30 Ekim 2008 Perşembe

İnci taneleri

Büyükada’da çocuklar davullarına tokmakları indiriyorlar. Gümmmm.. Gümmmm... Gümbede gümgüm... Trampetler tamtratam tamtratam, tamtra tamtra tamtra tam... Ziller, çanlar, borazanlar... Zarif, uzun boylu genç kızlar ellerinde asayı beceriyle döndürüyor... Derslerini iyi çalışmışlar. Atatürk posterleri, bayraklar...
Büyükadalılar bayramlaşıyor. Günerler, Reminler, Muâllalar, Süheylâlar, Yağmurlar, Özantlar, Demetler, Kâmiller...
Bayramınız kutlu olsun... Yaşasın Cumhuriyet...
Yıllardır çocukları izlememiştim. Alkışlar arasında geçiyorlar.
Bostancı iskelesine giderken, yanımızdan geçen onlarca genç bisikletli; başlarında kaskları, sırtlarında küçük çantaları, önlerinde arkalarında küçük Türk bayrakları...
Minik bir gelincik tarlası hareket halinde...
Belli ki yolları uzun.. En çok onlara katılmak isterdim...
Özgürlüğe ve Cumhuriyetin açtığı sonsuz ufka doğru pedal basmak...
Dünden yarına kadar, üç gün, durmamacasına; kişisel bir arınma, derlenip toparlanma, kutsal bir suda yıkanma gibi...
Hey çocuklar!
***
Cumhuriyet Mustafa Kemal demektir.
Mustafa Kemal ise bir kökten devrimcinin adı.
Mustafa filmini seyrediyoruz. Anlatmak istediği bir devrimci, ama belki de anlatmakta zorlandığı...
“Gözünü kırpmadan Kurtuluş’u birlikte gerçekleştirdiği arkadaşlarını idama gönderen...” Üzerine basarak iki kez tekrarlamanın ardında bir anlam mı aramalı. İzmir Suikastı’na karışan yakın arkadaşlarını affettiği de dile getirilirken...
“Suikast” bir kopuştur! O noktada “arkadaş” kalmaz! Bir ihanet ve göze alınan bedeldir. Eğer kesin olgular varsa, Atatürk lütufkâr davranmış! Belki de bu lütufkârlığının ardında, kanıtların- olguların yetersizliği, eksikliği yatıyor! Tarihe, geleceğe karşı başı dik durmak isteği!
“Mustafa, birlikte yürüdüğü bazı arkadaşlarından kopuyor.”
Mustafa mı kopuyor, yoksa arkadaşları mı? “Devrim çocuklarını yedi” mi, yoksa, devrime katılanlardan bazıları yoruldular mı, düştüler mi, koptular mı, artık yeter, buraya kadar daha öteye gitmeyelim mi dediler, kısmen geçmişlerine teslim mi oldular...
Yürekleri, beyinleri, düşünceleri, düşleri, oraya kadar değil miydi?
Mustafa yalnız mı kaldı?
Önüne ve bugüne değil hep yarınlara, hep yapılması gerekenlere, hep daha iyiye, hep geleceğe, hep uygarlığın ötesine taşıyacak düşünce ve eylemlere bakan, ruhunu ve kişiliğini durmadan bunların ateşlediği insanlar, durmadan önde ve öne doğru koşanlar, Mustafa yalnızdır!
Yalnızlığı doğaldır! Yalnızlığı, yanında koşacakların yokluğundandır!
Mustafa evliliğinde de kökten devrimcidir; yapamayacaklarına değil yapabileceklerine, yapması gerekenlere bakmaktadır!
Mustafa’nın zamanı azdır. Ölümünden bir yıl önce bile, Hatay meselesini kökten çözmek için başlarına geçeceği 5 bin sivil istemektedir. “15 gün süre verin” diyen İnönü hükümetine karşı, bu defa bir gazete manşetinden seslenmektedir Mustafa: “Verdiğiniz 15 günlük süre doldu, Hatay konusunda ne yapacağınızı millet merakla bekliyor!”
***
Cumhuriyet, ülkenin her bir köşesinde inci taneleri açsın umudunun adıdır.
Türkiye inci taneleriyle dolmalıydı! Her bir köşesi! Bilimde binlerce inci tanesi; teknolojide on binlerce inci tanesi; düşüncede, kültürde, yazında, güzel sanatlarda, felsefede, eğitimde, yönetimde.. milyonlarca inci taneleriyle dolup taşacaktı ülke.
İnci taneleri var, onları köşede bucakta, orada burada, ama oldukça dışarıda görüyoruz... Sayıları azdır. Bazen Boğaz’da inanılmaz bir butik otel olarak karşınıza çıkar, bazen bir belediye başkanı olarak, bazen parlak bir beyin..
İnci tanesi, düşüncedir.
Cumhuriyet, bir düşüncenin üzerinde kurulmuştur.
Düşünce, akıldır, bilimdir, demokrasidir, özveridir, bireydir-dayanışmadır, destekleme-tutunmadır.
Türkiye inci tanelerinin saçıldığı bir ülke mi olacaktır, yoksa bugünkü ayrık otlarının giderek bütün ülkeyi bürüdüğü bir cangıl, ıssız ve kimsesiz toprakların ülkesi mi...
***
Bostancı’da, yüzlerce bayrak halinde ufka pedal basan gençleri düşündüm.
Bisikletini kapıp milyonların aralarına katıldığı bir düşe doğru...
Orhan Bursalı / 20.10.2008 / Cumhuriyet

28 Ekim 2008 Salı

Yine Nafile Bir Yazı...

Amerika’dan yönlendirilen dinciler kurnaz mı kurnaz; İslamcı politika Kuranıkerim’in temel hükümlerini es geçiyor, özellikle türbancı siyaseti güdüyor...
Diyorlar ki:
- Kadının türban takması Kuran’ın gereğidir, üniversitede türban yasağı özgürlüğe ve demokrasiye aykırıdır...
*
Kuranıkerim hükümlerine göre erkek eşini dövebilir..
Kadın, şeriata göre mirasta, erkeğe düşen hakkın yarısı kadarını alır...
Erkek, kafası kızdı mı, karısına bağırır:
- Boş ol!..
Evlilik biter..
İmam nikâhının hükmü bu kadardır; nafaka mafaka hak getire...
Kuran ahkâmına göre kadın erkekten aşağıdır, erkek egemenliği altında yaşar...
Türkiye’de cümle âlemin bildiği bu Kuranıkerim hükümleri ve daha niceleri hasıraltı ediliyor; siyasal kavga türban üzerine oturtuluyor; laikliğe seçim sandığında gol üstüne gol atılıyor...
*
Neden?..
Çünkü kadınlar sus pus...
Türkiye’de kadın dedin mi, akla özgür birey gelemez, tesettür egemendir, cins-i lâtif erkeğinin buyruğundan çıkamaz, ne kimliğini savunabilir, ne de kişilik haklarını talep edebilir...
Günümüzde toplumsal kültürümüz kadının ezilmesini öngörüyor ve doğal sayıyor...
*
Peki, üniversitede türban yasağının anlamı ne?..
Cami inancı işlediği zaman cami olur...
Üniversite inancı dışladığı zaman üniversite olur...
Cami inançtır..
Üniversite akıldır..
Bilimsel araştırmada kılavuz ne İslam şeriatının mantığıdır, ne Musevi ya da Hıristiyan inancı üniversitenin kapısından içeri girebilir...
Türbanla üniversite kapısına dayanan kız öğrenci, daha baştan bilimsel mantığı -başka deyişle üniversiteyi- reddetmiş demektir...
Ama suç kendisinde midir?..
*
İlköğretimde ve aile yaşamında beyni yıkanan kız çocuğu, dinci - İslamcı siyasetin gençlik kesiminde bir militana dönüşüyor...
Kuran ve hafız kursları, tarikat ve cemaat örgütlenmesi, imam okulları kız çocuğunu daha küçük yaştan şartlandırıyor...
O artık özgür insan, birey, özgür vatandaş, erkekle eşit kişi olmak şansını yitirmiştir...
Üniversite kapısına dayandığı zaman aklı türbanının altında yok olmuştur...
*
Ancak biliyorum ki bütün bu yazdıklarım tartışılmaz doğruları dile getirse de nafiledir...
Kadınların özgürlüğü, tüm İslam dünyasında, ya türban ya da daha beteri çarşaf veya burkanın altında sıfırlanıyor...
İslam coğrafyasında kadın - erkek eşitliğine ulaşmak için tarihsel zaman ölçeğinde daha çok yol tepmek gerek...

28.10.2008 / İlhan Selçuk / Cumhuriyet

27 Ekim 2008 Pazartesi

Bir kadın bir adamın en çok neresine bakar?

Bunu hep çok merak ederim.
Yıllardır hep bizlerin kadınların neresine baktığı yazılır çizilir; ama bir türlü kadınların bizim neremize baktığı yazılmaz.
Basın erkeklerin kontrolü altında olduğu içindir ki bu konu hep bilerek ıskalanır. Bakışlar hep kadına dönüktür, erkelere yönelmez.
Karım, kendisi de dahil olmak üzere, birçok kadının belden yukarısına odaklandığını söyledi.
Belden aşağı bakmak için yaşın kemale ermesi gerek gibi bir de komik bulduğum ekleme de bulundu.
Yani kadınlar, bizim gibi belden aşağıdan başlamazmış.
Bilmiyorum.
Tartışılır.
Medeniyetten medeniyete değişir diye düşünüyorum.
Ama bu yaşla beraber belden aşağı bakabilir olma durumu da ilginç bir tespit.
Ben bu yazıları yazmaya başladığımdan beri kadınların; son derece cüretkar, cesur, korkusuz ve kısmen deli olduğuna karar verdim.
Kadınlarda deli cesareti var!
Kadınlar ne istediklerini çok iyi biliyor ve bunu dile getirmekten korkmuyor.
Bu kadınlar için iyi olabilir de, ben bu kadın cinsinden korkuyorum.
Hatta ben bu cins kadınlardan korktuğum gibi, anlam veremediğim bir şekilde rahatsız da oluyorum.
Biz analarımızdan böyle görmedik, belki de ondan. Bizim analarımız “uslu” kadınlardı.
Karılarımızın “yaramaz” olmasını kaldıramıyoruz.
Bizler, kadının çok cengaver olanını hemen basitlikle damgalar, tepesine o mühürle iki üç vurup bastırıp öyle rahat ederiz.
Düşünüyorum da, benim karım çıkıp uluorta cazgır cazgır konuşsa, avaz avaz kahkaha atsa, hemen suratım asılır.
Surat asıyorum da...
Herkesin içinde “açık seçik/belden aşağı” fikirler beyan etmesinden de haz etmediğimi fark ettim.
Karımın “açıklığı” yatak odamızın dışına çıkınca beni tahrik edeceğine, tahrip ediyor.
Sözde ben yontulmuş taş devri adamıyım bir de!
Demek özümüz budur.
Odunluk var.
Yapacak birşey yok.
Yanımdaki kadının hep “yerini bilmesini” ister bir halim var.
Bunu açık açık söylemesem de, hissettirmesini iyi biliyorum.
Karım bu durumdan rahatsız.
Haklı olabilir.
Adam / 27.10.2008 Hürriyet

22 Ekim 2008 Çarşamba

Regl Partisi Meselesi.

Dün Psikolog Şule Akdağ’ı aradım. O kim mi?
12 yaşındaki kızına regl partisi düzenleyen anne.
Kibarca, "Söyleyeceğim yeni bir şey yok, zaten her şey yazıldı çizildi" dedi.
Anlayacağınız röportaj vermek istemedi.
Oysa bu mesele, herkes gibi benim de ilgimi çekmişti.
Ama yani "Konuşmayacağım kardeşim!" diyen biri varsa karşınızda yapacak bir şey olmuyor, boynuna çökecek haliniz de yok, kös kös kapatıyorsunuz telefonu.
* * *

Konuyu ilk gündeme getiren rahmetli Duygu Asena’ydı.
Bundan 20 yıl önce.O zamanlar 18-19 yaşındaydım ve acayip etkilenmiştim.
"Evet ya" demiştim, "Çok haklı, neden erkek çocuklarının sünnet törenleri davullu zurnalı kutlanıyor, gururla ’Oğlumuz erkek oldu!’ deniyor, hediyeler veriliyor... Da... Biz kızlar, regl olduğumuzda tık yok...
Olmadığı gibi bu konu, ulu orta konuşulmuyor ve adet görmek, gizlenmesi ve tahammül edilmesi gerekli bir şey olarak kabul ediliyor?"* * *
Şimdi de durum farklı değil aslında...

Şule Akdağ’ın son derece iyi niyetle bu işe kalkıştığını anlıyorum.
Ama ben ondan biraz daha farklı düşünüyorum.
Bir oğlum olsaydı mesela, hastanede doğar doğmaz sünnet ettirirdim, bu meselenin abartılmasına asla izin vermezdim.
İlla çocuğa parti yapacaksak, başka vesilelerle yapalım.
Sünnet sonrası erkek- merkek de olunmuyor.
Oğlumun kafasına böyle sersemce şeyler sokulmasına müsaade etmezdim.
İlk sekste de olunmuyor.
Bu tür şeyler bana hüzünlü geliyor ve bence erkeklerin kendilerini, seksi ve pipilerini gereğinden fazla önemsemelerine sebep oluyor.
Her adamın, "erkek olma" öyküsü başka, kimi çocuğunu kucağına alınca oluyor, yani baba olunca, kimi kendi babasını kaybedince, kimi ayakları üzerinde durmaya başlayınca, kimi de bakmakla yükümlü olduğu insanlar olunca...
* * *
Yanlış anlaşılmasın...
Aynı şekilde adet görmenin de abartılacak bir yanı yok.
Rahatsızlık verici bir yanı da.
Evet, insan biraz daha hassas ve sinirli oluyor.Ama -istisnai durumlar dışında- sinir krizi eşiğinde de olmuyor.
Olmak istiyorsanız olursunuz tabii o ayrı, onun için regl olmanıza gerek yok, her şey bahane edilebilir.
Ve bu bir hastalık değil.
Orta okul ve lise hayatım boyunca, regl olan kızlar "Hocam, bugün hastayım" dedi, beden derslerine girmedi, böyledir, girmezler, o gün eşofman bile giymezler, hayattan muaftırlar, tamam çok ağrın varsa girme de, ağrın olmayabilir onu anlatmaya çalışıyorum.
Benim olmadı mesela.
Ama tabii şu psikolojide olursam, "Aman Allah’ım o bir hafta geliyor, devrileceğim ben, yataktan çıkamayacağım, acılar içinde kıvranacağım!"
O zaman kıvranırım tabii.Benimki bu tür şeyleri abartmayan bir anneydi.
E o zaman siz de, "E bunda ne var ki?" diye büyüyorsunuz.
Denize de giriyorsunuz, spor da yapıyorsunuz, regl olmak hayatınızı felç etmiyor.
Hatta hissetmiyorsunuz, fark etmiyorsunuz bile.
* * *
Nacizhane fikrim, bence regl partileri yerine, kızlarımıza bunun tamamen normal bir şey olduğunu öğretmek.
Saklamaya gerek yok ama kutlamaya da gerek yok.
Adet görmek, hayat akışını bozmaz.
Spor yapabilirsin.
Koşup, zıplayabilirsin.
Bikini giyebilirsin.
Hatta yüzebilirsin.
Üstelik tampon diye de bir gerçek var.
Küçük, müthiş bir icat.
Hiç anlamam koca koca kadınlar bile kullanmaktan imtina eder.
Eğer adam gibi kullanmayı bilirsen sakıncası yok ki.
Sık sık değiştireceksin ve içeride unutmayacaksın.
E artık o bilincin de olsun.
Ama bizde hálá "Yok kızlık zarıma zarar verir, yok bilmem ne!" denir.
Değil kardeşim.
Vermiyor.
Genç kızlar için üretilmiş ince tamponlar da var.

Bana inanmıyorsanız bir doktora sorun, danışın.
Ama genç kızlar, jinekoloğa da gitmiyor, götürülmüyor.
Önce galiba annelerin eğitilmesi gerekiyor.
Sizce de öyle değil mi?
HAMİŞ 1: Anneler! Kızlarınıza ve oğullarınıza hayata dair, ilişkilere dair, cinselliği dair öğretmeye çalıştıklarınızı bana yazsanıza. Ama lütfen destan gibi uzun yazmayın sadece birer paragraf. Canınız ne isterse. Bakarsınız birlikte yeni bir konu hazırlarız, interaktif takılırız...
HAMİŞ 2: Ben yine de işi sağlama aldım, bu yazıyı yazarken Ortadoğu ve Balkanlar’ın en yakışıklı jinekoloğu Moşe Benhabip’i aradım, tampon kızlık zarını yırtar mı yırtmaz mı meselesini açıklığa kavuşturdum. Kızlık zarı denilen şey, araba tekerleği gibiymiş, ortası delik, tamponu düzgün taktığınızda bir şey olmuyor, ola ki yanlış takıldı, yırtılma ihtimali olan yer -o da çok az bir ihtimal- yanakları. O yüzden de genç kızlar için üretilmiş tamponlar var, onların kesinlikle bir zararı yok. Ama zaten, kafayı bu kadar zara takanların tamponla işi olmayacaktır. Neyse, ben bu konuda gerekli açıklamayı yapayım da bütün bakirelerin hışmına uğramayayım...
Ayşe Arman / 22.10.2008 / Hürriyet

21 Ekim 2008 Salı

İlk regl

OH! Nihayet bir "cesur yürek" çıktı.Haberi okumuşsunuzdur gazetelerde... Bir anne, kızının ilk reglini halaylı, pastalı törenle kutlamış. Törene baba da katılmış.
Alnından öperim ben o ana babayı.
"Utanmıyor musunuz?" diye soranlar olmuş...
İşte ben de tam bunun için kutluyorum onları. Bu işi "utanılacak durum" olmaktan çıkarmaya soyundukları için.
Evet, abartılı bir şey yaptılar, tamam ama bu topraklarda şart böylesi karşı gelmeler. Bazı şeyler alçak sesle söylenince anlaşılmıyor bu memlekette. Ailece bağırmışlar, iyi etmişler.
*Kendi ilkimi düşündüm..
Bırakın regli, uluorta "pamuk" diyemezdik biz.
Sanki başka işlevi yoktu pamuğun.
"Pamuk" diyemeyen bu diller, bakkala girip "Bi Orkid" diyebilir miydi peki sonraları?
Mümkün mü?
Tezgáhta kadının durduğu eczane kollamakla geçti ömrümüz.
Bu açıdan bakınca marketlerin devreye girmesi, Hızır’ın yetişip gelmesi gibi bir şeydir kadınlar için.
Koy sepete, tamam.
"Kasa olayı?" diyeceksiniz.
Bir paket Orkid için eve erzak düzdüğümü bilirim. Kasadaki tepe sersemi olup Orkid’in üzerinde duramayacak.
Burada hemen bir parantez açmak isterim; Orkid deyip duruyorum, çünkü bunların hepsi Orkid’dir benim için, tıpkı bütün katı yağların Sana, tıraş bıçaklarının jilet olması gibi.
Uzatmayayım, sonra zaman değişti, e, kadınlar da değişti elbet!
Şimdi bakıyorum, 60 yaşında kadınların çantasında paket!
Göstermek için çabalıyorlar adeta.
Hey gidi!..
Nereye saklayacağımızı bilmezken, gurur vesilesi oldu!
Fakat günahlarını almayayım, "ömürler uzadı" deniyor ya, belki menopoz yaşı da 70’e çıktı otomatikman!
Bu hesapla çocukların diş çıkarma yaşı da 15’e çıkabilir, o ayrı.
*Annemlerin ilk regl günlerine ise hiç girmeyeyim. Gençler tarih kitabı açmış gibi olmasınlar. Fakat şu kadarını söyleyeyim, yıkar, kaynatır, kurutur, ütülerlermiş!
Zahmetli iş olması durumu ayrı konu, esas olan, bütün bunları ev ahalisinden gizli olarak yapmaları.
Neden gizli?
Ayıp çünkü!
Ben de leğeni salona getirselerdi demiyorum ama öteki çamaşırların yanında kuruyamaz mıydı en azından?
Ha bir de hala, teyze, anne, ilk reglden kim haberdar olduysa, ádet olduğu üzere ondan yenen okkalı tokat var. Kim, neden çıkardıysa bu ádeti... Üstüne yorum bile yapamayacağım.
Hangisi iyi?
Bu mu, bizimki mi, davul zurnayla ilan mı?
"Normali yok mu bunun?" diyeceksiniz...
Yok demek!
Hangisinin iyi olduğunu ise zaman gösterecek. Şimdilik kadının regl olmasının utanılacak bir durum olarak görülmesiyle "namus", "töre" adı altında kadınların öldürülmesinin aynı döneme rastladığını biliyoruz bir tek.
Bilmem anlatabildim mi...
Pakize Suda / 21.10.2008 / Hürriyet

Balık hafızalı insanlar topluluğu

Ben hatırlamıyorum.
Siz hatırlıyor musunuz?
A a!
Unuttunuz mu?
Neyi unuttunuz?
Neyi unutucak olduğunuzu mu, neyi hatırlayacak olduğunuzu mu unuttunuz?
Yoksa hepsi veya hiçbiri mi?
Pardon konu neydi?
Ne neydi?!
???
***
Halimiz aynen böyle.
Balıklar gibi olduk.
Ya da oldurulduk. (Bu da en işimize gelen cevap... Olmasaydık ya!)
Çok değil bundan 1-2 ay evvel birbirimizi parçalamaya hazır olduğumuz bütün konuları unuttuk.
“Sineye çektik” mi demeliydim acaba?
Ya da “alıştık, kanıksadık” mı demeliydim?
Bilmiyorum.
Hatırlamıyorum...
Siz seçin aralarından birini, cevap kesin odur, işimize gelendir nasıl olsa.
Ben kısacık bir liste yaptım.
“Unutulanlar” listesi, bir çeşit longplay...
(Belki de boşuna yapmışımdır, belki millet bilerek unutmak istiyordur. Bana ne oluyorsa!)
Listemizin TOP 5’ i şöyle olabilir mesela:
1- Konya Balcılar’ daki yurt binasının, patlama sonucu çökmesi üzerine ölen çocukların aileleri, velileri, 12 Ağustos 2008 günü Özdemir İnce’ nin köşesinde yazdığı üzere: “Türk Ceza Kanunu' na ve Türkiye' nin taraf olup imzaladığı uluslararası sözleşmelere göre suçludur.” Özdemir İnce o yazısında bir de soru sormuştu: “Savcılar var! Mı? Göreceğiz!” diye. Ben de merak ediyorum. Memlekette savcı var mıymış? Ve bu konuda ne yapılmış acaba?
2- Türban’ a ne oldu? Bu konu kapandı mı?
3- Şeriat tehlikesinden yakınıyorduk. Sanırım o konu da artık popülerliğini yitirdi.
4- 17 şehit vermeden hemen önce, Deniz Feneri’ ne takmıştık ya kafayı, “yolsuzluk ve din istismarı elele” diye diye... Acaba o konu ne oldu? Ne ara kayboldu gitti gümbürtüye...
5- Susuzluk vardı yazın memlekette. Bilmem hatırlar mısınız? Hani barajlar kurumuştu, toprak çölleşmişti, bidonlarla kuyruk olmuştuk ya çeşme önlerinde... İki yağmur yağdı, o sorun da halloldu desenize...
Eh...
Çok şükür halimize.
Aslında daha neler sıralayabilirim ama...
Nasıl olsa unutacağız,
Bir alt satıra geçince.
Yonca
“somon füme”
Yonca Tokbaş /21.10.2008 / Hürriyet

20 Ekim 2008 Pazartesi

Yüzük

Yaşlıca bir adam ve yanında şahaser güzel bir kadınla bir mücevher dükkanına girerler. Yaşlı adam satıcıya güzel bir yüzük satın almak istediğini söyler. Satıcı vitrinden güzel bir yüzük çıkarıp gösterir. Satıcı bu yüzüğün 4000 $ ettiğini söyler. Yaşlı adam ve genç kadın yüzüğe bakarlar ve yaşlı adam satıyıca; -'Lütfen bana en iyi yazüğünüzü gösterin' der Satıcı içerden kasasından bol pırlantalı şahane bir yüzük getirir ve der ki; -'Bu dükkanımdaki en iyi yüzüğüm ve fiyati 50 000 $ dır' der. Genç kadın heyecanla parmağına takar. Yaşlı adam cebinden çek defterini çıkarır ve 50 000 $ yazar ve izah eder -'Bugün; cumartesi ve öğleden sonra. Bankaların kapalı olduğunu biliyorum. Emin olmak istediğinden eminim. Çeki sana bırakıyorum, Pazartesi sabahı bankama telefon edip çekin karşılığını aldıktan sonra, çetin üstünde yazılı olan telefonumdan beni ara, biz de gelip yüzüğü alırız. Pazartesi sabahı mücevherci yaşlı adamı arar. -'Sen benimle alay mı ediyorsun? Hesabında hiç paran yokmuş!!' Yaşlı adam -'Sen yüzüğü dükkanında sakla ve çeki yırtabilirsin. Sayende şahane bir hafta sonu geçirdim..

Aranızda müslüman olan var mı?

Buna cok guldum... Iste Turkiyenin durumu, bir baska acidan..:)))
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:-Aranızda müslüman olan var mı ?Korkudan kimse bişey diyemez. Biraz sonra yaşlı bir adam ayağa kalkar: -Ben müslümanım. der.
Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip: -Amca, şunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin ? der.
Yaşlı adam epeyi bir hayvanı kestikten sonra 'ben yoruldum başka birini bul' der. Adam bu sefer kanlı bıçakla tekrar camiye girer ve sorar: -Aranızda başka müslüman var mı ? Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam: -Ulan iki rekat namaz kıldırdık diye müslüman mı olduk simdi...

19 Ekim 2008 Pazar

Yanıt basit

AYNEN "futbol" ve "siyaset" konusunda olduğu gibi şimdi de "terör" konusunda herkes uzman kesildi.Son ekonomik kriz "ekonomist"lerle cahilleri nasıl aynı hizaya getirdiyse, galiba "terör" konusunda da gerçeği görmek için beklemek zorunda kalacağız.Şimdi de Adalet Bakanı Şahin, uzmanlığını ilan etti:Mehmet Ali Şahin'in dün söylediklerinden anladığımıza göre "terörü ancak eğitimle" yenebilirmişiz.Terörden uzun yıllar çeken İngiltere'de mi "eğitim" yetersizdi, İspanya'da mı?Kimi "ekonomik kalkınma"yı önkoşul olarak öneriyor, kimi "etnik kimlik" konusunu öne çıkartıyor.Terör eylemlerinin arkasına saklananlara göre, çözümün adı "demokrasi"dir. Ama bireysel hakları ve özgürlükleri koruyan demokrasi değil, etnik bölünmeyi hukukileştiren "demokrasi"dir istedikleri.Güvenlik güçlerine sorarsanız, terörü ancak onlara verilen yetkiler genişletilirse önleyebiliriz.Bugünkü Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ ise çözümün anahtarı olarak "önce terör örgütüne katılımların önlenmesini" istiyordu.Bu ülke uzun süre de terör örgütünün faaliyetinin yoğunlaştığı yöreleri ekonomik ve sosyal yönden kalkındıracak önlemleri tartıştı. Kaç kere "ekonomik kalkınma paketi" ilan edildi. Kiminin içi boş çıktı. Kimi kısmen uygulandı. Ama yine de özellikle altyapı yatırımları (yol, su, elektrik, sağlık, kültür, spor) yönünden Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun kırsal alanları İç Anadolu Bölgesi'nden de, Karadeniz Bölgesi'nden de çok ileri düzeye geldi.Ama değişen bir şey olmadı.Olamazdı da...Çünkü geçen gün CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ'ın TBMM Genel Kurulu'nda açıkça ifade ettiği gibi, hükümetin bu konuda bir stratejisi ve ona dayanan politikası yok.O yüzden bir süre önce kendisinin "Türkiye'deki terörün kaynağı" olduğunu ileri sürdüğü, hatta PKK'yı terör örgütü olarak nitelendirmedikçe yüzüne bakmayacağını söylediği Mesut Barzani'ye "Büyükelçi" düzeyinde temsilci gönderiyor. Çünkü bu konularda Türkiye'nin değil Washington'un politikalarıyla sonuç alınmasına çalışılıyor.Washington ise hem Türkiye'yi rahatsız eden terör örgütünün kökünün kazınmasını engelliyor -yani bir bakıma terör örgütüne destek veriyor- hem de başka ülkeleri "terörist devlet" diye ilan ediyor.Oysa gerçek çok basit:Terör örgütünün önce sahada yenilmesi lazım. Bu sağlanmadıkça, hangi önlemden söz ederseniz edin, istenen sonuç alınmaz.Terör örgütünü sahada yenmenin birinci koşulu da buna ilişkin politikaların -örneğin sıcak takip hakkının- başta Washington olmak üzere hiçbir yabancı iradenin kontrolüne tabi olmamasıdır.Türkiye'de egemenliğin "Türk milletine" ait olduğunu buradaki kürsülerde söylemek yetmiyor. Washington'a söyleyebiliyor musunuz? O.Ekşi / 18.10.2008 / Hürriyet

Az gelişmiş bölgeler

Bu ülke uzun süre de terör örgütünün faaliyetinin yoğunlaştığı yöreleri ekonomik ve sosyal yönden kalkındıracak önlemleri tartıştı. Kaç kere "ekonomik kalkınma paketi" ilan edildi. Kiminin içi boş çıktı. Kimi kısmen uygulandı. Ama yine de özellikle altyapı yatırımları (yol, su, elektrik, sağlık, kültür, spor) yönünden Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun kırsal alanları İç Anadolu Bölgesi’nden de, Karadeniz Bölgesi’nden de çok ileri düzeye geldi. Ama değişen bir şey olmadı. Olamazdı da... O.Ekşi 18.10.2008 / Hürriyet ///////
Demek ki neymiş, birçok konuda ülkemizin diğer yerlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi daha ilerideymiş. Doğu ve Güneydoğu’dan fakir, az gelişmiş, mağdur bölgesinden çuval çuval erzak gelirken, diğer bölgelerimizden gelenlerin bir iki paketle, bir kasayla sınırlıdır, arzu edenler otogarlarda otobüsleri izleyebilir. HER NEDENSE ÜLKEMİN DAHA FAKİR OLAN BÖLGELERİNDE İNSANLAR KARADENİZİ AYIRALIM, AKDENİZİ AYIRALIM DEMİYOR. YA DA MARMARA BÖLGESİ İNSANI RESTİNİ ÇEKMİYOR YETER DÜŞÜN YAKAMIZDAN, SİZLERE BAKTIĞIMIZ YETTİ DEMİYOR. Ülkemizin hangi bölgesine pkk!!! yandaşı gidiyor o il, o ilçe karışıyor. Yurt dışı yardımlarla ballı börek hayat sürdürdükleri yetmiyormuş gibi bölünmüş haritalar ellerinde dolaşıyor. Bir de parayla yandaş olan sorospuları var ki, ağzı açılan İNSAN HAKLARINDAN dem vuruyor. Bir tek Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan pkk!!! yandaşlarının insan hakları varmış gibi. Bir zamanlar Akın Birdal’ın başkanlığını yaptığı İnsan Hakları Derneği vardı. Hep ölen pkklıların haklarını savunurlardı, hiç şehitlerimizin esamesi okunmaz, ölen kürt kökenli vatandaşlarımızın dahi ismi geçmezdi,
işte bu resimdeki gibi kürt kökenli bebeğimiz, onun insan hakkı yokmuydu, artık olmayacak. Bu
bebeği "Böyle gidemez kafasına sıkın", "yaralıyla sınırı geçemezsiniz onu da halledin" diyenler öldürdü. Sözüm ona onun için savaşıyorlar.

Resim netten alınma. Şimdi derneğin adı pek duyulmuyor, onlar adına dışarıdan parasal destek alanlar konuşuyorlar. Bir kısım ülkeyi şeriatla yönetme peşinde, bir kısım yarıdan bölme peşinde. Bizler de birlik peşinde efendi olalım, hep birlikte geçinelim diyoruz. Söz neydi “Kör cehalet çirkefleştirir insanları. Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var elbet. Lakin bir lâfa bakarım laf mı diye, Bir de söyleyene bakarım adam mı diye” Biz onlara uymamaya, saygı göstermeye gayret ederken, bu ülke hepimizin derken onlar bizi salonlarda süzülen kadın ve erkeklerle karıştırıyorlar sanırım. Ha birde bizi çok seven okyanus ötesinde ikamet eden işgalci dostumuz!!! ile maşaları var. Hem ülkemizde, hem kuzey Irak’ta, hem Irak’ta, el ele evlenecektik baharda modundalar. Böyle çok sevgili dostlarımız varken düşmana ne gerek var. Mutlaka biliyorsunuzdur ama tekrarında fayda var zarar yok. Atatürk “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.. ********* Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız ve şartsız millî egemenliği korumadan ibarettir. Millî egemenliğimizin hattâ bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların kafalarını parçalayacağınızdan eminim. ******* "Biz barış istiyoruz" dediğimiz zaman "tam bağımsızlık istiyoruz" dediğimizi herkesin bilmesi lâzımdır. Bunu istemeye hakkımız ve kudretimiz vardır. On sene, yirmi sene sonra aşağılaşarak ölmekten ise şimdiden şeref ve haysiyetle ölmeyi üstün tutmalıyız.” Demiş. Uluslar arası ilişkilerde güçlü yönetimlere sahip ÜLKELER HEP KAZANIR. Süperkomedi

NOT: 1-Salonda süzülen kadın ve erkek nitelemesi bizlerin hayatını lay lay lom geçirdiğimizi düşünenler içindir.
2- !!! işaretleri, pkk yandaşı ile kürt kökenli vatandaşlarımızı birbirine karıştırmamak için konulmuştur.

Kadın Susarsa...

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı medya korosunun saldırısı sürerken, alttan alta sürdürülen bir girişim nedense gazetelerimizde pek yer almıyor. Kendilerini insan haklarının, kadın-erkek eşitliğinin, laikliğin savunucusu olarak gösteren büyük medya organlarında sessizlik sürüyor bu konuda… Kıyısından köşesinden birkaç haber, o kadar.
Konu ne?
Konu vahim. Konu çok önemli.
Dünkü Cumhuriyet konuyu şu başlıkla verdi: “Üzmez yasası girişimi kadınları ayağa kaldırdı.”
İddiaya göre 14 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan yargılanan 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez’in de yararlanacağı bir yasa tasarısı girişimi var. Buna göre evlenme yaşı ve tecavüzde şikâyet yaşının 14’e indirilmesi öngörülüyor. Evlenme durumunda tecavüz cezası ortadan kalkıyor.
Böyle şey olur mu? Olur. Bugünkü Türkiye’de olur.
Böyle bir hazırlık var mı? Varsa ne aşamada? Medyanın bu konunun üzerine gitmesi, didik didik etmesi, başta kadın köşe yazarları olmak üzere ‘dur’ demesi gerekmez miydi?
Cumhuriyet’in başlığı da biraz abartılı olmuş doğrusu. Kadınların ayağa kalktığı falan yok. ‘Ayağa kalkan’ sadece birkaç kadın.
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman ayağa kalkmış, diyor ki: “Bu değişiklikler geriye gidişin, İran’a dönüşümün somut birer uygulamasıdır ve asla kabul edilemez. Tüm kadın örgütlerine, ilgili meslek odalarına, sivil toplum örgütlerine, kadının insan haklarını elinden alacak olan ve onları yalnız cinsel objeye dönüştürecek olan, cinsel suçlara karşı savunmasız bırakacak olan ve toplumumuzu çağın dışına itecek bu yasal düzenlemelere karşı çıkmaya davet ediyorum. AKP’ye tavsiyem, bu yasa tasarısını hiçbir şekilde TBMM’ye getirmemesidir. Aksi takdirde dünyayı onlara dar ederim.”
DSP Genel Başkan Yardımcısı Melda Bayer de ayağa kalkmış. DSP İstanbul Milletvekili Jale Ağırbaş’la birlikte düzenlediği basın toplantısında şöyle diyor: “Toplumun yarısını oluşturan kadınların elindekileri almak için ciddi bir gidişat var, bardak dolup taştı. Bu haberler doğruysa Türkiye’de çağdaşlık adına yapılan yasaları değiştirme girişimleri demek ki vardır. Türkiye ve Türk kadını adına endişe duyuyorum. Benim düzenlemenin içeriğini söylemeye dilim varmıyor. Eğer söylersem küçücük kız çocuklarını rencide ederim.”
***
Kadını susan bir toplum, her türlü geriliğe, her türlü hastalığa açık bir toplum demektir. Böyle bir girişim karşısında Türkiye’de kadınların, köşe yazarlarıyla, örgütleriyle, hukukçuları, doktorları, hemşireleri, öğretmenleri, öğretim üyeleriyle ayağa kalkması, “Aklınızdan bile geçirmeyin” diye tavır koyması gerekmez miydi?
Türkiye’de küçücük kız çocuklarının tecavüzcünün önüne atılması da hak ettiği tepkiyi görmüyorsa, neye karşı tepki gösterilir ki?.. Hikmet Bilâ / 19.10.2008 / Cumhuriyet

14'ünde evlenmeleri istenen kızlarımız 1 yaşında da türbana sokulur, kimin umuru.
Süperkomedi

Resim netten alınma.


15 Ekim 2008 Çarşamba

Ben tavukları tutarım

Yakışıklı bir Amerikalı çiftçi kasabaya inmiş. Bir kova, bir çekiç, iki tavuk ve bir de horoz satınalmış. Çiftcinin bütün bunları taşımakta zorlandığını gören dükkan sahibi ona akıl vermiş: - Çekici kovanın içine koy, kovayı bir elinde taşı. Tavukları koltuk altlarına sok ve horozu da öbürelinde taşı..! Çiftçi adamın dediğini yapmış ve kamyonetine doğru yürümeye başlamış. Yakışıklı çiftçinin yolunu bir kadın kesip; 'Affedersiniz; acaba Çılgın Boğa Çiftliği'ne nasılgidebilirim?'. demiş. Çiftçi: - Şansınız var. Benim çiftliğim Çılgın Boğa'ya çok yakın. Atlayın kamyonete; sizi götüreyim!.. Kadın: - Peki ama, sizin beni şimdi bir duvara yaslayıp, bana tecavüz etmeyeceginizi nereden bileyim? Çiftçi: - Hanımefendi insaf, bir elimde içinde çekiç olan kova, koltuklarımın altında birer tavuk, öteki elimde bir horoz varken, ben sizi nasıl duvara yaslayıp tecavüz edebilirim!?.. Kadın: - Çok basit..! Horozu yere koy, üstüne kovayı geçir, çekici de kovanın üstüne koy ki; horoz kaçamasın! Ben de tavukları tutarım!.

12 Ekim 2008 Pazar

Normalin dışı

Adamın biri denizaşırı bir ülkeye iş seyahatine giderken en iyi arkadaşını yeni evlendiği genç karısına göz kulak olması için görevlendirmiş. “Normalin dışında bir durum olursa hemen bana haber ver” diye sıkı sıkı tembihlemiş.Aradan iki hafta geçmiş en ufak bir haber yok, ama 3’üncü hafta iş adamı tek cümlelik bir telgraf almış: “Karınla her gece kalmaya gelen o adam dün gece gelmedi..!”

Angarya

Bir gün profesörlerin aklına rahatsız edici bir soru takılmış.-'Eşleriyle olan cinsel hayatları acaba bir zevk mi yoksa angarya mı?'Düşünmüşler aralarında tartışmışlar ve bir sonuca varamamışlar. İçlerinden biri -'doçentlere danışalım bakalım onlar ne düşünüyor bu konuda' demiş. Gitmişler sormuşlar. Doçentler düşünmüş ve -'siz bilirsiniz hocam' demişler Prof' ara. Prof' lar için bu soru karın ağrısı olmuş. Gidip yardımcı doçentlere başvurmuşlar, onlar da bir süre düşünüp -'siz daha iyi bilirsiniz' hocam demişler.Prof' lar bir cevap bulamamanın sıkıntısı içinde bir de asistanlara soralım demişler. Neyse SIKILA SIKILA sormuşlar. -'Sizce bizim eşlerimizle olan cinsel hayatimiz bir zevk midir yoksa angarya mı?'Asistanlar hep bir ağızdan -'ZEVK' diye bağırmışlar. Prof' lar sasırmış bu çabuk ve net cevaba. Merak etmişler,-'Neden?' diye sormuşlar asistanlara. -'Neden bu kadar emin ve çabuk cevap verebildiniz?' Asistanlar cevap vermiş:-'Angarya olsaydı bize yaptırırdınız'