6 Kasım 2009 Cuma

GDO'lu diyet tarifleri

Haliyle panik halindesiniz... “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.
Şöyle...
¡
Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya... Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya... İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.
¡
Ne verirlerse...
Onu yiyeceksiniz.
¡
Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz... Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran... İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef... Torunlarınız da.
¡
Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için... İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu. Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.
¡
Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul’un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir’de, Antalya’da, Adana’da evde salça yapmak? Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye... İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız... Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?
¡
Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun... Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun... Ne işe yaradı senin pazara gitmen?
¡
Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi... Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!
¡
Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun... Brüksel lahanası yiyerek mi AB’ye gireceğini sanıyorsun?
¡
Çin’den bal getiriyorlar mesela... Taaa Arjantin’den, Meksika’dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan... İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum... Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli’de, Pervari’de terör bile azalır, terör bile.
¡
Uzatmayayım.
Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.
¡
Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA’sını değiştirdi!
¡
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.
¡
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz... Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.

Yılmaz Özdil / 06.11.2009 / Hürriyet

1 Kasım 2009 Pazar

Gizli Bahçe


Yapımı bayağı uzun süren kurdele ile yapılmış bir tablo

Sepetlerden seçmeler






Banyolarımız için göz alıcı

Minik süsler


Ay yıldız motifli seramik takı kutusu ve potpori


Raf ahşap, üzerindeki süsler sıkıştırılmış mermer tozundan. Rafın kenarları gri/metalik parmak yaldız, yıldızlar gri boyutlu boyadan yapılmıştır.
Seramik yunuslar



Gazetelik


Zevkinize uygun boyadan sonra, üzeri vanstrok tekniğiyle süslenmiş ve cam cila dökülmüştür.

Şaraplık


En sevdiğim ürünüm... Ahşap üzerine çatlatma ve dekopaj teknikleri kullanılarak yapılmıştır.












8 Eylül 2009 Salı

Kadının Tutsaklığı...

Ürdün Kralı Abdullah’ın, Birleşmiş Milletler sözleşmesinin 15. maddesinde yer alan “devletler, erkek ve kadınlara kalacakları ya da yaşayacakları yerleri seçme ve serbestçe dolaşma konularında aynı hakları tanır” ilkesini onaylaması, dinci kesimlerin tepkisine yol açtı.
Birçok İslam ülkesinde olduğu gibi, kişi özgürlüğünü ve halk iradesini hiçe sayan Fetva Kurulu kararını anında verdi: Bu uygulama şeriata aykırı olup, şer’i hükümlere dayalı aile kavramını yok edecektir!
Kadının yüzyıllardır şeriat tutsaklığından kurtulamadığı bu tür yönetimlerde Fetva Kurulu karar verdi mi, artık ne halk iradesi, ne tartışma, ne eleştiri...
***
Bizde de, bir iki yıl önce, hem de en yetkili ağız; halk iradesine dayanan TBMM, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, bağımsız mahkemeler varken, böyle bir kurula gerek duyulduğunu söylememiş miydi?
Fetvacılar öyle düşünürken, töre savunucuları durur mu; onlar da kadının yerinin, evi ve kocasının yanı olduğunu; kadına kocasının evini terk edip istediği yerde yaşama hakkı verilmesinin aileyi ortadan kaldıracağını; hükümetin, kadın haklarını ileri sürerek, geleneksel değerlerin ve kimliğin yok edilmesine yol açtığını ileri sürdüler.
Ürdün Hükümeti ise bunu, kadın hakları diye değil, BM sözleşme maddesinin şeriat hükümlerine ters düşmediği için onaylandığını açıklıyor.
***
Böyle düşünenlerin, Kuran’dan da İslamın kurallarından da habersiz oldukları; onların şeriat deyince, kafalarını örümcek ağına çeviren ilkel varsayımları anladıkları; Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Şevki Aydın’ın açıklamalarından da bellidir:
“Bilgisizlikle savaşmayı ilke edinmiş bir dinin mensupları bugün bilgisiz ve eğitimsizdir. Kadın gibi çok önemli bir eğiticiyi, kendi varlığından habersiz olacak kadar cehaletin karanlığına gömdük. Toplumdaki sorunların temelinde yatan en önemli nedenlerden biri de budur.”
Aydın, “Ailelerin kızları okutmama gerekçesini Kuran’a, sünnete dayandırmak mümkün değil. (...) İyi insan yetiştirmek istiyorsak, kadın-erkek ayırmadan herkesin beynini, kalbini geliştirmesini sağlayacak ortamı hazırlamalıyız” önerisinde bulunuyor.
***
Aydınlanma, aklı özgürleştirme edimidir. Kuran’ı, bir günahlar kitabı olmaktan, ancak özgürleştirilmiş akıl kurtaracaktır. Şevki Aydın, “beynin ve kalbin geliştirilmesi” sözüyle bunu anlatmak istiyor.
Albert Einstein, “Bilimsiz din kör, dinsiz bilim topaldır” diyor. Bunu, bilimin dinle, dinin bilimle bağdaşmadığını; dinin sınırında bilimin, bilimin sınırında dinin durması gerektiğini bilmediğinden söylemiyor; dolaylı yoldan, dinin, bilimin ışığı altında irdelenmesi gerektiğini ima ediyor. Dinsel söylencelerin ya da nice buluşun öncesinde insanın o engin düşleme yeteneği yadsınabilir mi?
Nesnel bir saymaca yapılsa, ettiği duada ne gibi öğütler verildiğini anlayamayanların oranı kesinlikle yüzde 90’ı aşacaktır.
***
Kadının tutsaklığı, aydınlanma sürecinden geçmemiş olmasıyla ilgilidir.
Kadın, beynine aydınlanmanın ışığını düşürmedikçe; güzel gözlerini aşk tellallarının elinden kurtarmadıkça; narin bedenini çağımızın esir pazarı sayılan ekranlarda, podyumlarda satılığa çıkardıkça; aklının din tacirlerinin çöplüğü gibi kullanılmasına boyun eğdikçe..
İnsanlığını kadınlığına mahkûm ederek yaşayacaktır.

Adnan Binyazar / 08.09.2009 / Cumhuriyet

9 Ağustos 2009 Pazar

Kuşlarla böceklerle anlatım...

Eskiden anneler, babalar ve ilkokul öğretmenleri, bebeklerin nasıl oluştuklarını çocuklara kuşlardan, böceklerden bahsaçarak anlatırlardı: Böylece ana ve babalar sıkıntı çekmez, öğretmenler de arka sıralarda oturan haşarı öğrencilerinin birbirlerini dürtüp pişmiş kelleler gibi sırıtmalarını seyretmek zorunda kalmazlardı.
Yöntemin hâlâ yararlı olduğuna inandığımızdan size, masa başında, yüzlerce gerçeği gözardı ederek tasarladığınız formüllerle, kapalı kapılar ardında aldığınız böyle kararlarla bir toplumu istediğiniz gibi güdümleyemeyeceğinizi kuşlardan böceklerden örneklerle anlatmaya çalışacağız:
* Avustralya’da Veba Çekirgeleri zaman zaman çoğalır ve dönümlerce ekilmiş arazide ne varsa yok ederler. 1862’de yetkililer, Hindistan’daki Mina kuşunun çekirge yemeye bayıldığını duymuş, bunlardan toplayıp ülkelerine getirmişler. İthal kuşlar, çekirgeleri yemiş, bitirmişler mi? Hayır, yararlı yerli kuşların yiyeceklerini, yuva alanlarını işgal ederek bunların azalmasına yol açmışlar. Sonra da meyveleri, tahıl tanelerini gagalamaya, taşıdıkları parazitlerle insanlara hastalık bulaştırmaya başlamışlar.
* Yine Avustralya’da, 1930’da, şekerkamışını mahveden böcekleri yesin diye ABD’den getirilen Şekerkamışı Kurbağaları, şekerkamışı böceklerinden çok arıları yemişler, bal üretimi azalmış, saldıkları zehirle insanlara, yararlı hayvanlara zarar vermişler. Şimdi, oralarda “Zehirini fışkırttığında ilk yardım olarak ne yapılacağını” anlatan broşürler dağıtılmakta.
Bir de kuşsuz, böceksiz bir örnek verelim:
* 1977-1981 yılları arasında Zbigniev Brezezinski, ABD Cumhurbaşkanı Carter’ın ulusal güvenlik yardımcısıydı. Sovyetler o tarihlerde Afganistan’ı işgal etmişlerdi. Komünizmin petrol üreten ülkelere sarkacağından korkuldu. ABD Ulusal Güvenlik Kurulu, Brezezinski’nin güdümünde çalıştı ve Marksizm’in, İslam’ın en yobazını silahlandırarak durdurulabileceği sonucuna varıldı. Sonra ne oldu? Silahlandırdıkları köktendinci Müslümanlar Taliban’ı oluşturdular, aralarından Osama Bin Laden çıktı, ABD, 11 Eylül saldırılarına uğradı.
Şimdi biyoloji hocasından seks bilgisi edinmekte olan yeni yetmeler gibi sırıtmadan dinleyin: İster dünyanın en güçlü, en kuvvetli ülkesinin başında bulunun, isterse yüzde bilmemkaçla gelmiş bir iktidar olun, herhangi bir ülkeyi, mesela Türkiye’yi, ezip, çekip, zorlayıp öyle masa başında geliştirdiğiniz ya da kafanıza siz çocukken sokulmuş kalıplara uydurmanız imkânsızdır; Lafonten’de bunu zamanında anlamanızın yararını anlatan pek çok kuş masalı vardır! l
Selçuk Erez / 09.08.2009 / Cumhuriyet Dergi

3 Ağustos 2009 Pazartesi

G3 Geldi: Yaşasın Teknoloji (mi?)...

G3 teknolojisi de geldi, G4’e de hazırlanalım.
Artık elinizde bilgisayarınız var, üstelik görüntülü konuşma yapabiliyorsunuz.
Her yerde her zaman internete bağlısınız.
İletişim artık hem de görüntülü olarak elinizde.
Yaşasın teknoloji (mi?) acaba?
Yoksa çocuklarımızın aklını çelecek, dikkatini dağıtacak yeni bir araç mı?
Çocuklarımız istediği yerde maç seyretme, istediği zaman film görme olanağına kavuşunca nasıl olacak?
Çocuklarımız bu sisteme uyan yeni telefonlar için aileleri zorlamayacak mı?
Aileler ne yapacak, nasıl davranacak?
Birçok çocuk bu telefonları kullanırken aile kendi çocuğunu bunun dışında tutabilecek mi?
Dahası, bu sistemin dışında tutması doğru mu?
Çocuklar elbette bu yeni teknolojiye bayılacaklar.
İsteyecekler, alacaklar ve kullanacaklar.
Akılları fikirleri de orada olacak mı? Elbette.
Kullanmada birbirleriyle rekabet edecekler mi? Hiç kuşkusuz.
Yeni teknolojilerin hedefi elbette çocuklar ve gençlerdir.
Ailelere verilen korku da hazır: Çocuğunun nerede olduğunu, ne yaptığını göreceksin.
Ailelerin bu kaygısı da boşuna değil.
Ama çözümü görüntülü telefonlar değil, ayrı konu.
Okullar ne yapacak?
Öğretmenler çocukların ilgisini, dikkatini derslere nasıl yoğunlaştıracaklar?
Sorunun çözümü elbette teknolojinin kullanımındadır.
Ama daha biz bilgisayar ve internet kullanımının sorunlarını çözemiyoruz.
İnternette kimin ne yaptığı belli değil.
İnternette kimin kiminle ne yaptığı belli değil.
Özgürlükler ancak sorumlulukla ve özdenetimle yararlı oluyor.
Başıboş, denetimsiz, belirsiz kullanımlar kötü kullanıma bütünüyle açık.
Şimdi bu sonsuz alan, denetimi olmayan bir sistemle kişinin elinde.
Doğruyu yanlıştan ayıramayan çocuğun elinde.
Her şeyi merak edip denemeye kalkan gencin elinde.
Uzaktan maceralara hevesli kadınların elinde.
“Bakalım karşıma kim çıkar?” erkeklerin elinde.
Elbette doğru kullananlar olacaktır.
Elbette bu teknoloji onlar için düşünülmektedir.
Bilgi akışının yararları saymakla bitmez.
Ben 1993 yılında yazılarımı gazeteye özel bir programla internetten göndermiş bir yazarım. Teknolojiyi severim, elbette kullanırım.
Ama teknolojinin beni işgal etmesine izin vermem.
Böyle yapan çok kişi vardır.
Ama çocuklar?
Ama gençler?
Henüz özdenetimi zayıf dönemlerini yaşıyorlar.
G3 teknolojisinin reklamını yapan şirketler kadar bu konular da ele alınmalıdır.
Çocuklara konunun her yönü öğretilmelidir.
Gençlere doğru seçimler yapmak, doğru kararlar vermek öğretilmelidir.
Çocuklarımızın özdenetimi güçlendirilmelidir.
Çocuklarımız yararlıyı zararlıdan ayırabilmelidir.
O zaman G3 teknolojisinin yararı zararından daha çok olacaktır.
Ya programlar ne olacak?
Çocuklarımızın bilimsel keşiflerden heyecan duymaları nasıl sağlanacak?
Çocuklarımızın dikkatini okul konularına çekmek nasıl başarılacak?
Bu sorunlar G3 teknoloji şirketlerini ilgilendirmiyor.
Ama bizi ilgilendiriyor?
Aileleri ilgilendiriyor.
Öğretmenleri ilgilendiriyor.
Ya hükümeti? Hükümeti ilgilendiriyor mu?
Hayır. Onları yargıyı ele geçirmek ilgilendiriyor. Üniversiteyi ele geçirmek ilgilendiriyor. Belki G3 teknolojisini bu amaçlarla kullanmak ilgilendirebilir.
Ah benim memleketim...

03.08.2009 / Cumhuriyet / Erdal Atabek

Kadınlarını Öldüren Toplum, Kadınlarını Koruyamayan Devlet

Kadınlarını Öldüren Toplum, Kadınlarını Koruyamayan Devlet
Kadınlarını erkeklerin malı gibi gören toplum…
Kadınlarını ikinci sınıf vatandaş gören toplum…
Kadınlarını aşağılayan toplum…
Kadınlarını örten toplum…
Kadınlarını öldüren toplum…
Kadınlarını koruyamayan toplum…
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından “Kadını koca şiddetinden koruyamadınız” gerekçesiyle mahkûm olan devlet…
Uygar olabilir mi?..
Demokratik olabilir mi?...
***
Bu hafta sonu bir günde üç kadın öldürülüyor…
Kocaları veya eski kocaları tarafından…
Zübeyde Yıldız:
Eski kocası tarafından ölümle tehdit ediliyor….
Koruma için polise başvuruyor…
Koruma yok.
Savcılığa başvuruyor…
Koruma yok.
Sonunda kocası geliyor, işyerinde, herkesin gözü önünde Zübeyde’yi bıçakla doğruyor.
Çünkü Zübeyde eski kocasına “Artık hayatına karışamayacağını” söylemiş.
Ferfuri Akbaş:
İki tabancayla birden ateş eden kocası tarafından evinde öldürülüyor.
İddia edilen cinayet nedeni:
Kıskançlık.
Ayşe Köse:
Evinde çocuklarının gözü önünde kocası tarafından kalbinden kurşunlanarak öldürülüyor.
İddia edilen cinayet nedeni:
Aldatma.
***
Vatan gazetesinin haberine göre:
2006 yılında aile içi cinayet davası sayısı 295.
2008 yılında 292.
Resmi araştırmalara göre Türkiye’de her 10 kadından 4’ü fiziksel ya da cinsel şiddet görüyor.
Türkiye genelinde, fiziksel ya da cinsel şiddet görmüş kadınların oranı yüzde 41.
Neredeyse kadınların yarısı (resmi olarak saptanabilen sayılara göre) şiddet görüyor.
Benim yaptığım araştırmalara göre Türkiye’deki ailelerin üçte ikisinde dayak olağandı.
Bu arada mahkûm Güler Zere hasta, hapiste herkesin gözü önünde ölüyor…
Ama tahliye edilmiyor.
***
Kadınları namus uğruna eve kapatan…
Kadınları namus uğruna örten…
Kadınları namus uğruna döven…
Kadınlara namus uğruna söven…
Kadınları namus uğruna öldüren…
“Namuslu” erkeklerden oluşan bir toplum!
Kendilerine başvuran kadınlara “Aile içinde olur böyle şeyler” diyen polisler, savcılar…
Kadınlarını koruyamayan bir devlet!
Bu nedenle AİHM’de mahkûm olan bir devlet!
İşte bizde böyle olur “demokrasi” dediğin!
***
İçimi burkan ne biliyor musunuz sevgili okurlarım:
Bizzat kadınların anne ve eş olarak bu düzene boyun eğmiş olmaları…
Bu düzeni devam ettirecek değer yargılarını içselleştirmeleri, çocuklarına aktarmaları…
Güya insan haklarını savunan, türban konusunda mangalda kül bırakmayan kuruluşların bu ilkel düzenin devamına katkıda bulunmaları…
Ve bu ülkenin başkanının “…ya davulcuya, ya zurnacıya…” söylemini şiar edinmiş olması.

03.08.2009 / Cumhuriyet / Emre Kongar

1 Ağustos 2009 Cumartesi

ŞİİR SEVENLER

Arkadaşımın e posta olarak gönderdiği linki tıklayın, bayılacaksınız. http://www.tomsuk.name.tr/flash_animasyon.htm

31 Temmuz 2009 Cuma

Andre Gide ve Toplumsal Sorumluluk

André Gide 20. yüzyıl başının en büyük yazarları arasında sayılan, Nobel’le onurlandırılmış, Fransız sanatçıları arasında en açık düşünceli ve en az lafını esirgeyen saygıdeğer bir kişilikti. Pek çok Fransız aydını gibi Sovyet rejiminin yeni bir dünyanın müjdesi olduğuna inanıyordu. Sovyet rejiminin propagandasını yapmak için Rusya’ya çağrılıp büyük bir tantana ile Rusya’da gezdirilen önemli yazarlardan biriydi. Doğan Kuban
Fakat Stalin döneminin ilk aşamalarından sonra Rusya’daki gelişmelerden ve kuram ile pratiğin birbirine ters düşmesinden çok rahatsız oldu. 1949’da yayımlanan ve editörlüğünü Richard Crossman’ın yaptığı “The God that Failed” ‘Başarısız Tanrı’ adlı kitapta beş büyük yazarla birlikte (Arthur Koestler, Ignazio Silone, Richard Wright, André Gide, Louis Fischer, Stephen Spender) komünist dünyaya ilişkin gençlik umutlarını yok eden gelişmeleri yansıtan bir eleştiri kaleme aldı.
Yarım yüzyıl önce okuduğum bu kitabı bir kez daha okudum. İdeolojiler ne kadar parlak ve değişken olursa olsun, komünist, faşist, liberal, demokrat ya da dinci, imancı, kişiye karşı tavrın, ideolojik söylemlerle ilgisi olmayan, değişmeyen bir saygısızlıkla sonuçlandığına, kişi olarak insana saygısızlığın, söz ve şiddetten başlayarak, çok farklı biçimlerde sürüp gittiğine inanmak zorunda kaldım.
İNSANA VA YAŞAMA SAYGI
Son yüzyılın aydınlarının kötümserliği ile milyarların açlık hikâyeleri örtüştüğü zaman insanlık hissini yitirmemiş duyarlı insanlar karalar bağlıyor. Batı kültürü uygarlık teraneleriyle suçu kendi dışındakilere yüklemiş. Bugün dünyanın fakirlerini, Irak savaşını, Çin terörünü, insanların, hükümetlerin, polisin, güçsüzlere karşı tavırlarını, dünyanın neresinde olursa olsun izlediğimiz zaman insana ve yaşama saygının, çağdaşlığın ayrılmaz bir özelliği haline gelemediğini görüyoruz.
Gerçi böyle olduğunu Hintli ve Çinli düşünürler çok eski tarihlerde söylemişler. Fakat bugünkü iletişim dünyasında bunu her dakika izlemek olanağı var. Ve arkasından dövünseniz de, zorbalığın yanında olan, zorbalıkla yaşayan insanlar, gruplar ve toplumlar var. İran seçimi yeni bitti. Sincan olayları devam ediyor.
Bireyciliğe kesinlikle inanmış bir yazar olar Gide komünizm ve bireycilik arasındaki karşıtlığı nasıl çözeceğini bilemediği bir sırada yardımına Antoine De Saint Exupery’nin yetiştiğini söyler. Onunki basit bir formüldür. Antoine De Saint Exupery “İnsanın mutluluğu özgürlükte değil, fakat sorumluluğun kabulündedir,” der. Gide’nin söyledikleri insana saygılı aydında, Türkiye bağlamında da, bazı gerçekleri de yansıtıyor. Ve bize özgür olduğumuz oranda sorumlu olma yükünü de getiriyor.
SORUMLULUĞUN ÇÖKÜŞÜ
Özgürlüğün sorumluluk taşımayı içerdiğini vurgulayarak, bu sorumluluğun toplum yaşamında neredeyse unutulmuş olduğunu ve ahlaksızlık düzeyine ulaştığını vurgulamak istiyorum. Sorumluluk, yaşamı sorgulamaya başladığınız zaman çalışan bir mekanizmadır. Düşünce özgürlüğünün henüz gelişmediği bir sözde demokraside, ‘özgürlük ne işe yarar?’ diye düşünebiliriz. Fakat özgürlüğün gerektirdiği sorumluluk ne kadar önemli ise özgürlük için gösterilecek çabayı yönlendiren sorumluluk da o denli önemli.
Bu sorumluluk hissi, temelde insan kimliğine saygıdan kaynaklanıyor. O da yaşama saygının bir uzantısı. Onun da temelinde var olmak ve varlık var. Doğal olarak, sıradan insanın yaşamında bütün bu felsefi düşünceler yer almıyor. Ama ‘karıncayı ezmez’ gibi bir tavrın ya da bir fakire, bir hastaya, bir ihtiyara yardım etmenin arkasında varlığın yaratılmasına uzanan bütün zincirleme ilişki var. Ne var ki dinsel inançlar, felsefi yorumlar ve ideolojiler bir yandan yaşama saygıya temel olurken bir yandan insana saygısızlığı körükleyen davranışlara neden olabiliyorlar.
Biz cehaletin yarattığı bir yalan dünyasında yaşıyoruz. Söylendiği zaman kimsenin reddedemeyeceği insanlık ve ahlak dışı fakat sorumluların ve aydınların sözünü etmedikleri sayısız olgu var. Söz edildiği zaman ise bunun dile getirilmesinden, yorumundan korkan kör, sağır ve dilsiz bir adam türü yarattı yaşadığımız dünya. İnsan yaşamına, doğru bellediğimiz davranışlara uzanan ve neredeyse doğal bir statü kazanan kuralsızlık ve ahlaksızlık giderek artıyor.
KENDİ TOPLUMUMUZU SORGULAYALIM
Yüzde altmışı yasadışı yapılarda oturan bir toplum sorumsuz mudur, çaresiz midir? Yasadışı mıdır? Ahlaklı sayılabilir mi? Yılda 2 milyar dolar elektrik kaçıran bir toplum ahlaklı mıdır, yasadışı mıdır? Ulusun kan damarına yapışmış bir sülük gibi kanını emen sıcak para, kara para denen açık sömürüye vurdumduymaz bir toplum sorumlu mudur, ahlaklı mıdır? Çaresiz midir?
Liselerinden birinci çıkıp üniversiteye giremeyen, üniversite sınavlarında on binlercesi (0) çeken lise mezunları üreten bir toplum sorumlu mudur? Çaresiz midir? Aptal mıdır?
Bütün bunları seyrederek politik yaşamlarını sürdürenler ahlaklı mıdır? Yasadışı mıdır? Çaresiz midir? Bütün bunları ve daha binlercesini tanık olup sesi çıkmayan gazete sayfalarını dolduran laf ebeleri ahlaklı mıdır? Çaresiz midir? Ekonomik denetimsizliğin ve yasasızlığın hesabını tutmaktan kaçınan ya da tutamayan allameler, sorumlu mudur? Çaresiz midir? Ahlaksız mıdır?
Dünyanın en güzel ülkelerinden birinde oturup onu kirleten, soyan, doğasını ve tarihini tahrip eden ve sabahtan akşama kadar şikâyet eden, fakir ve cahili bol, dünya çapında zengin holdingleri olan, sokakları, çarşıları, tatil yerleri dolu, tıbbı ileri fakat hastanesi az, üniversitesi çok, okumuşu sınırlı, camisi ve kahvesi çok, okulu az bu toplum sorumsuz mudur? Çaresiz midir? Aptal mıdır?
Kurtuluş Savaşı denen eşsiz mücadeleden, bugünkü Cumhuriyeti çıkarmış, okuma yazma bilmeyen köylülerden iktidarlar yaratmış bu mucize devlet bu kadar çok olumsuzluğu barındırıp yine de yaşamaya devam ediyorsa, dinamizmi ve yaşam gücü yadsınamaz.
Yasasızlık, kuralsızlık, vurdumduymazlık, nemelazımcılık ile dolu bu dünyadan yakınanların her köşe başını tuttuğu toplumsal yaşamımızda güveneceğimiz güç yine bu dinamizm ve toplumsal potansiyeldir. Olasılıkla binlerce yıldan bu yana dile getirilen, insanın temelde iyi olduğuna ilişkin sonsuz eski bir inanç da geleceğe güvenle bakmak için bir dayanaktır. Fakat ‘Bana ne!’ davranışı kuşkusuz bir uygarlık ifadesi değildir.
31.07.2009 / Cumhuriyet / Bilim Teknik / Doğan Kuban

ZÜMRÜTTEN AKİSLER

Bilgisayarıma internetten bir mesaj geldi: Arkeologlar Derneği kapanma tehlikesiyle karşı karşıyaymış. 1986’da Jeoloji Kurumu bazı sivri akıllı üyelerinin oyuyla fazla burjuva olduğu gerekçesiyle kendi kendini kapatmıştı! (Fıkra gibi geliyor, değil mi?) Bugün Jeomorfoglar Derneği’nin bir tek adı kaldı, kendisi fiilen yok.
Çökmekte Olan Toplum Emareleri
Toplumbilim kurumlarını istemiyor. Zaten toplumumuzun yarıdan çoğunun bilimden çok din kitaplarına inandığı yakında yapılan sosyolojik bir saha çalışmasıyla ortaya çıkmıştı. Deprem olup kırk bine yakın insan ölünce devletin başı takdiri ilahi demişti. İnsanın sorası geliyor, bu ilâh sadist midir? Yobazın biri de Gölcük’te komutanların içki içtiğini, bunun deprem belâsını getirdiğini söylemişti. Yani ilahın gücü içki içilmesini engellemeye yetmiyor, onun için ilgisiz kişilerin canını, çoluğunu çocuğunu alıyor, malını yok ediyor! Mantığa gel. Üç ay sonra Kaynaşlı’daki deprem bir camiyi yok etmişti. Bizim yobazın mantığına göre, herhalde cami de günah yuvasıydı!
Bu her iki ifade de aynı derecede zırvadır ve depremin anlaşılması, ondan korunma yollarınının araştırılarak bulunması ve korunmanın gerçekleştirilmesine en küçük bir katkı yapmadığı gibi beyinleri bulandırdığı için ona engel de olur.
Sosyolojik saha araştırmasından çıkan en önemli sonuç, toplumun bireylerinin birbirine güvenmemesidir. Uzun zamandır çevremdekilere şu gözlemimi aktarıyorum: Dünyada pek çok toplum içinde çalıştım; üstelik muhtelif milletlerin köylüsünden kralına kadarını tanıdım. Hiçbir yerde Türkiye’deki kadar insanların yalan konuştuğunu görmedim. O kadar ki, geçenlerde bir gazeteci dostuma bana verilen bir sözün tutulmadığını bildirirken, «Zaten beklemiyordum» dediydim, «bu ülkede bir kişinin verdiği sözü tutmasını beklemek, akrepin sokmamasını beklemek kadar gayritabii olmuştur.» Bu hem yalanı söyleyenin aptallığını, hem de karşısındakine en küçük bir saygı duymadığını göstermektedir. Karşısındakine saygı duymamasının nedeni, kendisine olan saygısının sıfır olması, kendisinin de hiç kimseden saygı beklememesidir.
Bir Başbakan düşününüz ki, sözüm ona yurttaşlarının dertlerini dinlemek için yurtdışında yaptığı bir toplantıda, yanındaki bir emir kuluna, kendisine bir şikâyetini iletmek için söz alan yurttaşından bahsederken (mikrofon açık unutulduğu için), ondan «sahtekâr» diye söz etmektedir. Hayatında ilk kez karşılaştığı bir insana yalnızca kendisine hoşlanmadığı bir sordu sordu diye sahtekâr damgasını vurmakta hiçbir sakınca görmeyen bu zatın dava arkadaşı, cumhurbaşkanımız olup, bir yargıcımız tarafından belgede sahtekârlık şüphelisi olarak ilan edilmiştir.
Dolayısıyla şunu bir soralım: Başbakan hiçbir suçu sabit olmayan ve tek kusuru soru sormak olan bir yurttaşına niçin sahtekâr damgasını vurmuştur? Bunun cevabı basittir: Başbakan kendi deneyimine dayanarak yurttaşlarının ekseriyetinin sahtekâr olmasını beklemektedir.
Roma İmparatorluğu insan uygarlığının ilk büyük dünya devletiydi ve yarattığı Pax Romana (Roma Barışı) ile geniş sınırları içerisinde yaşayan insanlara uygar bir yaşam imkânı vermişti. Roma’da şehirler temiz ve güvenceli, şehirler arası yolculuk devrin teknolojik imkânlarına göre rahat ve emindi. Postaya ve nakliye imkânlarına güven tamdı.
Ancak imparatorluk sınırlarına dayanan barbarların imparatorluğun ekonomik gücünü kemirmesi, bunun sonucu bir cahiller sınıfının oluşması ve sonunda bu cahiller sınıfına Ortadoğu’dan ithal edilen ve kendini tanrının oğlu zanneden bir meczup tarafından yaratılan zırva bir düşüncenin egemen olması, Edward Gibbon’un daha on sekizinci yüzyılda göstermiş olduğu gibi, muhteşem Roma’nın sonunu hazırladı.
Tüm ortaçağ tarihi Roma’nın yavaş yavaş çöküşünün tarihidir. 1453’de İstanbul’u fethini biz Önasya Türkleri, Orta Çağ’ın sonu sayarız. Sırf bu açıdan, Roma’nın resmen ortadan kalktığı tarih olması bakımından, bu kabulde bir haklılık yanı vardır. Ama insan toplumunun düştüğü belki de en alçak düzeyi temsil eden Avrupa ortaçağı’nın bitişi olan Rönesans, gerçek bir yeniden doğuştur. Rönesans her şeyden önce insan onur ve haysiyetinin, insan aklının ve marifetlerinin öne çıktığı bir dönem olarak yepyeni bir çağı müjdelemiştir.
Bugün benim ülkemde gördüğüm şey ise, Roma’yı kemiren Ortadoğu masalının bir başka şeklinin peşinde halkımın nasıl giderek insan onur ve haysiyetinden uzaklaştırıldığı ve Avrupa ortaçağına benzer bir cehalet ve pespayelik ortamına itildiğidir.
31.07.2009/ Cumhuriyet/Bilim Teknik/ A. M. Celal Şengör

19 Temmuz 2009 Pazar

BİLİM ve SİYASET

Demokrasi İçin Manifestom
AKP şimdi özellikle hukuk sistemini yıkma üzerinde yoğunlaştı. İktidar ve uşak medya arasındaki büyük birliktelik ve eşgüdüm, hukuk-yargı üzerinde planların daha büyük çaplı uygulamaya konmasının gündeme alındığını göstermekte.
Şimdi HSYK (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) çembere alındı! İktidar, medyası aracılığıyla bu kurulu sopalıyor ve kurul üzerinde terör estiriyor. Sözde Ergenekon hâkim ve savcılarının yer değiştirilmesi bahanesi altında, iktidar zamanı gelen bütün atamaların kendi istekleri doğrultusunda gerçekleşmesi için, kurul üzerinde büyük baskı uygulamakta.
Bu tablo, yargının nasıl büyük bir siyasi bağımlı yapıda olduğunun somut göstergesidir!
Erdoğan ve adamları, “taraf tutan yargı” propagandasıyla tamamen yandaş bir yargı ve adalet sistemini kurmak için ataktadır!
Erdoğan, radikal geçmişinin esiri bir beyine sahip olduğunu her fırsatta gösteriyor.
Parlamenter demokratik sistemi, parça parça yıkarak, sistemin her bir ayağını AKP’leştirme-Fetolaştırma planını uyguluyor. Bunu yaparken de sık sık “büyük sabır gereğini” dile getiriyor. Ama sabırsız bir şekilde!
***
Artık tablo kesinlikle şunu göstermekte: Erdoğan ve çekirdek kadrosu;
1) Kesinlikle radikal İslamcı ve büyük otoriter bir karaktere sahiptir;
2) Kesinlikle devlet ve ülke içinde bütün iktidar güçlerini tek elde toplama, bütün güçleri merkezileştirme planını uygulamaktadır;
3) Kesinlikle otoriter ve tek adam yönetimi bir rejimin taşlarını döşemektedir;
4) Kesinlikle hukuk gibi sivil alanları yakıp yıktıktan sonra sıra, askeri otoriteyi/hiyerarşiyi darmadağın etmeye gelecektir. Bunu bir ay önceki bir yazımda burada dile getirdim. Nitekim iktidara bağımlı, hukuka karşı başlatılan son saldırının işaret fişeğini çakan bir tetikçi de iktidarın ordu üzerindeki bu niyetini köşesinde dile getirmiştir! Erdoğan, ordu içinde atamaları tamamen kendisinin yapacağı zamanı kollamakta ve tetikçileri aracılığıyla da bunun ilk kamuoyu hazırlığını yapmaktadır!
5) İktidarın iki yıl zamanı vardır. Bu süre içinde bunları yapabilecek gücü bulabilirse hepsini yapacaktır! Ancak, ekonomik kriz Erdoğan ve iktidarını zorlamaktadır! Bu süre içinde anayasayı değiştirebilecek bir gücü olabilir mi bilmiyorum. Ancak bu iktidar altında yapılacak bütün yeni anayasalar, AKP’nin mutlak iktidarına hizmet edecektir ve bütün bu çabalara karşı konmalıdır. Yeni anayasa, daha dengeli bir Meclis’in işi olmalıdır ve muhtemelen iki yıl sonraki Meclis yeni anayasa yapabilecek bir zenginlikte olabilir.
***
ŞİMDİ SON BİR İDDİALI NOT BIRAKARAK, ŞÖYLE EN AZ İKİ HAFTALIK BİR YAZI TATİLİNE ÇIKIYORUM:
7) İki yıl sonraki seçimler, Cumhuriyet tarihinin en karanlık seçimleri olabilir. Muhtemelen de öyle olacaktır. Mutlak gücünü kaybetmeye aday bir diktatör eğilimli lider, direnecektir. Fethullahçılar direnecektir iktidarlarını kaybetmeye! Ve şimdiden, seçimleri kazanmak için her türlü karanlık plan ve programlarını yapmaya başlamışlardır! Demokratik geçmişi ve kültürü hiç olmayan ve demokrasiyi mutlak iktidarları için bir araç olarak gören kafa yapısı, her türlü hilekârlığı sahnelemeye hazırdır. Mutlak dincilerin veya totaliter zihniyetin neler yapabileceğini, hatta birbirlerini bile yok edebileceğini İran’da görmekteyiz! Din de mutlak iktidarlar için sadece bir araçtır! Din her türlü kılığa sokulabilir onlar için!
8) Türkiye’nin nasıl bir rejimde yaşayacağına, AKP’nin bile ortalıkla kalıp kalamayacağına karar verilme noktası, iki yıl sonraki seçimler ve sonrasıdır! Bu seçimler BÜYÜK BİR KIRILMA NOKTASI olacaktır ülke, siyasal sistem ve siyasal hayat için!
9) Bütün demokrasi güçleri, başta seçim bilgisayar sistemi ve işleyiş mekanizmaları için olmak üzere, şimdiden hazırlanmalıdır. Geçmiş seçimde ortaya atılan savlar didik didik edilerek işe başlanmalıdır. CHP buna önderlik etmelidir, eğer burada yazılanlara inanıyorsa ve Türkiye’nin geleceğini düşünüyorsa!
10) Yoksa sadece bu amaç için bir Demokratik Seçimler İçin Platform kurulmalıdır!
Orhan Bursalı / 19.07.2009 / Cumhuriyet

Dumansız Hayat mı?

Dumansız Hayat mı?
Bugün 19 Temmuz… Günlerdir, aylardır hazırlık yapıldı. Sonunda o gün geldi çattı. Bundan böyle dumansız hava, dumansız hayat!
Doğrusu içimden şöyle haykırmak ve bir bir şunları sıralamak geliyor:
Tepemizde ve çevremizde kapkara dumanlar dolanırken, yaşam tarzımızı karartırken, hayatımıza çullanırken…
O kapkara duman, alıştıra alıştıra millete haksızlıkları kanıksatırken…
O kara, kapkara duman, ekonomik krizi, çoğalan işsizliği, artık kimsenin görmezden gelemediği eğitimin iflas edişini “başarı” diye niteleyip millete yutturmaya kalkarken…
O kapkara duman, kitle iletişim araçlarını, “liberal” etiketi altında kitle uyutma aracına dönüştürürken…
O karanın da karası duman, kaba kuvveti, orman kanunlarını, şiddeti, hem maddi hem manevi şiddeti, “demokratik tepki” diye sunmaya çalışırken…
O kara duman “öteki”nin yaşamını, hayatını tehdit ederken ve tehditten korkanlar susarken … (Biliyorsunuz “ölümden korkmak ayıp değil… ne de düşünmek ölümü…”)
İşte bütün bunlar süre gelirken içimden “Sigara dumanı, bu kara dumanın yanında hiç kalır! Tanrı aşkına rahat bırakın insanları, dileyen dilediği gibi içsin… Elbet içene ve içmeyene, yani başkalarına saygı göstererek…” demek istiyorum.
Ama… Demeyeceğim!
Hayır bunları söylemeyeceğim, çünkü başkalarına saygı gösterme ya da göstermeme alışkanlığımızı (o konuda pek başarılı olamadığımız ortada) bir yana koyarsak, iki yıldır sigara içmeyen bir insan olarak yaşadığım sevinci herkes yaşasın istiyorum!
Çoooook uzun yıllar çooook sigara içtim. Geceler gündüzler boyunca içtim. Sigarasız yazı yazamayacağıma inandığım dönemler oldu. Sigarayla aşk-nefret ilişkisi yaşadım. Kaç kez bıraktım ve hep yeniden başladım. (Adamın biri, “Sigarayı bırakmak çok kolay, ben her gün bırakıyorum” demiş!) Bırakmak için birbirinden çok farklı her yöntemi denedim. Akapunktur, ilaç, hipnoz, psikolojik telkin, toplu seanslar, Tibet’te guru, Beijing Devlet Hastanesi’nde doktor, Allen Carr kitabı… Tüm yöntemler bir süre sonra işe yaramaz oldu! Sonunda sorunumu ağır bir zatürree halletti! İki yıldır tek sigara içmedim.
Tek sigaranın, sigarasız yaşamı önlediğini, engellediğini, tek sigaranın bir daha asla sigarasızlığa izin ve geçit vermediğini, bütün deneyimlerim bana çok iyi öğretmişti!
Bütün bunları niye söylüyorum. Herkes yapabilir demek için ve deneyimlerin birbirimize aktarmanın yararına inandığım için. Bir de asıl sonrasının sevincini paylaşmak için…
Hani herkesin söylediği, kokuları ve tatları fark etme, rahat nefes alma, gribe yakalanmama, yürürken, merdiven inip çıkarken, dans ederken, torunları hoplatırken nefes nefese kalmama… Meğer hepsi doğruymuş!
Hiç kimseden daha önce duymadığım, bendeki en büyük değişiklik ise şu oldu: Sabahları dinlenmiş uyanmak! Eskiden zaten sigara içmekten gece hiç uyumazdım, birkaç saat uykudan sonra da yorgun argın uyanırdım! Meğer ne büyük lüksmüş sabah dinlenmiş uyanmak! Baş ağrılarına, sinüzit derdine de paydos! Yaz ortasında en sıcak günde el ayak üşümesi de yok artık! Yaşasın, kanım el ve ayak parmaklarımda da dolaşıyor! Daha neler neler…
Hiç özlemiyor muyum? Elbet özlüyorum. Paris’teki öğrencilik yıllarımı da özlüyorum, Uganda’da iç savaş sonrası günlerimi de, Rize ile Hopa arasındaki tüm kahvelerde, elimde sigara yaptığım sohbetleri de çok özlüyorum…
Yalnız şu farkla ki, sigarayı her özleyişte, bir de Tanrı’ya şükrediyorum bu belalı sevgiliden kurtuldum diye!
Haydi bakalım, sigara içenlere kolay gelsin, içmeyenler siz de lütfen biraz anlayışlı olun! Kanun bugün yürürlüğe girdi diye fırsat bu fırsat faşistliğin âlemi yok!
Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkındaki Yasa, herkese hayırlı olsun! Herkesin sigara dumanı kadar tüm kara dumanları da ciddiye alması ve yaşamından kovması dileğiyle.

Zeynep Oral / 19.07.2009 / Cumhuriyet


Musa Kart / 19.07.2009 / Cumhuriyet

17 Temmuz 2009 Cuma

Bizim çocuklarımız


Musa Kart/17.07.2009 / Cumhuriyet

28 Haziran 2009 Pazar

RUHBAN OKULU AÇILMASI/AÇILMAMASI

Yine Ruhban Okulu
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in Türkiye'ye yapacağı ziyaret sırasında, uzun süredir bir temcit pilavı gibi ikide bir karşımıza çıkarılan ‘‘Heybeliada Rum Ruhban Okulu'nun açılması'' meselesi yine masaya konacakmış.Temcit pilavı gibi diyoruz çünkü bu konunun özellikle ABD'li politikacılar ve resmi görevliler tarafından Türkiye'nin karşısına çıkarılmasına örneğin biz 1986'dan beri tanığız.Bu okul bilindiği gibi 1971 yılında çıkan ve özel yüksek okulların ancak devlet üniversiteleri bünyesinde görev yapabileceğini emreden yasa nedeniyle kapanmıştı. Çünkü söz konusu okul bir üniversiteye değil, Fener'deki Patrikhane'ye bağlı idi.O tarihte yani 1986'da Başbakan Turgut Özal'ın bir resmi gezisine gazeteci olarak katılmıştık ve Hindistan'daydık.Ganj Nehri'nin bir kolu üzerinde tekne gezintisi yaparken ABD eski başkanlarından Jimmy Carter'ın da Hindistan'da olduğu ve Başbakan Özal'la görüşmek istediği bildirildi. Nitekim ayrı bir teknede görüştüler. Sonra içeriğini öğrendik:Jimmy Carter çok basit bir istekte bulunuyordu:‘‘Kapatılan Ruhban Okulu'nu tekrar açın. Çünkü bu okul kapatılalı beri Fener Patrikhanesi'nin ve ona bağlı Ortodoks kiliselerinin ihtiyacı olan din adamı yetiştirme olanağı kalmadı.''Mesele sırf din adamı yetiştirmeden ibaret olsa Fener Patrikhanesi Türkiye'de açamadığı okulu dünyanın başka yerlerinde de pekálá açardı. Örneğin Selanik'te veya Yunanistan'ın bir başka yerinde... Kaldı ki halen Boston'da yani ABD toprakları üzerinde böyle bir okul var.Demek ki mesele sırf ‘‘kapatılan bir okulun açılmasından'' ibaret değil.Buna rağmen Türk hükümeti bir süre önce bu konudaki politikasını belirledi ve yanıtını açıkladı:‘‘Hay hay... Heybeliada'daki okul hemen açılsın. Ama öteki yüksek okullar hangi statüye tabi ise bu okul da ona tabi olur. Yani bir üniversite bünyesinde görev yapar. Öğretim kadroları üniversitenin kurallarına göre belirlenir.''Lakin Patrikhane, okul yönetiminin ve öğretim kadrolarının Fener Rum Patrikhanesi tarafından değil de Türkiye'deki resmi otoriteler tarafından belirlenmesine yanaşmadı. O istiyor ki ‘‘Heybeliada'daki Ruhban Okulu için ayrı bir statü belirlensin'' yani bir ayrıcalık (imtiyaz) verilsin.İyi de o zaman Türk hükümeti ‘‘Bir de İslam dini için özel yüksek okul açılsın'' diyene ne yanıt verecek?Konunun daha çok boyutu var ama... Onlara gelmeden öğrenmek isteriz... Ruhban Okulu açılsın diyenler yukarıdaki soruya ne yanıt veriyorlar?
O.Ekşi / 13.03.2002/ Hürriyet

Anlamayana davul zurna az!
BANA inanmıyorsanız Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü'ne sorun, ona da inanmazsanız Vatikan'ın Ankara ve İstanbul temsilcilerine sorun. Alacağınız yanıt şudur: Ökümenik (‘ekümenik' yanlış okumadır) sıfatı sadece İsa'nın havarileri tarafından kurulan üç kiliseye verilmiştir, bu üç kilise Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleridir. Bu durum MS 325 yılında toplanan 1. İznik Konsili tarafından onaylanmıştır.Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü'nün de söylediği gibi, ‘Bunun dışında bir şey savunmak' Hıristiyanlar için ‘Hıristiyanlıktan çıkmaktır!' Durum böyledir! Ama kimileri merak edip okumazlar, öğrenmezler, sonra da kasıla kasıla ‘Patrikhaneden korkmak!' gibi, ‘Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmamak inadı' gibi abuk sabuk cümleler yazarlar.* * *Aynı zevat Ruhban Okulu konusunda, Cumhuriyet devletini, hukuk ve adalet arayanları karakuşi yargılarla suçluyor. 2000 yılında, Patrik ve Patriklik yetkilileri ile söyleşi yapmak amacıyla ön görüşmeler yaptım: Ruhban (Yüksek) Okulu'nun İstanbul Üniversitesi bünyesi içinde bir Teoloji Fakültesi olarak açılmasını kabul etmiyorlar. Okulun, Patrikhane'ye bağlı, lise, lisans ve lisansüstü öğretim yapan evrensel (uluslararası) bir kurum olmasını istiyorlar. Azınlıklar ve sorunları konusunda uzman Avukat Murat Cano'ya konuyu sordum, kendisinden aldığım yanıtlar şöyle:‘1) Lise düzeyinde Ruhban Okulu tıpkı Kırmızı Mektep, Zoğrafyon Lisesi, Zapyon Lisesi gibi ‘Cemaat Vakfı'na bağlı olarak açılabilir. Bunun için hiçbir hukuki engel bulunmamaktadır. Zaten okul 1971 yılına kadar faaliyetini sürdürmüştü. Okul aslında kapatılmadı. 1965 yılında Özel Eğitim Kuramları yasasının çıkması ve bu yasanın yüksek öğrenimi düzenleyen hükmünün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi üzerine, devletin, okulun ortaöğrenimi aşan bölümünün kapatılmasını istemesi, Patrikhane'nin ise bunu kabul etmemesi üzerine sorunlar başladı. Devlet, yüksek öğrenime izin vermeyince, Patrikhane okulu kapattı. Ancak, Ruhban Okulu da dahil azınlık okullarını özel eğitim kurumu olarak nitelendirmek mümkün değildir. Özel Eğitim Kurumları yasası bu okullara uygulanamaz.2) Patrikhane, lise, lisans ve lisansüstü eğitim veren bir Ruhban Okulu açmak; müfredat programını kendi hazırlamak, öğretim elemanlarını kendisi atamak istiyor. Ancak Patrikhane'nin bugünkü statüsü ve ehliyetleri buna izin vermiyor. Çünkü Türk Mevzuatı'na göre Patrikhane'nin hukuki bir sıfatı yoktur, herhangi bir Türk tüzel kişiliği değildir. Bu nedenle hak ve fiil ehliyetine sahip değildir.'* * *Murat Cano'nun bu konuyla ilgili, benim de katıldığım çözüm önerileri 25.07.04 tarihli Radikal 2'de yayınlandı: Ruhban Okulu'nun lise bölümü ‘Rum Cemaat Vakfı'na, yüksek bölümü üniversiteye bağlı olarak açılabilir. Patriklik bunu değil, kendisi ve Ruhban Okulu için özel statü ve imtiyaz istiyor!.. Bunu sağlayacak Anayasal ve yasal düzenleme istiyor...Sorun, devletin her zaman haksız olduğu saplantısından kurtulamayan 2. Cumhuriyetçilerin sandığı gibi inat işi değil. Sorun, Patriklik'in bütün istekleri yerine getirildiği zaman Türkiye'nin iç ve dış dengelerinin içine düşeceği ıstakoz sepeti!..

Ö.İnce / 11.12.2004 / Hürriyet
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=280431&yazarid=72


Ruhban Okulu gerçeği...

Son günlerin moda cümlesi: “Etnik çeşitliliği azalttık, buradakileri kovduk”! Biz neler yapmışız! Ne kadar “kötü” insanlarız! Nasıl “barbarlarız”! Sevgili dostlar, neredeyse “varlığımız” için, “nefes almamız” hatta “tarih sahnesine çıkmamız” için özür dileyeceğiz! Bu tespitler sonrası gelelim her zaman “yalan ve yanlış” bilgiler ile “kaşınan, tahrik edilen” Heybeliada Ruhban Okulu konusuna! Orada da “ne kadar suçluyuz” bir bilseniz! Kendi ülkemizde bize karşı, “anayasamıza, kanunlarımıza” aykırı şekilde “faaliyet” gösterecek bir “kuruma” izin vermiyoruz! Açalım canım ne olacak! Biz “demokrat” değil miyiz! Gerçeklere gelince...Maddeler halinde sıralayacağım...- Heybeliada Ruhban Okulu, 1844’te Patrikhane’ye bağlı olarak hizmet verecek şekilde özellikle artan “milliyetçi” akımlara karşı “Ortodokslar arasında” dini birliği korumak için kuruldu. - Daha Cumhuriyet kurulmadan, okuldaki “Ortodoks birliği” ruhu yerini, özellikle Yunan ordusunun Türkiye işgali sırasında, “Helen merkezli” bir yapıya bıraktı! Durum bazen o kadar rahatsız edici bir hal aldı ki; okul “din adamı yetiştiren” bir yerden çok “Patriklerin” yurtdışından gelen “misafirlerini” sanki bağımsız bir Devlet havası içinde “kabul ettiği”, gizli toplantılar yaptığı bir “mekana” dönüştü! Din adamı yetiştirmeye “evet” ama Vatikanlaşmaya “hayır”! - Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında “Batı ittifakına katılma” heveslisi Türkiye, bu “Vatikanlaşma” hareketine “dur” diyemediği gibi daha fazla taviz vermeye başladı. Amerika’nın “seçtirdiği” ve “anlaşmalara göre Türk vatandaşı olması gerekirken” olmayan Patrik Athenagoras, “Ekümenik” yani “Evrensel Ortodoks” daha da açıkçası “Ortodoksların Vatikanı” olma projesini hayata geçirdi. Amaç çok açık ve netti: Ruslara “karşı” İstanbul merkezli bir Ortodoks Vatikan’ı yaratmak! - Demokrat Parti “isteklere” karşı sessiz kaldı ve okul bünyesinde “teoloji” bölümü açılarak, kanunlara ve anlaşmalara aykırı olduğu halde okula yabancı “öğrenciler” alındı! Türk topraklarında “Türkiye Cumhuriyeti kontrolü haricinde kalan özel bir bölge” yaratıldı! Demokrat Partiye’de “Bak Batı ittifakına giriyorsunuz, ses çıkarmayın” dendi! - 1970 sonrasında üniversite statüsündeki kurumlara “Devlet denetiminde olma” şartını “hayata geçiren” Anayasa Mahkemesi kararı, Patrikhane’nin “keyfini kaçırdı” ve sağlam duran hükümet sayesinde “Türkiye Cumhuriyeti denetimi dışında faaliyet gösteren teoloji” bölümü kapandı! Belli bir süre “Heybeliada Rum Erkek Lisesi” olarak okulda faaliyet devam etti. - 1972 yılından sonra “Devlet denetimi” burada da “Patrikhane tarafından” kabul edilmedi ve okul kapandı! Sevgili dostlar, Patrikhane, “Lozan Anlaşmasına” ve “Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasasına” aykırı bir “imtiyaz” talep ettiği ve bu “imtiyazı” Ekümenik olma “iddiası” ile bütünleştirdiği için “okul” kapandı! Okulu “amaçlarına uygun hareket etmesinde” istediği gibi kullanamayan Patrikhane’nin tavrı okulu kapattırdı! İstenirse yarın, Anayasamıza ve Lozan’a “uygun bir şekilde” Türkiye Cumhuriyeti denetiminde bir “Özel Rum Erkek Lisesi” olarak açılabilir! Ama bu “açılış” ve “denetime” girme durumu, Heybeliada’yı hala “Yunan-Rum” toprağı gören ve Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımama “derdinde” olan Patrikhane için yeterli değildir ve asla kabul etmez! Sonuç : Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve Lozan Anlaşması’na göre “azınlıkların” hakları “çoğunluğun” haklarından ayrı değildir! Ve bu “gerçek” birçok ülkede olmayan “ileri” bir “hukuk” düzeyini temsil eder. Buna rağmen Patrikhane “varolan kanunlara uygun şekilde” okulu açmaya yanaşmamakta ve konuyu “Türkiye’nin iç meselesi olmasına rağmen” uluslararası bir düzeye taşıyarak “Vatikan benzeri modelle” bir “toprak parçasına Türkiye Cumhuriyeti denetimi” olmaksızın “sahip olmayı” hedeflemektedir! Gidişat ve “AB baskısı” ile ortaya çıkan “Vakıflar yasası” Türkiye için “çok ciddi” tehlikeler içermektedir! Uyuyanlara duyurulur! Not: Türkler Anadolu’ya “1071’de geldi” propogandası “kara bir yalan” olup, tarihi gerçekler Türklerin M.Ö. 3000’e kadar giden bir süreçte Anadolu’da olduklarını göstermektedir! Anadolu-Trakya Türk toprağıdır, fetih değildir!

Y.Bulut 27.05.2009 / Vatan


Sayın Erdoğan ve Ruhban Okulu

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı sayın Erdoğan, Ruhban Okulunun açılması bahsinde, “Çok da önemli bir konu değil” diyor ve ekliyor:“- Sen kalkıp Batı Trakya’da benim vatandaşımın seçmiş olduğu bir müftüye resmî olarak seni tanıyorum demezsen, kendi atadığı bir kişiyi resmî olarak müftü ilân edersen, olmaz!” Demek ki Yunanistan Türklere müftü seçiminde rahatlık tanısa Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin isteklerini kabul edecek ve Heybeliada Ruhban Okulunun “Patrikhane’nin şartları” dahilinde açılmasına izin verecek. Peki Yunanistan bunu bir defa yaparak Patrikhane’nin amacına ulaşmasını sağlasa ve bir sonraki seçimde vazgeçtim, dese, Türkiye açtığı okulu kapatabilecek mi?Kıbrıs Rum Kesimi AB üyesi olurken Londra ve Zürich antlaşmalarından doğan haklarını kullanarak bu işe engel olmasın diye Türkiye’ye ne sözler verildi, bunlardan bir teki bile tutuldu mu? Hayır, Türkiye verdikleri ile kaldı ve Rumlar AB üyesi olarak Türkiye’nin önündeki en büyük engel haline geldi. İşte sayın Erdoğan’ın millî meselelere yaklaşımındaki tarihi köklerden mahrum yaklaşım bu. Sen Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını kendi özel şartları içersinde değerlendirmez, ABD ve AB’nin gönlü hoş olsun, bu arada kendi kamuoyumu ikna edecek bir iki yaklaşım sergilensin, yol haritası ile devlet yönetirsen ülkene yazık etmeye devam edersin.Patrikhane geçmişine bir göz atalım.Efendim siz artık Osmanlı’nın gafletine mi yoksa iyi niyetine mi verirsiniz bilemem, bugün Patrikhane “ekümenik” olsun ve Heybeli Ada Ruhban Okulu açılsın diyenlerin dedeleri Osmanlı tarafından yabancı dil öğrensin diye Avrupa’ya gönderilir, eğitimini tamamlayıp dönenler Osmanlı Hariciyesi’nde tercümanlık yapar, yüklü aylık alırlardı. Lâkin bu beyler, yabancı devletlerle yapılan görüşmelerde Osmanlı adına çevirmenlik yaparken hem casusluk ifâ eder, hem metinlerde ciddi tahrifatlarda bulunurlardı. Rus Delegesi Dibiyeviç, Osmanlı’yı bu hoşgörüsü yahut gafletinden dolayı bakınız nasıl eleştirir:“- Bir millet kendisine düşmanlığı mâlum olan bir ekaliyete (Rumlara) mensup kimselere hukukunu ve gayelerini izah vazifesi verirse, şikâyete hakkı olabilir mi?” Belki birileri canım o, o gündü, bugünle ne ilgisi var, diyebilir.Can çıkmayınca huy çıkmıyor. 1994 yılındaki “Boğaziçi Deklarasyonu” nun Türkçe metni “Bartholomeos I” diye imzalanırken, İngilizce olan metne atılan imzanın başına “Ekümenik Patrik” sıfatı ekleniverdi ve bunu sonradan öğrenen zamanın Diyanet İşleri Başkanı, şaşırdı kaldı.Patrikhane Mora ayaklanmasında Osmanlı’ya arkadan hançerlemiştir. Mora Ayaklanması demek, bir gecede 10 bin Müslüman’ın katledilmesi demektir. Osmanlı Hükümeti Patrik Grigoryos’u Patrikhane’nin Orta kapısında asmıştır. Patrikhane döktüğü 10 bin kana doymamış gibi, eşdeğer bir Müslüman Türk’ü o kapıda asmadıkça kapının açılmaması üzerine yemin edilmiştir ve o kapı hâlâ kapalıdır.İdamın haklılığı konusunda Elçi Von Huhbelger Berlin Kongresi’nde şöyle der: “- Fener Patrikhanesi’nin ve bütün memâliki Osmaniye’deki Rum kiliselerinin Mora ihtilalcilerine açıktan açığa yardım ettiklerine şüphe yoktur. Bu hareket bir isyandır. Osmanlı Devletinin tebası olan Rumların yaptığını bir başka devletin tebası yapmış olsa cümlesini Patrik Girigoryos misûllü asmak gerekir!” Bu görüşte olan yalnız Elçi Huhbelger değildir, Fransız devlet ve fikir adamı Klod Farer de Avrupalılar adına aynı şeyi söylüyor:“-Rumların Türklere yaptığını bizim bu topraklarımızda yaşayan bir başka ekaliyet yapsa, hepsini tasfiye eder, ülkemizde hayat hakkı vermezdik!” Ruhban Okulu’ndan mezun olan Rumlar diplomalarını alırlar ve “Kin Kapısı”nda eşdeğer bir Müslüman Türk büyüğünü asma andı içerek göreve başlarlar. Sayın Erdoğan’ın yapması gereken şey önce o kin kapısını açtırmak olmalıdır.

H.Demir / 14.06.2009/ Yeniçağ

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=8865


Peki o Kin Kapısı ne olacak?

Mazluma bu kadar zulmedilmez ve zalime bu kadar arka çıkılmaz. İnsanın olup bitenlere inanası gelmiyor amma işte o inanılmaz şeyler bir bir oluyor maalesef. Görünen o ki Heybeliada Ruhban Okulu, Rum Patriği Bartholomeos’un istekleri ve tabii ABD ve AB’nin destekleri, destek de ne kelime, direktifleri ile açılacak. Niçin “direktif” diyoruz, çünkü bu talebin hiçbir makul, hiçbir geçerli tarafı yok. İhtiyaçtan desek, ihtiyaçtan değil, Türkiye’nin çıkarları bunun böyle olmasını gerektiriyor desek, tam tersine, bu Türkiye’nin içine yeni bir fitne, yeni bir ayrışma, yeni bir mozaikleşme tohumu atmanın ta kendisi.AB’ye bakıyoruz, Türkiye’ye ihtiyacı var. ABD’ye bakıyoruz, Türkiye olmazsa ne Irak’ta, ne Afganistan’da adım atabilecek gibi değil. Rusya Türkiyesiz elsiz ayaksız gibi, İsrail Türkiye’ye muhtaç ve mecbur ve üstelik Türkiye askerî bakımdan dünyanın en hatırı sayılır birkaç ülkesinden biri, ekonomi elbette bu milletin Kurtuluş Savaşı’nı verdiği günlerin çok çok üstünde bir imkânlar alanı, hal böyleyken, nasıl yönetiliyoruz ki, Rum’undan Ermeni’sine, Patrikhane’sinden bölücü örgüt PKK’sına kadar herkes Ankara’dan devamlı bir şeyler alıyor, Ankara’dakiler de sürekli her isteyene her istediğini veriyor, bunu adı da, “Çözümsüzlük çözüm değildir” ve “Kazan kazan” formülü oluyor! Kaybettiklerimizi sayıp duruyoruz Allah rızası için şu kazandıklarımızı da biri çıkıp söylese. Denilecektir ki, ordu siyasetten elini çekiyor, çeteler çözülüyor ya, daha ne arıyorsunuz. Bu cevap bile Kıbrıs Rum Kesimi’nin adanın tamamı adına AB üyesi yapılması, Ermenistan sınır kapısının açılmasına ramak kalması, PKK ile masaya oturulması, Irak’ın kuzeyindeki devletçiğin tanınması, İsrail’e verilen tavizler, ABD için nükleer bir çöplük haline gelmemiz ve Anadolu’nun bu ülke için bir savaş gemisi haline getirilmesi, Brüksel kanunlarının Türkiye Büyük Millet Meclisi Kanunları’ndan üstün tutulması ve Heybeliada Ruhban Okulunun Patrik’in dayattığı şartlarda açılacak olması karşılığı ordunun siyasetten elinin çekilmesi anlamına gelir ki, bundan Türkiye’yi yönetenlerin kendi ordusuna karşı dış güçlerle işbirliği yaptığı anlamı çıkar. Yani “Kazan kazan” diye pazarlanan dış politikanın karşı tarafın “kazandıklarına” karşılık Türkiye’nin “kazandıkları” kefesine demokratikleşmenin konulması iddia ve kabul edilemez, kabul edilirse, bunun karşılığının ne olduğunu, Allah korusun, söylemek bile istemiyoruz.Evet, Heybealiada Ruhban Okulu açılacak, hükümet bu karara varmış, bugün bu kararın Türk insanına kabul ettirilmesinin psikolojik savaş safhasındayız. Biliyorsunuz Mora isyanında on binlerce Müslüman Türk katledilmişti. Bunu biz söylemiyoruz, İngiliz Tarihçi W. Allison Philipis söylüyor:“- Üç gün boyunca zavallı Türk yerleşimciler bir vahşiler güruhunun şehvetine, zulmüne teslim edildiler. Ne cinsiyet ne de yaş yönünden bir esirgeme yapıldı. Kadınlar ve çocuklar öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler. Kıyım öylesine büyük ölçüdeydi ki çete reislerinden Kolokationes’in kendisi bile, kasabaya girdiğinde, ‘Yukarı Hisar Kapısı’ndan başlayarak atımın ayağı hiç yere değmedi’ demektedir. İlerlediği zafer kutlama töreni yolu, Türk cesetlerinden bir halı ile döşenmişti!” İşte bu vahşetin ve diğerlerinin arkasında Patrikhane’nin olduğu bütün belgeleriyle ve uluslararası gözlemcilerin şahitliğinde ortaya kondu ve işin müsebbibi patrik Gregorius yargılandı, Patrikhane’nin Orta Kapısında asıldı. Olaydan sonra gizli olarak toplanan patrikhane yönetimi ise aynı yerde eşdeğer bir Türk devlet adamı asılana kadar kapının kapalı tutulması kararı verdi. Kapı, Cumhuriyet dönemine kadar zincirliydi, sonra, kaynaklandı.Patrikhane o kapıyı hâlâ açmıyor amma Hükümet işte bu Patrikhane’de ve o kapıda bir Müslüman Türk’ü asmak için yemin edecek papazların yetiştirileceği okulu açma kararı vermiş bulunuyor.Dün Bartholomeos’un faaliyetleri ve Patrikhane’nin Kin Kapısı için demediğini bırakmayan yandaş basın bugün Hükümetin kararını halka benimsetmek için nasıl takla atıyor, görün, görün de, ezberlerinizi bozarak Türkiye’de nelerin olup bittiğini yeniden bir değerlendirin bakalım.

H.Demir / 30.06.2009 / Yeniçağ http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=9083

9 Haziran 2009 Salı

Tercihlerimiz Mutluluğumuzdur

Epey bir zamandır büyük işleri başkalarına bıraktım, küçük işlerle ilgileniyorum; örneğin kitap imzalamak için gittiğim ilköğretim okullarında enerjileri tavan yapmış öğrencilere söylediğim tek bir söz var: “Ne yapın, ne edin hayatta sevdiğiniz işi yapın!”
Gözlerinden ateş fışkıran öğrencilerin kaçı bu sözleri ciddiye alır bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var; Türkiye, sevmediği işi yapan ve sadece ama sadece bu nedenle mutsuz insanlar ülkesidir.
Fırsat eşitliğinin olmadığı, eğitim sisteminin öğrencinin becerilerini, yeteneklerini öne çıkarmak şöyle dursun, sistemli bir biçimde yok ettiği ülkemizde, özellikle üniversite tercihleri önce aile baskısının, sonra mahalle baskısının etkisindedir. Genç insan şaşkın ördek misali belki de hiç canının istemediği, olmak istemediği bir mesleği seçmek zorunda kalmaktadır. Sonrası gelin birkaç hikâye anlatalım. Ancak bu hikâyelerin sonu mutlu bitiyor, mutlu bitmeyenlerin sayısı ise sanırım binlere ulaşır.
Betül daha küçücük bir çocukken resim yapmayı sever. İlkokul, ortaöğretim böyle geçer. Betül ressam olmak istemektedir, ama Konyalı eşrafından olan babası ressam kelimesini duymak bile istemez, çalışkan, zeki ve ressam olmayı düşünen Betül kimya mühendisliği okur, 23 yaşında kimya mühendisi olur ve otuz beş yaşına kadar bir laboratuvarda tüplerin arasında yaşamını sürdürür. İşte tam otuz beş yaşında tıpkı filmlerde olduğu gibi kader ağlarını örmeye başlar. Betül hastalanır, kimyasallara karşı ciddi bir alerjisi olduğu açığa çıkar, bir süreliğine işi bırakmak zorunda kalır.
Bu zorunlu ev tatili süresince Betül boş durmamak için takı kurslarına yazılır, otur otur canı sıkılmıştır; incik boncuk derken işi pırlanta kesmeye kadar vardırır. Ardından mücevherin sırrını keşfeder, mumdan kalıp çıkarmaya başlar... Şimdi ne mi yapıyor? Evinde bir odayı atölye yaptı, mücevher kalıbı yaparak yaşamını sürdürüyor. Bu iş öyle keyifli bir iş ki Betül’e çok sevdiği başka bir uğraşa, dalgıçlık için zaman bırakıyor. Betül çoktan kimya laboratuvarlarını unuttu, her yıl dünyanın en az üç bölgesinde sualtı fotoğrafı çekiyor. Yakında onları sergileyecek.
Betül’ü kıskanmamak imkânsız; şöyle bir kendinize ve çevrenize bakın, en aydın ailelerde bile şu sözler sıkça duyulur: “Oğlum, kızım para kazanacak doğru dürüst bir işin olsun, ondan sonra gitar çalarsın, şu sonu gelmeyen icatlarının başına dönersin...” Ya da “biz seni türlü fedakârlıklar yaparak okuttuk, hep seni kaymakam, vali, bir şirkette yönetici olarak göreceğimiz günleri düşledik, sen şimdi ola ola pastacı mı olacaksın?”
Evet pastacı olacak! Pastacı örneğini özellikle verdim, çok iyi okullarda okuyan, geleceği çok parlak olan iktisatçı bir genç adamın, bir büyük şirkette üst düzeyde yönetici olarak çalışmaya başladıktan bir yıl sonra sedef hastalığına (sedef psikosomatik bir hastalıktır) tutulup ne olursa olsun yönetici olmak istemediğini keşfetmesi ve çok az bir parayla Amerika’ya gidip orada garsonluk yaparak pasta kurslarına katılması ve şimdilerde internet üstünden sipariş edilen pastaları satarak hayatını kazanması beni çok etkilemişti.
Bu ülkede genç olmak zor; aile baskısı, mahalle baskısı dışında genç insanın üstündeki en yoğun baskı gelecek baskısı. Bu çok güvensiz ülkede nasıl bir varoluş sergileyecekler, nasıl yaşayacaklar? Doğrusu işleri zor, çevrelerinde o kadar çok mutsuz insan var ki, bu onları korkutuyor.
Bu konuya nereden geldik, bugünlerde bize 12 Eylül’den miras kalan YÖK, fırsat eşitliğine aykırı gerekçesiyle, öğrencilerine daha bilinçli bir tercih sunmaya çalışan vakıf üniversitelerini YÖK sistemine uyması için uyarıyor. Oysa YÖK gerçekten fırsat eşitliği istiyorsa, öğrenci tercihlerini bilinçlendirecek yöntemleri hayata geçirmek için çalışmalı. İlköğretim ve ortaöğretimin yerlerde süründüğü bir ülkede en azından üniversite daha bilinçli bir eğitime yönelebilir. Ve genç insanlar daha doğru bir tercih yapabilirler. Bu da daha çok insan mutlu olur demektir.
Elbette burada söz ettiğimiz, en azından üniversiteye gitme şansı olanlar, ya bu şansı bile yakalayamayanlar; onlar birer mafya tetikçisi adayı, onlar ötekiler... Ne yazık ki ötekiler için ne devletin, ne özel kuruluşların hiçbir önerisi yok!
Şimdilik durum böyle kim bilir belki de mutlu insanlar çoğaldıkça ötekiler için de öneriler birbiri ardından gelir. Çünkü mutluluk önyargıları kırar, düşünce özgürlüğünü besler ve en önemlisi ülkeyi kapıkullarından arındırır.
Büyük işler başkalarının olsun, siz gelin benimle küçük işlere kafa yorun, zarar gelmez.
isilozgenturk@gmail.com
Işıl Özgentürk / 09.06.2009 / Cumhuriyet

ŞİDDET TOPLUMU OLDUK !...


Musa Kart / 09.06.2009 / Cumhuriyet

7 Haziran 2009 Pazar

Yeni Türk sözleri

Okurlardan İbrahim Ormancı bu pazar için yeni Türkiye’nin ürettiği yeni Türk esprilerinden göndermiş:
- İşsizlik çığ gibi büyümekte; yiğidim aslanım artık yan gelip yatıyor!..
- Hoş geldin bebek; işsiz kalma sırası sende!..
- Alışverişi gençler ve çocuklar tetikliyormuş; peki çekilen tetiklerin vurduğu kim?
- “Kriz varsa çare de var” kampanyası yerine; “kriz varsa kredi kartları da var” olmalıydı.
- Tiridine tirdine bandım; bedava mı sandın? Kredi kartıyla aldım!..
- Alem buysa; kraldan çok kralcı benim!..
- Allah bana yürü ya kulum dedi; sürekli yayan gidip geliyorum!..
- Ağır ol molla desinler; hasta ol, nanemolla desinler!..
- Yine falda sen çıktın; falcıya rüşvet mi verdin yoksa?
- Bülbülüme dut yedireceğim; bakalım gerçekten susuyor mu, susmuyor mu?
- Cep telefonuyla çok konuşup da; kontörün topuzunu kaçırma...
- Hep aklınızı seveceğinize; biraz da halkınızı sevsenize be!..
- Her Türk mağdur doğar!..
- Sürekli pot kırdığı için; artık ona “gafını balla kestim” diyorlar...
- Hiç unutmam bir gün okulu kırmıştım; babam da benim bacaklarımı...
- Susma, sustukça sana da sus-payı verecekler.
- Sana gitme demeyeceğim; hafif kalır, defol demem lazım!..
Can Ataklı / 07.06.2009 / Vatan

eVinDeN kOvuLaN kıZ ÇoCukLaRı:)

"Eşyalarını topla Sonay,hepsini kolile kızım,yıkandı tüm kışlıkların"...."...!!??..."... Kovuluyormuyum yoksa evden??..
İstenmiyormuyum yani??..
Nasıl bukadar rahat çıkıyor ağızlarından bu sözler??..
Hani en küçük yavruları,göz bebekleriydim!!..
Hani saçımın teline birşey olsa dünyayı ayağa kaldırırlar,bir damla göz yaşıma dayanamazlardı??..Bu szöler damla yağmuruna neden oldu,bilmiyorlarmı??...
Nasıl yani eşyalarını topla ve koliye koy??...
Nasıl alışacaklar bensizliğe??...
Ben babamın nefes almadığı bir evde uykuya dalamam,bilmiyorlarmı??...
Uzun uzun bakıyorum hepsinin yüzüne...
Herkes sessiz..Kim demiş erkek ağlamaz diye!!..
Abilerde,babalarda ağlar!!..
Aslanlar gibi hemde!!..Ama benimkiler donmuş gibi??...
Anıtkabirdeki nöbet bekleyen gözyaşları akmasa canlı olduğuna inanmayacağım askerlere benziyorlar!!..
Dikildim karşılarında bakıyorum!!...
Ses yok,hareket yok..
Eşyalarını topla Sonay!!..
Bu çok ağır bir cümle!!..
Altında ezilir,taşıyamam...
Sessizliği annemin hıçkırığı bozuyor ve doğanın gereği olan insani tepkiler devamını getiriyor..
Başta oyun gibi gelen,eğlenceli bulduğum hikayenin mutlu sonundayım..
Ama bukadar hüzünle yoğrulacağını tahmin etmedim,edemezdim...
Evimde ne kadar az vakit geçirmişim...
Ailemin yanında hiç yaşamamışım..
Tüm yıllarım dışarıda geçmiş gibi..
Oysa 25 yıldır dizlerinin dibindeyim..
5 dakika geciksem balkonda bekleyen endişeli gözler tebessüm ederek karşılardı..
Hafif yüzüm asık olsa başımın kalabaklığından sıkılır,offf der kaçardım odama..
Maymunluk yapar,sinir oldukları şeyleri yapar azar işitmeden kurtulurdum..
Mütemadiyen deyim yerindeyse tepelerinde gezer tek şikayet ibaresi görmezdim..
Abim "pasta yanak" diye gürültülü öpüp sıktığında ciyaklar ısırırdım..
Bebek gibi kokuyorsun diyen elmanın yarısı diye addettiğim ablamın dil sürçmelerine takılır eğlenirdim..
Yarmagül diye kızdıran küçük abimi mıncıklar kendimi omuzlarında bulurdum...
Yani şimdi tüm bunları bırakıp,unutup bana eşyalarını topla diyen aynı kişilermi??..
Bana mı diyorlar??..
Evlenecek kadar büyüdümmü ben??...
Gitme diyen olmayacakmı??..
Biz vermedik,kendin gidiyorsun demeleri kal demekmi yoksa??..
Bugün ruhum,beynim dumanlı..
Gözyaşım burnumun ucunda..
Anladınız siz..
Siyahlı çooook efkarlı...
Bir tecrübe diyorki; Yüreğinin götürdüğü yere git KaRaDuTuM:)..
Dilime dökülenleri yazdım, hoş görün bu defalık tamam mı??
Siyahlı Kız (Hürriyet yorumcusu)

31 Mayıs 2009 Pazar

Radikalizm ve Aşırılık Araştırması

Prof. Yılmaz Esmer’in ‘Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması’, ilginç ve düşündürücü veriler ortaya koydu
Dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum
İstanbul Haber Servisi - Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in gerçekleştirdiği, “Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması” önemli sonuçlar ortaya koydu. Yurttaşların yüzde 62’si dini yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran laiklik için yüzde 16’da kalıyor. Toplumun yüzde 75’i çocuklara Kuran kursu açılmasını isterken, dünyayı anlamak için bilim yerine dini rehber edinenlerin oranı ise yüzde 56’yı buluyor. Toplum, “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, dindeist ya da ateist olanı, Hıristiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyor. Söz konusu gruplara en hoşgörüsüz yaş dilimini 15 - 18 yaş arası gençlerin oluşturması düşündürüyor. Bazı kadınların koca dayağını hak ettiğini yüzde 33, recmi yüzde 22, mahkemelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit olmasını yüzde 35 savunuyor. En çok orduya güvenen toplum, en güvensiz kurum olarak ise DTP’yi gösteriyor.
Araştırma, 34 ilde 12 Nisan 2009 - 3 Mayıs 2009 tarihleri arasında, 15 yaş ve üzeri 1715 kişi ile yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi. Araştırmadan çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Kadın - erkek eşitliği
- Yüzde 74, ev kadını olmanın çalışmak ve para kazanmak kadar tatmin edici olduğunu düşünüyor.
- Erkeklerin kadınlardan daha iyi siyasi lider olduğunu düşünenlerin oranı, yüzde 59.
- Yüzde 22’lik dilim, üniversite eğitiminin kızdan daha fazla erkek çocuk için önemli olduğuna inanıyor.
- “Aile reisi erkek olmalı” diyenler, yüzde 71’lik kesimi oluşturuyor.
- Bazı kadınların kocasından dayak yemeyi hak ettiği fikrini savunanların oranı yüzde 33.
- Yüzde 61’e göre, “kadın her zaman kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı”.
- “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı, yüzde 64.
- Yüzde 36, kız çocuklarının mirastan erkek çocuklarının yarısı kadar pay almasını istiyor.
- Kadınların plajda mayo ile dolaşmasının günah olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 58’i buluyor.
- Yüzde 35, mahkemelerde iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit sayılması gerektiği görüşünde.
- Kadınların yaşamdan esas beklentisinin yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak olduğuna inananların oranı yüzde 88’e ulaşıyor.
- Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin almasının doğruluğuna inananların oranı yüzde 84; kadın yalnız bir yere gidecekse kocasından izin alması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.
- Yüzde 62’lik dilim Müslüman kadınların evin dışında başını örtmesi gerektiğini savunuyor.
- “Zina yapan evli kadının taşlanması doğru” diyenlerin oranı yüzde 22.
- Bu çağda herhangi bir ülkede kadının yüzünü peçe ile örtmesinin akıl dışı olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 63.
Amerika, AB ve ülkelere bakış
- Yüzde 82, Amerika’nın dünyaya Hıristiyanlığı yaymayı, yüzde 86 Türkiye’yi bölmeyi, yüzde 85’i İslam dünyasını bölmeyi ve zayıflatmayı, yüzde 35’i ise diktatörlükle yönetilen ülkelere demokrasiyi getirmeyi hedeflediğini düşünüyor.
- “AB’nin hedefi Hıristiyanlığı yaymak” diyenlerin oranı yüzde 81, “Türkiye’yi bölmek” diyenlerin oranı yüzde 76, “İslamı bölmek ve zayıflatmak” diyenlerin oranı yüzde 80, “Diktatörlükle yönetilen ülkelere demokrasi getirmek” diyenlerin oranı ise yüzde 76.
- Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini, yüzde 57’lik kesim istiyor.
- Yüzde 80, ne yapılırsa yapılsın Türkiye’nin AB’ye giremeyeceği; yüzde 93’ü birliğin Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit davranmadığı görüşünde.
- Yüzde 76, Müslümanlığın baskın inanç olmasının AB’nin Türkiye’ye olumsuz bakmasına neden olduğunu düşünüyor.
- AB’ye girmek istemeyenler içinde ağırlıklı yaş grubunu 15 - 18 oluşturuyor.
- Türk dış politikasında öncelik verilmesi istenen adımlar; yüzde 42 ile “Türk dünyası ve Türki devletler ile daha yakın işbirliği”, yüzde 30 ile “İslam dünyası ile daha yakın işbirliği”, yüzde 22 ile “AB’ye tam üyeliğin gerçekleşmesi” ve yüzde 5 ile “ABD ile işbirliğinin geliştirilmesi” şeklinde sıralanıyor.
- Bireylerin kendisine en yakın hissettiği ülkeler sırasıyla; Azerbaycan, Filistin, Pakistan, Japonya, Almanya, Avusturya, Rusya, İngiltere, Fransa, Yunanistan, Amerika, Ermenistan ve İsrail.
- Kendini laik olarak tanımlayanlar, Pakistan ve Filistin’i yakın ülke olarak görmüyor.
- Bugün dünyadaki sorunların sorumlusu olarak sırayla; “Cahillik, eğitimsizlik / İsrail / Terör / ABD / Kapitalizm / İnsanlar arası eşitsizlik / Çokuluslu şirketlerin kâr hırsı / Dini inançların zayıflaması / AB” görülüyor.
- Yüzde 62, dünyadaki aşırı İslamcı hareketlerin önlenmesini istiyor.
Terör ve şiddet
- Yüzde 76, terörist olduğundan şüphelenilen kişinin suçsuzluğundan emin olunana kadar cezaevinde tutulması gerektiğine inanıyor.
- “Olası bir terörist saldırıyı önleyecek bilgiyi sağlasa bile tutuklulara işkence yapılması hiçbir zaman haklı görülemez” diyenlerin oranı yüzde 80.
- Yüzde 92’lik kesim, hiçbir gerekçenin terörü ve insan yaşamına kastetmeyi haklı çıkarmayacağı görüşünde birleşiyor.
- Yoksulluk ve sömürü düzeni devam ettikçe terörün de devam edeceğine, yüzde 95’lik kesim inanıyor.
Tehdit algıları
- Aşırı İslamcı akımların Türkiye’yi tehdit ettiğine inananların oranı yüzde 69. Aynı oran PKK söz konusu olduğunda yüzde 93’e çıkıyor. İslamcı akımların dünya güvenliğini tehdit ettiği görüşü yüzde 66’lık kesimden destek bulurken, yüzde 81 demokrasi karşıtı girişimlerin Türkiye’yi tehdit ettiğini söylüyor.
- Türkiye’nin karşısındaki en büyük 3 tehdit; “PKK / Aşırı İslamcılık / İran’ın nükleer silahları” olarak görülüyor.
- Afganistan’da Amerika ve NATO’ya karşı şiddet eylemleri yüzde 48, Irak’ta Amerika’ya karşı şiddet eylemleri yüzde 50, Filistin’de Hamas’ın İsrail’e karşı yaptığı şiddet eylemleri ise yüzde 46’lık kesimce haklı bulunuyor. Filistinlilerin İsrail’e karşı düzenlediği intihar saldırılarının devam etmesinin iyi olacağını söyleyenlerin oranı ise yüzde 28.
- Yüzde 90, dünyadaki Müslümanların kendini Batılı ülkelere barışçı yollarla kabul ettirebileceğine inanıyor.
19 yıl öncesiyle aynı
- Toplumun yapılacak reformlarla yavaş yavaş düzeltilmesinin gerekliliğine inananların oranı yüzde 63, devrimci değişim isteyenlerin oranı yüzde 15, bugünkü düzenin aynen korunmasını isteyenlerin oranı ise yüzde 22. Aynı soruya 1990 yılında yapılan araştırmada verilen yanıtlar ise neredeyse aynı olurken, 19 yıl önceki oranların “yüzde 61 / yüzde 13 / yüzde 26” şeklinde sıralanması dikkat çekti.
- Herhangi bir nedenden ötürü ayrımcılığa uğradığını hissedenlerin oranı yüzde 18. Araştırmanın yaş grubu çerçevesindeki nüfus dikkate alındığında, bu 8 milyon yurttaşa denk geliyor. Konuştuğu dil nedeniyle ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin oranı yüzde 8, farklı etnik kimliğe sahip olduğu için ayrımcılıkla karşılaşanların oranı ise yüzde 9’ken; laik olduğu için devletten ve toplumdan ayrımcılık gördüğünü söyleyenlerin oranı yüzde 6.
- Milliyetçilik ya da dindarlıkta artış söz konusu değil. Prof. Esmer’in değerlendirmesi ise dindarlığın AKP iktidarı ile arttığı değil, daha fazla görünür kılındığı yönünde.
4’te 3 Kuran kursu istiyor
- “Benim için din birinci sırada gelir” diyenler yüzde 62, laikliği birinci sıraya koyanlar yüzde 16’lık kesim.
Önceliğinin demokrasi olduğunu belirtenler yüzde 13, etnik kimliği olduğunu söyleyenler yüzde 5, yeterli bir gelirin kendisi için ilk sırada geldiği yanıtını verenler ise yüzde 4’ü oluşturuyor.
- Çocuklar için Kuran kursları açılmasını isteyenlerin oranı yüzde 75.
- Dünyayı anlayabilmek için yüzde 56 din kitaplarının, yüzde 44 ise bilimin önemli olduğunu düşünüyor.
- Yaratılışa inanlar yüzde 93, evrime inanlar yüzde 7’lik dilimi oluşturuyor.
- Yüzde 35, Ramazan ayında yemek yenecek mekânların iftar saatine kadar kapalı tutulmasını istiyor.
- İnancı nedeniyle evden başını örterek çıkanların oranı yüzde 62, annesinin başı örtülü olanların oranı yüzde 85.
- Yüzde 86, İslamiyete karşı ciddi tehditler olduğunu düşünüyor.
İçkiye, şorta hoşgörü yok!
- Yüzde 72 içki içen, yüzde 67 nikâhsız yaşayan, yüzde 35 kızı şortla dolaşan, yüzde 48 aşırı sağ ya da sol görüşte, yüzde 42 sevmediği partinin üyesi, yüzde 75 Tanrı’ya inanmayan, yüzde 32 oruç tutmayan, yüzde 65 hiçbir dine inanmayan, yüzde 27 farklı anadilde konuşan, yüzde 43 Amerikalı, yüzde 14 türbanlı, yüzde 33 çarşaflı, yüzde 63 köktendinci, yüzde 26 başka bir ırk veya renkten, yüzde 52 Hristiyan, yüzde 64 ise Yahudi birini komşusu olarak istemiyor.
- Söz konusu farkılıklara en hoşgörüsüz yaş grubu, 15 - 18.
- Üniversite mezunları en hoşgörülü grubu oluştururken, eğitim seviyesi düştükçe hoşgörü oranı azalıyor.
- Toplumun en istemeyen kesimi eşcinseller.
- Yüzde 91 PKK’yi, yüzde 90 İsrail’i, yüzde 80 şeriatı, yüzde 73 komünizmi, yüzde 84 El Kaide’yi ve Bush’u “aşırı” olarak görüyor. Aşırı bulunanlar arasında; “faşizm, ırkçılık, Taliban ve Hamas” da yer alıyor.
- PKK’ye karşı geniş çaplı askeri harekât isteyenlerin oranı yüzde 83.

Cumhuriyet/ 31.05.2009

NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Derin Türkiye’de Aşırıcılık

“Hoşgörüsüzlük” nerde başlar, nerde biter?
Radikalizm ve aşırıcılığı, hoşgörüsüzlükten ayıran çizgi tam olarak nedir?
Prof. Yılmaz Esmer’in ilginç, çarpıcı, öğretici araştırmasının sonuçlarını, şimdiye dek gazetelerden takip edebildim. Araştırmanın kendisini henüz görebilmiş değilim. Çalışmasının tanıtımını yaparken Yılmaz Esmer, “aşırılık kavramının tanımını deneklere bıraktığını” söylemiş. Bu yolu neden seçmiş olduğunu tahmin etmek zor değil ama gene de kendisinin “aşırılık” kavramına biraz daha açıklık getirmiş olmasını tercih ederdim…
Gazetelere yansıdığı kadarıyla çünkü araştırma sonuçları ağırlıklı olarak yalnız “hoşgörüsüzlük” bağlamında irdeleniyor...
Esmer’in verilerinden yola çıkarak “hoşgörüsüzlük” üzerinden genel geçer değerlendirmeler yapılıyor.
Köşeyazıları “hoşgörüsüzlük” temelinde çözümlemeler sunuyor.
Hoşgörüsüzlük çıtasının fevkinde
Araştırmanın adı ne var ki; “Hoşgörü/Hoşgörüsüzlük” değil, “Radikalizm ve Aşırıcılık”…
Adından da anlaşılacağı üzere, ortada -heyhat(!)- hoşgörüsüzlüğü aşan bir tablo var...
Zaten akıl var, yakın var değil mi? Ona hoşgörüsüzlük, buna hoşgörüsüzlük…
“İçki içene”, “oruç tutmayana”, “dine inanmayana”, “Yahudi/Hıristiyan/başka dinden olana”, “nikâhsız yaşayana”, “kızı şortla dolaşana”…
Bu kadar çok kategori de insana karşı “hoşgörüsüzlük”, sadece “hoşgörüsüzlük” olarak tanımlanabilir mi?
“Hoşgörüsüzlük paketi” bu kadar geniş tutulunca, bunun adı hasbelkader artık hoşgörüsüzlük değil; radikalizm ve aşırıcılık, icabında “fanatizm” oluyor.
Zina yapan kadın için “recm” istemek örneğin, bir “hoşgörüsüzlük” değil; tipik bir “Talibanlık” yani “fanatizm” göstergesidir.
“Hoşgörüsüzlük” genel geçer anlamıyla, “ötekini dışlayan” bir saygısızlık çıtasıyla sınırlı kalır.
Bu çıta, şiddet düzlemine varmaz.
“Kadına yönelik şiddete” meylettiğinizde ise -ki “recm talebi” bunu gösterir- “hoşgörüsüzlüğün” kapsama alanından çıkıp artık “radikalizm”, “aşırıcılık” ve giderek “fanatizmlerin” sularına girmiş olursunuz…
Diyeceğim o ki; “hoşgörüsüzlük”, nispeten keyfi olabilen, göreceli ve sınırlı bir kavram…
“Aşırıcılık” ve “radikalizm” ise çok daha bütüncül, kapsamlı, sistemli biçimde şiddete yönelmeye yatkın ve yakın olabilen durumları anlatmak için kullanılan ifadeler…
“Aşırıcılık ve Radikalizm” araştırmasının bulguları; ne yazık ki “hoşgörüsüzlük sınırlarını haydi haydi aşan bir durumla” karşı karşıya olduğumuzu ve bu nedenle çok daha cesur yüzleşmelere ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor bana göre.
Bir ‘yaralı bilinç’ travması
Konunun çok önemsediğim bir boyutu bu.
“Radikalizm ve Aşırıcılık” araştırmasının yüzümüze çarptığı bir diğer gerçek de, derin bir “kültürel bilinç bölünmesi”...
AB’ye ilişkin verileri okurken özellikle, İranlı yazar Daryus Şayegan’ın kulaklarını çınlattım.
Türkçeye “Yaralı Bilinç” olarak çevrilen “Cultural Schizophrenia: İslamic Societies Confronting the West” isimli kitabında, Şayegan; fikirlerde tam geçişkenlik sağlanamayan Batı-Doğu dünyası arasındaki “kişilik/benlik bölünmüşlüğünü” anlatır.
Yılmaz Esmer Hoca’nın AB bulguları tam böyle bir “bölünmüşlük” ortaya koyuyor.
Halkımız kendisini sırayla Azerbaycan, Filistin, Pakistan ve taa dünyanın öbür ucundaki -ne alakaysa?- Japonya’ya yakın hissediyor.
İlk dörtte ilaç için bir tek Avrupa ülkesi yok.
Ankete katılanlar nitekim ezici bir ağırlıkla -yüzde 81- AB’nin İslamı ve Türkiye’yi -yüzde 76- bölmek istediği kanaatini taşıyorlar. Yüzde 80 zaten ne yapılırsa yapılsın AB’nin Türkiye’yi almayacağına kesin kes emin.
Buna rağmen yüzde 57 çoğunlukla halkımız gene de AB’ye girmeyi düşlemekten geri kalmıyor.
Bu bir “yaralı bilinç” örneği değilse nedir?
04.05.2009 / Cumhuriyet

NİLGÜN CERRAHOĞLU
‘Derin Türkiye’de
Aşırıcılık
“Resmi olmayan yüzümüz” bu…
“Değiştirilemez ilke” laiklik ve “Türkiye laiktir, laik kalacak!” sloganları ardındaki “derin Türkiye” bu!
Korkunç bulguları Prof. Yılmaz Esmer “konjonktürel dalgalanmalarla” açıklamıyor. Dincilikte gelip geçici bir tırmanmadan söz etmiyor. AKP iktidarının yapıyı sadece “daha görünür” kıldığını söylüyor. O kadar.
Buzdağının gövdesi
Buzdağının gövdesi başka deyişle su yüzüne çıkıyor. Öteden beri sezmekle birlikte; elimiz, avcumuzla tutamadığımız; teşhis/tespitte zorluk çektiğimiz, aysbergin gövdesiyle yavaş yavaş göz göze geliyoruz. Yani bir tür gerçek anı yaşıyoruz. Ve gerçek anı tüm karabasanlarımızı “teyit ediyor”.
Kadına “recmi” caiz görenlerin oranı yüzde 22, dayağı mubah sayanlar yüzde 33, yarım miras hakkı/yarım şahitliği hak görenler yüzde 36, mayo “günah” diyenler yüzde 58, “kocaya eksiksiz itaat” buyuranlar yüzde 61, ev dışında kadın başörtüsü takmalı diyenler yüzde 62, “reis kocadır” dayatmasında ısrar edenler yüzde 71; “koca izni olmadan kadın şuradan şuraya gidemez/çalışamaz” diyenler yüzde 85…
“Derin Türkiye’nin” kadına biçtiği yer, lafın özü bir Taliban dünyası…
“Recme”, yüzde 22 destek ne demek?
Laik Türkiye yasaları, değerleri, hukuku; bu Taliban zihniyetinde -mermerin üzerinden kayıp giden su misali- hiç iz bırakmamış…
Seksen beş yıllık Cumhuriyet tarihinde “Cumhuriyet kadınına” atfedilen yer ve önem, “derin Türkiye”nin genlerine nüfuz etmemiş.
Bundan daha açık ve çarpıcı bir tablo olabilir mi?
Bu bir ‘hoşgörü’ sorunu değil
Medya başlıklarına baktığımızda ne var ki; ortadaki tabloya rağmen, “aysbergin gövdesiyle” yüzleşmekte -hâlâ- muazzam engellerle karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz.
Gazeteler, konuyu farklı başlıklarla aktarıyor.
Bizim gazete, durumun fotoğrafını çekiyor: “Dindar ve kapalı toplum”.
“Zaman”ın “aynı araştırma” için dikkate değer(!) bulduğu manşet; “Türkiye’de mahalle baskısı yok”.
“Milliyet” olayı, bir “hoşgörüsüzlük sorununa” indirgeyerek, “4 kişiden 3’ü ‘içki içen komşu’ istemiyor” manşetini kullanıyor…
İlahi!
“5 kişiden 1’i kadına ‘recm’i reva görüyor. 3 kişiden 1’i kadına ‘yarım şahitliği’, ‘mirastan yarım hakkı’ yakıştırıyor…” değil de “4 kişiden 3’ü ‘içki içen komşu’ istemiyor” başlığı…
Bu nasıl bir öncelik sıralaması böyle?
Nüfusun yarısını -kadını!- “birey” görmeyen, yarım sayan bir anlayış; toplumun tüm “ötekilerini” tabii dışlar. Bu bir “hoşgörüsüzlük” sorunundan çok daha fazla bir “aşırılık” konusu ki; -Esmer’in araştırmasının adı da bu -“Radikalizm ve Aşırıcılık” tam bunu söylüyor.
“Kadın”a Talibanca bakan bir toplum, “içki içen, eşcinsel, gâvur komşu” ister mi? Taliban’da “içki hoşgörüsü” arıyor muyuz ki, “içki içen komşu istenmiyor”a şaşıyoruz? Bunun neresi sürpriz?
“Aşırılıkların anası”; “komşudan” önce asıl, bir evde yaşanan diğer yarının yok sayılması!
Yılmaz Esmer araştırmasının bu nedenle en çarpıcı yanı, “kadın” ve kadın üzerinden “derin Türkiye”nin, “derin Talibanizmlerini” ortaya koyması.
“İçki hoşgörüsüzlüğü” manşetlerini atan arkadaşların kafalarındaki öncelik sıralaması sahiden bu mu? Yoksa alttan alta “olayın çapını küçülten”, bir “spin doktorluğu” mu var ortada?
Öyle ya bir kitle gazetesinin; “içki içen komşuya tahammül yok” manşetiyle çıkması başka… “5 kişiden 1’i ‘kadın recminden’ yana” başlığını kullanması başka…
Çifte standardın âlâsı
Rastlantıya bakın ki, Milliyet yazarı Taha Akyol da başlıklardaki bu farka dikkat çekmiş.
Ama başka yönden. Araştırmanın farklı okumalarının böyle farklı yorumlara yol açtığına işaret eden Akyol, “Aman ha! Aşırı yargılardan sakınalım” uyarısı yapıyor.
“Aysbergin gövdesi” karşısında Taha Bey çok temkinli, kılı kırk yarıyor….
Akyol aynı temkini keşke, yıllar yılı bu “buzdağının altına” ilişkin kaygılarını ifade eden laiklere de gösterseydi de.. bugün bu duruşta biraz olsun tutarlılık bulsaydık.
“Aysbergi” sorgulayagelmek, yıllarca “laikçilerin vehimleri” hesabına küçümsendi Türkiye’de. Bu tavrın en tipik sözcülerinden biri Taha Akyol olageldi…
“Laikçi vehimler”.. aşırı yargı olmuyor…
Dehşetengiz “bulguları” anlamlandırmaya çalışmak, “aşırı yargı tehdidi” içeriyor. Öyle mi?
Çifte standardın böylesi…
nilgun@cumhuriyet.com.tr
02.05.2009 / Cumhuriyet

ADNAN BİNYAZAR
Kadının Gücünü
Yadsıyanlar...
Kadını çarşafa sokanlar, peçelerle gizleyenler bencil ruhlu yobazlardır. Onlar, bilgisizliğin, önyargıların, tabuların, dayatılan düşüncelerin tutsağıdırlar.
Diktatörler, demokrasi düşmanları, saldırganlar, zorbalar, söz şehvetine kapılanlar, şiddet uygulayanlar, el kadar çocuklara tecavüz edenler; bu tür adamların arasından çıkıyor.
Kadın, onların körleşmiş yüreklerinde tensel bir varlıktan öte bir anlam taşımıyor.
***
Öyle değilse, hem de kitap yazan bir kişinin, Müslüman bir kadının erkeklerle birlikte çalışırsa fahişe olabileceğini düşünmesi hangi kitaba sığar!
Bütün dinler içsel arınmayı; insanın, varlığını kendi istemiyle olgunluğa erdirmesini öngörür. Kadını ilkel baskılarla ezmeye kalkanlar, arınma yoksunu yobazladır.
Oysa erkeğin, kadını güdümleyip, belli davranışlarla sınırlaması, toplumsal yaşamda ne büyük emek kaybına yol açmaktadır!
Yobaz kafalılar, “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi” verilerine göre kadının işgücüne katılımda 130 ülke arasında Türkiye’nin 125. sırada olmasından utanç duyacaklarına, insanlık dışı baskı uygulayarak kadını karanlık dünyalarının kölesi yapıyorlar.
***
Kadın, köle gibi algılanmazsa, onun yüzyıllar süren savaşımlar sonunda elde ettiği iş yaşamına kendini kabul ettirme süreci, nasıl olur da, “Gençleri Evlendirme ve Mehir Vakfı”nın çıkarıp parasız dağıttığı bir kitapta şöyle bir yargı yer alır?..
“Çağdaş küfür zihniyeti, savaşların tahrip ettiği yerleri tekrar imar etmenin zorlaştığını görünce, kadını bozmak amacıyla sinsi planlarını devreye koymuş, arkasından kadının özgürleşmesi ve haklarının korunması sesleri yükselmiştir.”
Gerçek, bunun tam tersidir; -Saraybosna’da, Irak’ta kadınların başına gelenleri anımsayalım-kadın, tarihin o belalı günlerinden ders çıkarmış, toplumsal üretimde sorumluluk yüklenerek kendini kurtarma yolları aramıştır. Bu süreç, yaşamsal eşitlik tarihinde, kadının özgür bir yurttaş olarak sesini yükseltmesinin onurlu başlangıcıdır.
Yobazların, kadının özgür bireyliği yolunda savaşım veren Türkân Saylan’a düşman kesilmelerinin nedeni budur.
***
Kitapta, kadının süslenme özgürlüğü de eleştirilerek dolaylı da olsa, “Kadınların, erkekler arasına karışmaları, onlara haram olan halvet ortamında bulunmaları, onlar için koku sürüp makyaj yapmaları, süs ve ziynetlerini kendilerine haram olan yabancı erkeklere göstermeleri”, nerdeyse fuhuş sayılıyor.
Bütün bunlar, kadını tensel bir nesne olarak algılayıp onun yaratıcı gücünü köreltme anlayışından doğuyor.
Oysa başka bir yazımda da savunduğum gibi, kadının kurtuluşu, kendini pazar malı gibi kullanılma karşısında vereceği eylemli savaşımla gerçekleşecektir.
***
Beyinleri ve yürekleri taşıllaşmış kadın düşmanlarına şu sorulmalı: Evde oya işleyen, halı, kilim dokuyan kadın, Sanayi Devrimi’nde olduğu gibi, bizde de iş hayatından uzak tutulmasaydı, birçok buluşta kadının adı olmaz mıydı?
Erkek egemen bir ailenin betimlemesine de yer verilen kitapta şu yönde bir yargı da var: “Kocasından daha yüksek diploma ve gelire sahip olan kadınlar, eşlerine itaat etmezler, kadın bedensel ve psikolojik olarak çalışmaya uygun değildir.”
Ruhu aşağılık duygusu kıskacındaki bir yobazdan başka kim böyle düşünebilir?..
binyazar@gmail.com 02.05.2009 / Cumhuriyet

SERVER TANİLLİ
Halkımızın Başına Gelenler...
Pazardan beri çok rahatsızım yurttaş olarak.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer ile ekibinin yaptıkları bir araştırmayı, 31 Mayıs Pazar günü, gazetelerde görmüş ve okumuşsunuzdur. Türkiye’de 34 ilde yapılan “Radikalizm ve Aşırıcılık Araştırması”nda, halkın çeşitli konularda sorulara yanıtları, tutuculuğun geldiği noktayı ortaya koyuyor:
“Dindar ve farklılıklara kapalı bir toplum”dur karşımızdaki, Cumhuriyet’e göre.
Milliyet de,“Hoşgörüden eser kalmadı!” diyordu manşette.
Prof. Yılmaz Esmer ve ekibi, 18 Ağustos 2007 günlü Milliyet’te de, bir başka araştırmada, din, dindarlık, laiklik konularında, toplumumuzun gelip durduğu noktayı pek güzel gösteriyordu.
Son araştırma ise, kimi ı’ların üstüne noktayı koyuyor.
Durup okumalı ve yapılması gerekeni yapmalıyız...
*
Araştırmadan çıkan dikkat çekici sonuçlar şöyle:
Yurttaşların yüzde 62’si, “din”i, yaşamındaki önem sıralamasında birinci basamağa koyarken, aynı oran “laiklik” için yüzde 16’da, “demokrasi”de yüzde 13’te kalıyor.
Halkın yüzde 75’i çocuklara Kuran kursu açılmasını isterken, dünyayı anlamak için bilim yerine dini rehber edinenlerin oranı ise yüzde 56’yı buluyor.
Halk, “kızı şortla dolaşanı, içki içeni, oruç tutmayanı, deist ya da ateist olanı, Hıristiyanı, Yahudiyi, nikâhsız yaşayanı” komşu olarak istemiyor. Söz konusu gruplarda en hoşgörüsüz yaş dilimini 15-18 yaş arası gençlerin oluşturması düşündürüyor.
Sadece bunlara bakıp irkilmemeniz mümkün mü?
Kadın-erkek eşitliği de havaya savruluyor:
- Yüzde 74, ev kadını olmanın, çalışmak ve para kazanmak kadar tatmin edici olduğunu düşünüyor;
- “Aile reisi erkek olmalı” diyenler, yüzde 71’lik kesimi oluşturuyor;
- Yüzde 61’e göre, “Kadın her zaman kocasına itaat etmeli, sözünden çıkmamalı”;
- “Ülkede işsizlik varsa çalışmak kadınlardan çok erkeklerin hakkı” diyenlerin oranı yüzde 64;
- Kadınların bir işte çalışmak için kocasından izin almasının doğruluğuna inananların oranı yüzde 84; kadın yalnız bir yere gidecekse kocasından izin alması gerektiğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.
- Yüzde 62’lik dilim Müslüman kadınların evin dışında başını örtmesi gerektiğini savunuyor...
Araştırma, ABD ve AB’ye karşı, Türkiye’yi bölme konusunda bir kuşkuyu da dile getiriyor.
*
Noktalamanın sırasıdır: Bu nitelikleri gösteren bir topluluğa, bir cemaat, bir ümmet, dahası güruh diyebilirsiniz, ama çağdaş bir millet diyemezsiniz.
Onunla bir demokrasi kuramazsınız.
Uluslararası ortamda, Avrupa Birliği’nin kapısında neyin adına konuşabilirsiniz?
Dışardan tehdit altında olduğunu düşünen, donmuş ve değişime uzak bir toplum önümüzdeki.
Ama böyle değildik, böyle olduk!..
1923 Devrimi’ni yapanlar, bu ülkeye bağımsızlığı tattırırken, laikliği getirip dini vicdanlara emanet ederken, çağdaş bir toplum yaratmanın da işaretlerini göstermişlerdir. Bugün övünüyorsak onları yadediyoruz.
1950’lerle demokrasiye karar ettiğimizde de, başka bir gelecek adınaydı.
Ne var ki, iktidara gelmek ve orada kalmak için, halka yalanlar söylendi ve yanlış yollara döküldük. Açıkça itiraf edelim: Halk da kullanıldı ve aldatıldı.
Bir altmış yıllık dönem açıkça görülüyor...
Son yedi yıllık AKP dönemi de, bir rezilliğin örneği olarak, gözler önündedir. “Kuran kursları, imam hatipler ve türban” diyerek kollarını sıvadı, yurdu yurt olmaktan ve halkı da halk olmaktan çıkardı. Bu suç Yüce Divanlarca ondan sorulacaktır...
Sürdüreceğimiz elbette demokrasidir: Onun içine, başta akılcı ve bilimsel eğitimi koyup halkımızı çağımızın nimetlerinden tattırarak; bir de kadınla erkeği eşit kılarak, dini de vicdanlara emanet ederek...

05.06.2009 / Cumhuriyet