylan.
Sizin ve benim adını bile bilmediğimiz kaç kişi, o çabaların olumlu etkilerini yaşamlarında taşımakta, başkalarına da aktarmaktadırlar.
Bu tür bir savaşın içinde olan insanların hepsinin ölümleri, kaç yaşlarında gelmiş olursa olsun, erken ölümdür.
Dün sabaha karşı yitirdiğimiz Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünü ve başarılarını, toplum üzücü vesileler dolayısıyla yakından biliyor, burada bir kez daha anlatmaya gerek yok.
Belki yolunun açılmasını sağladığı kızlardan biri veya birden fazlası, onun kendilerine açtığı yoldan yürüyerek benzer bir yaşamın gergefini dokuyacak, topluma yeni boyutlar kazandırılmasının savaşını vereceklerdir.
***
Türkan Hanım halkının düşük eğitim düzeyi yüzünden siyasetin karanlık çıkar çevreleriyle kol kola, cehaletin üzerine saltanat kurduğu bir ülkede, aydınlanma ve çağdaşlaşma mücadelesini, demokrasinin sınırlarını milim taşmadan, bıkmadan usanmadan yürütmüş ve bu yolda büyük mücadeleler kazanmış bir insandır.
Türkiye’de cehalet üzerine saltanat kurmuş olan bir iktidarın başı insanlara okumamayı öğütlerken, gençleri ve özellikle de kızları okutmayı yaşamının hedefi haline getirmiş olan bir insanın, o iktidarın tepkilerine hedef olmasından daha doğal ne olabilir ki?
Aydınlığa karşı karanlığı, çağdışılığı savunanların saldırı hedeflerinin çağdaş yaşamı desteklemek isteyenler olmasında da şaşacak bir yön yoktur.
Ama bu saldırıların, bu mücadelenin belirli sınırlar içinde kalması gerekirdi.
Öyle olmamış, Türkan Saylan cehalet üzerine saltanat kurmuşların çıkar çevreleriyle oluşturdukları karanlık koalisyonun, akıl almaz iğrenç saldırılarının hedefi haline getirilmiştir.
Türkiye, Türkan Saylan gibi bir evlada sahip olmakla iftihar edebilir, etmelidir.
Türkiye, Türkan Saylan gibi bir insana, iktidarının reva gördüğü muameleler dolayısıyla utanç duyabilir, duymalıdır da.
Çağdaş yaşamın karanlığı kırdığı ölçüde, övüncümüz de utancımıza galebe çalacaktır.

19.05.2009 / Cumhuriyet
asirmen@cumhuriyet.com.tr


EMRE KONGAR
Kim Ölümden Korkmaz?
Ölüm, yaşamın en değişmez gerçeğidir…
Herkes er veya geç öleceğini bilir…
Kimi insan ölümden korkar…
Kimi korkmaz…
Kimi onu vakur bir biçimde karşılar…
Kimi zavallılaşır, ölmeden ölür.
***
Eğer hayal kurmayı biliyorsan…
Eğer kurduğun hayalleri gerçekleştirmek için plan yapabiliyorsan…
Eğer planlarını uygulayabilecek iraden varsa…
Eğer ideallerini dünya nimetlerine, paraya pula, yüz binlerce dolara tercih edebilmişsen…
Eğer dünyanın ve ülkenin saygısını kazanmışsan…
Eğer ulusal ve evrensel bütün ödüllere layık görülmüşsen…
Eğer kendini insanlığın ve toplumun uzun dönemli gelişmesine adamışsan…
Eğer toplumda ezilenlere, dışlananlara özel olarak hizmet sağlamaya yönelmişsen…
Eğer toplumdan dışlanan hastalıkları rutin tedavi hizmetleri arasına sokarak normalleştirebilmişsen…
Eğer toplumdan dışlanan hastaları yeniden insan haklarına, hasta haklarına, insanca ve saygın muameleye kavuşturabilmişsen…
Eğer kadınları, kızları erkek egemen feodal toplumun boyunduruğundan kurtaracak olan eğitime ağırlık vermişsen…
Eğer kendinden sonra gelecek kuşaklara bile hizmet edecek kurumlar kurmuşsan…
***
Eğer kendini demokrasinin ve insan haklarının geliştirilmesine adamışsan...
Eğer “Ne şeriat ve darbe” demişsen...
***
Eğer binlerce öğrenci, asistan, meslektaş yetiştirebilmişsen…
Eğer önleri kapalı on binlerce umutsuz gence yepyeni ufuklar açabilmişsen…
Eğer sağlık ve eğitim alanlarındaki devrimci atılımlar için toplumu harekete geçirebilmişsen…
Eğer fon ve kaynak bulabilmiş, para ve insan gücü seferber edebilmişsen…
Eğer sivil toplum örgütleri kurup, ideallerini topluma mal edebilmişsen…
***
Eğer sana yapılan bütün haksızlıklara, atılan bütün iftiralara sırtını dönebilmişsen…
Eğer enerjini, aklını, zamanını, yapılan saldırılara yanıt vermeye değil, ideallerinin olumlu atılımlarını gerçekleştirmeye yoğunlaştırabilmişsen…
Eğer evin basıldığında asaletini koruyabilmişsen…
Eğer haksız yere itham edildiğinde karşı saldırıya tenezzül etmemişsen…
Eğer devlet ve medya tarafından yargısız infaza uğratıldığında savunma yapmak yerine, “İşlerimi bitirmek için daha yaşamam lazım” diyebilmiş, projelerini gerçekleştirmeye devam etmişsen…
Eğer en umutsuz zamanlarda insanlara umut aşılayabilmişsen…
Eğer bu yozlaşan toplumda, gençler için bir örnek, bir model olabilmişsen…
Eğer hastalandığında, sağlık mücadeleni de “örnek bir hasta” olarak yapabilmişsen…
Eğer son sözlerin olarak “Randevularımı yerine getirdim, görevlerimi yaptım” diyebilmişsen…
***
İşte o zaman ölümden korkmazsın!
Işıklar içinde yat Türkan Saylan!

19.05.2009 / Cumhuriyet
ekongar@cumhuriyet.com.tr

19.05.2009 / Vatan fotogaleri


19.05.2009 / Cumhuriyet / Musa Kart
Türkân Saylan “darbeci” değil “devrimci”ydi!
Bir hayatın “eğitim” ve “sağlık” gibi iki önemli alanda ülkenin kalkınmasına, iyiliğine adanması, kendi yaşamına zaman ayıramayacak şekilde en ücra köylere kadar koşarak çalışıp çabalama ne demektir, bunu ancak Türkân Saylan ölçüsünde aydın insanlar anlayabilir.Yaşanan stres ve yorgunluğa, o yoğunluğa normal insan vücudunun dayanamayacağı kesindir, onun için de böyle yararlı, üstün özelliklere sahip insanların ömrü ne yazık ki fazla uzun olamıyor. Türkân Saylan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu ve Başkanı olarak; bir yandan okuma imkânına sahip olmayan yoksul (veya ailelerinin izin vermediği) çocukları tek tek bulup onbinlercesine eğitim kazandırır, üniversite mezunu yaparken bir yandan da yine kurucusu olduğu Cüzzamla Savaş Derneği’nin katkısı ile binlerce hastayı iyileştiren başarılı bir tıp doktoru, bilim kadınıydı.Başka bir ülkede olsa heykeli dikilecek ama bu ülkede hayatının son günlerinde işkenceden farksız bir muameleye, hakaretlere, yalanlara muhatap edilen ve bunları bile sabırla, sükûnetle karşılayabilen bir büyük kadındı...Mart’ın 3’ünde, onun tekerlekli sandalyeyle gelerek Vehbi Koç Ödülü’nü aldığı ve 100 bin dolarlık bu ödülü de “Bu yıl hedefimiz 100 bin öğrenciye ulaşmak” diyerek ÇYDD’ye bağışladığı geceden sonra “Adanmış bir yaşam ve ödülü” başlıklı yazıma şöyle başlamışım:“Bu özel insanları izlerken onların dünyaya özel bir görevle ve bu görevi yerine getirmek için özel bir güçle gönderildiklerini düşünüyorum”... Yazının devamında ise konuşmasının bazı önemli bölümlerinin haberlerde yeterince vurgulanmadığını belirterek o bölümlerden birine “Bütün Türkiye’nin duyması gerekiyor” notuyla yer vermişim, diyor ki:“Bizi yurt dışında takdir ettiler ama burada bugüne kadar yaptığımız işlerin olumsuz yanlarını da gördük. İftiralar yaşadık. Çocukları, genç kızları cemaatlerin, tarikatların elinden alıp onlara çağdaş eğitim kazandırmanın cezasını çektik. Bu nedenle kendi ülkemde yaptığımız işlerin ne kadar önemli olduğunun değerlendirilmesi bugün daha fazla anlam taşıyor.” CEZALANDIRILDI!Bu yazımın sonu “Asıl ödülünüz bu ülkeye kazandırdığınız onbinlerce genç ve sizi asla unutmayacak kuşaklar olacak” diye bitmiş... Türkân Saylan gördüğünüz gibi orada da “cezalandırıldık” diyor. Ki asıl büyük ceza bu konuşmadan birkaç hafta sonra bir hukuk devletinin mevcut bütün hukuk ilkelerini, kurallarını ihlâl ederek ve onu Ergenekon soruşturmasıyla ilişkilendirip evini aradıkları, kendisinin de derneğin de tüm belge ve bilgisayarlarına el koydukları gün başladı.Ona da “demokratik laik cumhuriyet”e sadık birçok isim gibi “darbeci” etiketi yapıştırmaya kalktılar ama zamk tutmadı. Başta bütün değerli hukukçuları ve “bağımsız” medyası olmak üzere ülke ayağa kalktı.Çünkü aklı başında her insan onun “darbeci” olamayacağına ama sağlıklı ve eğitilmiş toplum yaratmaya çalışan, bir devrimin, doğru yönde değişimin ancak böyle olacağına inanan bir eğitim önderi olduğuna adı gibi emindi.ÖZGÜRLÜK ABİDESİ GİBİBundan üç hafta önce Her Açıdan’da Türkân Saylan’a telefonla bağlanarak bazı iktidar yandaşı ve İslâmcı gazetelerde, internet sitelerinde (“İslâm” demedim dikkat edin, İslâmcı farklı) onu ve derneği yıpratmak için sürekli yayınlanan, hastalığını ağırlaştıracak, son günlerini zindan edecek ağırlıktaki iftiraları açıklamasını istedim. Bunları net ve dosdoğru şekilde, belgeleriyle yaptı. Şimdi bunu sağladığım için daha da mutluluk duyuyorum. Programdan sonra Ayşe Kulin, Süheyl Batum ve Ergin Cinmen’le birlikte onu hastanede ziyarete gittiğim, son kez görebildiğim için de...Hayatı boyunca ülkesinin insanlarının bireysel özgürlüğü (eğitimi) ve demokrasinin gelişmesi için çalışan bu cesur ve özverili insan hiç şüphe yok ki kendisine lâyık şekilde, bir “özgürlük abidesi” gibi ebediyete uğurlanacaktır.Darbeciliği ona yakıştıranları -utanmayı bilmeseler bile- üzerlerine yapışacak utançla baş başa bırakarak.Bizler ise onu ve ülkemize yaptığı iyilikleri asla unutmayacağız. Nur içinde yatsın!DEVLET ÖZÜR BORÇLUÇYDD kurucu üyelerinden Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun söylediği şey çok doğrudur; Türkân Saylan’ı uğurlamadan önce devlet ona bu sıkıntıyı yaşattığı için özür dilemelidir. Elinde suç delili olmadığı halde aynı sıkıntıyı yaşattığı diğer insanlar için de bir gün mutlaka özür dileyecek, büyük tazminatlar ödeyecek çünkü!

19.05.2009 / Ruhat Mengi / Vatan
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Turkn_Saylan_darbeci_degil_devrimciydi&tarih=19.05.2009&Newsid=239059&Categoryid=4&wid=4

Son değil, başlangıç
Her köye bir okul, her kasabaya kız öğrenci yurdu yapmak için yılmadan çalışacağız
ZEYNEP ORAL
Sevgili Türkan Saylan. Artık dinlenebilirsiniz biraz… Yaşamınızın son anına dek çalıştınız, didindiniz, uğraştınız: Akıl ve vicdan yolunda, bilim ve eğitim yolunda, çağdaş değerler ve emek yolunda hiç durmadan çalıştınız. En çok, en çok onurlu insan yetiştirmek için… Çünkü, onurlu bir toplum, onurlu bir yaşamın ancak onurlu bireylerle gerçekleşebileceğinin bilincine ilk varanlardandınız.
Dün sabah, tiyatro sanatçılarının çağrısına uyup Taksim Meydanı’na yürürken, tahminlerin çok üzerindeki o katılımda, siz de bizimle birlikte yürüyordunuz! Çağdaş eğitim için, insan onuru için, bilimin ışığı için, adalet için, düşünce özgürlüğü için, “Onlar- Bizler” ayrımcılığı başta olmak üzere her tür ayırımcılığa karşı yürürken, siz en öndeydiniz, birçoğumuzun omuz başındaydınız, yol boyunca pencerelerden, ara sokaklardan, kaldırımlardan alkışlarıyla destek verenler arasındaydınız…
Sevgili Türkan Saylan, “ayrılık” haberini hepimiz çoktan almış olmamıza karşın, o yürüyüşte acıya ya da gözyaşlarına yer yoktu. (O çok sonra, her birimiz tek başımıza kaldığımızda…) Çünkü Türkan Hanım, sizin özlemini duyduğunuz Türkiye inancı ve umudu içimize, bilinçaltımıza kök salmıştı. Kim ne denli uğraşırsa uğraşsın, söküp atılamazdı! İlimi, bilimi, düşünce üretmeyi ve emeği en yüce erdem sayan, çağdaş değerleri savunan bir Türkiye umudu…
Artık dinlenebilirsiniz Sevgili Türkan Saylan. Çünkü hepimiz farkındayız ki dün bir son değil, bir başlangıçtı. Savunduğunuz değerleri bilmeyenlerin öğrenebilmesi için bir başlangıç. Yitirdiklerimizi fark edebilmek için bir başlangıç. Vasiyetinizi yerine getirmek için bir başlangıç… Akıl tutulmasına uğrayanların kendilerine gelmeleri için bir başlangıç…
Artık dinlenebilirsiniz Sevgili Türkan Saylan. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği sizin başlattığınız seferberliği sürdürecek. İstediğiniz gibi kız öğrenci sayısını 36 binden 100 bine çıkarmak, Türkiye’deki her köye bir okul, her kasabaya kız öğrenci yurdu yapmak için size söz veriyoruz, yılmadan çalışacağız.
Ne pahasına olursa olsun sizin başlattığınız yolda ilerleyeceğiz!

19.05.2009 / Cumhuriyet


19.05.2009 / Cumhuriyet

Hiç yorum yok: