24 Eylül 2008 Çarşamba

800 yil once, Omer Hayyam'dan,

800 yil once, Omer Hayyam'dan, saka gibi ama degil…!
'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun
Cennet-i alâ meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri' diyorsun
Cennet-i alâ kerhane midir?
* * *
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?
Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı
* * *
Beni özene bezene yaratan kim? sen
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
O zaman nedir o cennet cehennem?
* * *
Kim senin 'yasa'nı çignemedi ki söyle?
Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle.
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer
Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle
* * *
Tanrı bizi çamurdan yarattıgında
Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir
O halde cehennemde beni niçin yakacak?
* * *
İsyan edip karşında duracağım, neredesin?
Karanlığı, ışığa yoracagım, neredesin?
İbadete karşılık cenneti alacaksam
'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?
* * *
Kör cehalet çirkefleştirir insanları.
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lâfa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye
* * *
Dünya, üç beş bilgisizin elinde
Sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
Üzülme, eşek eşeği beğenir
Bir hayır var sana kötü demelerinde
* * *
Sen bu dünyanın sırrına eremezsin
Erenlerin dilini de sökemezsin
Öyleyse iç şarabı, cennet et dünyayı
Öteki cennete ya girer, ya giremezsin
* * *
Niceleri geldi, neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hic gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler
***
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA
***
Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Bana da sapık dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam O'yum
YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN
***
Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri
ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
***
Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE....
***
Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını minberini.
Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık
CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..
***
Seni kuru softaların softası seni
Seni cehenneme kömür olası seni
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ?
***
Yaşamın sırlarını bileydin
Ölümün de sırlarını çözerdin
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ!

21 Eylül 2008 Pazar

Gelin Dünyayı Değil Kendimizi Kurtaralım

Gelin Dünyayı Değil Kendimizi Kurtaralım
Gelin bu pazar James Bond gibi dünyayı ve ülkeyi kurtarmayı çok çok bilgili abilerimize, ablalarımıza bırakıp, biz kendimizi kurtarmaya bakalım.
İşte sorular:
En son ne zaman dünye- vi işleri bir yana koyup, bir sanat galerisine girip, resmin ve heykelin içinde kayboldunuz?
En son ne zaman, sonbaharın eşsiz renklerini adeta koklayarak bir deniz ya da bir nehir kıyısında oturdunuz?
En son ne zaman hiç nedensiz birine, sevgilinize, kızınıza, bir yakınınıza sarılıp “Seni seviyorum” dediniz?
En son ne zaman yüzünüzü gökyüzüne kaldırıp, orada yukarda şaşırtıcı bir düzen içinde daha sıcak yerler için ülkeyi terk eden göçmen kuşların müthiş macerasını iliklerinizde hissettiniz?
En son ne zaman bir gece yarısı elinize oklavayı alıp hamur açtınız ve sabah kahvaltısında mis gibi çiğ börekleri sevdiklerinizle paylaştınız? En son ne zaman büyük büyük binaların arasında nasılsa kalmış bir nar ağacına bakıp, narın o bereketli mucizesini düşündünüz?
En son ne zaman müzikçalara hareketli bir parça koyarak sadece ama

sadece kendiniz için dans ettiniz?

En son ne zaman dünya nükleer bir patlamayla yok olursa hangi tür hayvanların yaşayıp yaşayamayacağını merak edip, yaşayabileceklerin neden bu kadar şanslı olduklarını merak edip kafa yordunuz? Şu koskoca dünyada sizinle birlikte aynı anda uyuyan kaç kişi vardır, küçük matematik problemi sizi bekliyor, çözmeye hazır mısınız?

En son ne zaman lapa lapa yağan bir karın ne denli baştan çıkarıcı olduğunu düşünüp, yeryüzünde kaç milyon kişinin karı sadece fotoğraflarda yaşadığını hesap etmeye kalktınız?

En son ne zaman bir kent müzesine girip, tarihin sonsuz hikâyeleri içinde dolaşıp, Romalı bir askerin kentinden çok uzakta yalnızlığını nasıl dile getirdiğini ya da her zaman kendilerini tanrının oğulları diye tanımlayan kralların ölüm döşeğinde neler söylediğini düşündünüz?

En son ne zaman lunaparka gidip, torun hatırı için de olsa dönmedolaba bindiniz? En son hangi filmde hiç çekinmeden hüngür hüngür ağladınız?

En son ne zaman balkondaki çiçekleri sulayıp onlarla koyu bir muhabbete girdiniz?

En son ne zaman şöyle bir çingenepalamudu ızgarası yapıp eşi dostu yemeğe davet ettiniz, yoldan geçen birilerine de mis gibi koktu diye, ne zaman bir ekmek içinde ızgara ikram ettiniz?

En son ne zaman hamile bir kadının karnına kulaklarınızı dayayıp, hayatın ritmi karşısında kendinizi şaşırmış hissettiniz?

En son ne zaman, “Aman bıktım artık hep koyu renkler giymekten”, kendime şöyle nar çiçeği kırmızısı bir elbise almalıyım diyerek yola koyuldunuz? En son ne zaman eve kapanıp, telefonları bir güzel susturduktan sonra hayatınızı etkileyen en az üç filmi arka arkaya seyredip, yönetmenlerine şapka çıkardınız? En son ne zaman hilesiz hurdasız birini sevip, sevişmenin bin bir rengi olduğunu düşündünüz?

Ve en son ne zaman kallavi bir Türk kahvesi içip, iyi bir yazıyı okumaya başladınız?

Hemen mi, teşekkür ederim... Işıl Özgentürk /21.09.2008 / Cumhuriyet

KAHVENİZ SÜPERKOMEDİ'DEN AFİYET OLSUN



18 Eylül 2008 Perşembe

Müstehakız biz Müstehak!

Ne yazayım ki?
Ne?
Yaz yaz yaz yaz...
Yazmadığım ne var, ne kaldı bilmiyorum.
Yolsuzluklar, cinsel istismarlar, siyasi krizler, ekonomik krizler, mutsuzluklar, psikolojik bozukluklar, boşanmalar, cinayetler, sinirli insanlar, iyi insanlar, kötü insanlar, yalancılar, kırgınlıklar, korkular, kızgınlıklar, enayilikler…
Bunca yazar var, herkes kendince bir şekilde yazıyor, çiziyor, fikir üretiyor, kavga ediyor, sakin sakin anlatıyor, bilgilendirmeye çalışıyor, uyarıyor, su yüzüne çıkarıyor, açığa vuruyor, anlatıyor babam anlatıyor.
Kadını, erkeği, eski/yeni politikacısı, eğitmeni, doktoru, gazetecesi, araştırmacısı, yazarı, hikayecisi, romancısı usanmadan elinden geleni ardına koymuyor, yılmadan derdini, derdimizi anlatmaya çabalıyor...
Bloglar açılıyor, forumlar da tartışmalar gırla gidiyor, televizyon programları birbiri ardına tartışıyor...
Da ne oluyor?
Ne işe yarıyor?
Bakıyorum ve halimize acıyorum... Ağlanacak halimize sinir bozukluğundan gülüyorum.
Emeğe, uğraşa, bunca kafa patlatmaya yanıyorum.
Harcanan zamanı sorguluyorum.
Çünkü bakıyorum, sanki öyle çok da önemseyen yok gibi.
Tartışma 0 – Sabah Geyiği 5!
Biz bize takılıyoruz işte!
Kendimiz söyleyip kendimiz dinleyip kendimizi oyalıyoruz gibi hissedip inanılmaz bozuluyorum.
Hele hele dün (17.09.08), Mehmet Y. Yılmaz’ ın köşesinde A ve G araştırma kurluşunun sahibi Adil Gür’ ün Taraf gazetesine söylediklerini okuyunca... yani “milletimizin büyük çoğunluğu için dürüstlüğün çok önemli olmadığı, yolsuzluklardan da pek de etkilenmediği” acı gerçeği ile daaan diye yüzleşince... pes eder gibi oldum.
Bolca da “Yuh ve Oha!” dedim.



Yahu bir insan için dürüstlük önemli değilse, yolsuzluk bir şey ifade etmiyorsa, bu insan sizce normal midir?
Bu insan nasıl bir şekilde yetiştirilmiştir ve nasıl insanlar yetiştirecektir?
Peki bu insanların çocuk yetiştirmesi bir çeşit yolsuzluk değil de nedir?
Ve eğer bizler esas ulaşmamız gereken bu “çatlak” kitleye ulaşamıyorsak, ulaşsak da birşey ifade etmiyorsak veya onlar için bunun bir önemi yoksa... Pardon da biz ne işe yarıyoruz acaba?
Bir milletin yolsuzlukları umursamaması için, kendisinin de yolsuzluk budalası olması gerekmez mi?
Dürüstlüğü önemsememesi için kendisinin de yalancı olması gerekmez mi?
Gerekir.
Ve malesef bu doğru!
Biz yolsuzluk budalası ve yalancı insanlarız.
En basitinden bir kuyrukta sırasını bile beklemeye sabrı olmayan;
Yaşlı, kadın, çocuk, özürlü demeden ezip geçerek haksızca önlere sıvışmak için atmadık takla bırakmayan insanlarız biz...
Eee bu durumda,
Herşeye müstahakız biz!
Yonca
“Utançküpü”
18.09.2008 / Hürriyet

5 YAŞINDAKİ ÇOCUĞUN GÖZÜYLE RAMAZAN

Değerli dostlar,

Bir çocuğun izlenimiyle Ramazan'ın nasıl olduğuna dair bir yazı. Gayet güzel. Paylaşımı için Sayın Ferah'a teşekkür ediyoruz.
Bugün evde bir acayiplik var. Herkes sessizce işine okuluna gidiyor. Annem "Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım" dedi. Kimse yemek yemiyor, su içmiyor. Ablam bile!
Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım. İzledim hepsini. Akşama doğru hepsi sessizleşiyor. Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar. Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki… Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni. Ama gülmeye cesaretim yok.
Ramazan 9
Niye böyle yapıyorlar? Ablama sordum, "büyüyünce anlarsın" dedi. Zaten başka ne der ki… Anneme sordum, Ramazan dedi. Babama sordum, Oruç dedi.
Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek. Arkadaşım Fatma'ya sordum. Onun ailesi de gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum. Uyandım. Babama haber vermeye koştum, yatağında yok! Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum. O da yok! Korkmadım, "ben bu hırsızların hakkından gelirim" dedim. Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar! Vay uyanıklar. Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.Bir de üstüme gülüyorlar…
Korkaklar.Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikâyet etmeyi düşündüm. Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim. Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.O zaman devam. Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.
Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor. Oturup birlikte Kur'an okuyorlar. Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar. Ellerini açıp herkese dua ediyorlar. Sevim teyze de başını örtmüş. Çok da yakışmış
Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor. Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor. Hepsi akşam ezan okuyor. İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor. Ne hoş.

Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum. Geçen gün Ayşe teyzem annemle konuşuyorlardı. Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu? Yok, böyle olursa Oruç kaçar mı? Demek ki Oruç, çok duygulu birisi. İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor. Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.Oruç'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum. Onlarla tanışmaya can atıyorum.
Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor şimdiye kadar, gecesi olan bir adam göremedim. Bu Kadir de kim? Bin aydan hayırlı gecesi varmış. O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.
Ramazan 26
İftarı çok sevdim. Akşam yemek yemeye İftar diyorlar. Gece yemek yemenin adı da Sahur. İftar sonrası eğlenceler oluyor. Babam camilere götürüyor bizi. Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.
Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım. Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş. Ben göremedim. Anlayamıyorum. Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum. Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor. Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar. Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor. "Abim ne zaman geliyor?" diye anneme soruyorum. "Bayram gelsin, onda gelecek" diyor. Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdi de Bayram!..
Soramıyorum "Bayram kim?" diye. Neden o gelmeden abim gelemiyor? Belki de ağabeyimin arkadaşıdır. Çok özledim abimi. Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.
Ramazan 29 / Arefe
O kadar erkek isminden sonra bugün nihayet bir bir hanım ismi duyabildim. Arife diyemiyorlar mı ne? Arefe diyorlar. Niye Arefe? "Arife" olması gerekmiyor mu? Yengemin adı gibi yani… "Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik diyor annem. İyice telaşlandılar. Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar. Temizlik yapılıyor. Yemekler hazırlanıyor. Anneme "Bayram ne zaman gelecek?" dedim, "Arefe'den sonra" dedi. Demek ki Bayram ile Arefe evli değil. Akraba da değil. Kafam karma karışık. Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.
Ve Bayram geldi
Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!. Oruç öldü herhalde diye düşündüm. Abim gece gelmiş. Sevinçten haykırdım. Çok özlemişiz birbirimizi.Bütün olanı biteni bir güzel anlattım abime. Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm. Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım. Abimin tebessüm ettiği yerde, ablam kahkaha atar. Abime küser gibi yaptım hemen gönlümü aldı. Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.
Abimden söz aldım. Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi..) Ben de verdim.. Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı. Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu. Sendromu anlamadım. Ama olsun, abime güveniyorum. Gerçi ablam'a göre 4 yaşındayım. Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor. Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor. Abim 'bu konu beni aşar' diyor.
Bayramı çok sevdim. Ama ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm. Bizim için her gün Ramazan olsa!.. Ne iyi olur. (Gurup 555K'dan alınma)

16 Eylül 2008 Salı

EL EMEĞİ


Yine sıkıştırılmış mermer tozuyla yapılmış bebek ayakkabıları, bana her baktığımda akide şekerlerini hatırlatıyor.

Bir inek, bir at, bir eşek..

dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye, beş yıl sonra buluşmaya karar vermişler. Beş yıl sonra buluşma yerine önce inek ile at gelmiş. İkisi de dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, çökmüş ve perişan olarak dönmüşler.

At sormuş: “Ne oldu sana böyle?”

İnek, iç çekerek yanıtlamış: “İnsanlar çok acımasız. Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir başka ineği yanıma koyup çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım!”

Sonra at anlatmış: “Benim de ağzıma bir demir parçası gerdiler. Ağzımı açamadım. Üzerime bindiler. Binmedikleri zamanlar zincire vurdular... Belim çöküp de sırtımda taşıyamaz olunca arkama kocaman bir araba bağlayıp hepsini birden taşıtmaya başladılar. Taşıdıkça kırbaçladılar. Ben de canımı zor kurtardım!”

Bir süre sonra eşek mutluluktan anıra anıra gelmiş! Şişmanlamış, tüyleri parlamış, gözleri “eşek gözü güzelliğinden” daha da güzelleşmiş. Üzerinde lacivert takım elbise varmış, son modaya uygun olarak kravat takmamış!

İnek ile at “Hayrola! Ne oldu böyle sana?” diye sorunca eşek kasıla kasıla anlatmaya başlamış: “Yolum bir ülkeye düştü. Biri bağırdıkça insanlar onu coşkuyla alkışlıyordu. Ben de dayanamadım yüksekçe bir yere çıkıp anırmaya başladım. Ben anırdıkça insanlar benim yanıma koştular. Bağırmamı bilirsiniz, duyan yanıma koştu. Onlar geldikçe ben daha çok din-min, iman-miman, türban-mürban diye bağırdım! Sonra beni seçip bir koltuğa oturttular. Elimi sıcak sudan soğuk suya sokmaz oldum. Bir şey yapmama gerek yoktu. Ben anırdıkça, onlar ‘Ülke seninle gurur duyuyor!’ diye alkışlıyorlardı. Onlar alkışlıyordu, ben de yedikçe yiyordum. Yedikçe palazlandım. Bazılarına de yedirdim, onlar da palazlandı. Palazlandıkça bana yeni yiyecekler getirdiler.”

İnek ve at şaşkınlıkla sormuşlar: “Peki! Senin eşek olduğunu anlamadılar mı?”

Eşek katıla katıla güldükten sonra yanıtlamış: “Anladılar anlamasına da iş işten geçmişti!”

15 Eylül 2008 Pazartesi

GÜNÜN SÖZÜ

Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden
birinde gezen çocugun biri bir vitrinde çok hos bir tablo görür.
Tablo bedeli oldukça yüksektir.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum
gününe almayı ister ve bir is bulup kıt kanaat geçinerek
biriktirdigi tüm para ile magazaya gider.
Sanslıdır tablo hala satılmamıstır.
Içeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra
resmi yapan sanatçıyı bulur ve
'Abimin dogum günü için bu resmi satın almak
istiyorum, tüm paramda bu kadar' der.

Ressam bir süre düsündükten sonra. Resmi paketler
ve resmi satar.Çocuk paketini alır ve tesekkür ederek çıkar.
Magazada adamın arkadasları da vardır ve saskın saskın sorarlar:
'Sen ne yaptın o resmin degeri milyonlar ederdi.
Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?'
Adam cevap verir:
'Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü
insan bulabilirdim,ancak tüm servetini bu resme verecek
kaç kişi bulabilirdim ?...'
GÜNÜN SÖZÜ:
Günümüzde insanlar her seyin fiyatini biliyor,
fakat hiçbir seyin degerini bilmiyorlar.
Oscar Wilde

Ufukçizgisi arkadaşımdan

14 Eylül 2008 Pazar

POĞAÇA


Çay saatlerimizin, çocuklarımızın beslenme çantalarının vazgeçilmezi, afiyetle.
Malzemeler:
100 gr tereyağ (tereyağı eritilmeden ilave edilecek)
1 su bardağı zeytinyağı
2 yumurta
1 tatlı kaşığı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
bir tatlı kaşığı kişniş
1-2 damla limon suyu
aldığı kadar un ve 2 pk kabartma tozu...üzerine yumurta sarısı sürülecek.
Arzu eden susam veya çörekotu serpebilir...

Bu poğaçalar kıymalı, arzu eden boş, peynirli ve patatesli de yapabilir.

ZEYTİNYAĞI SAĞLIKTIR



Evimin mutfağında zeytinyağı baş köşeyi işgal etmektedir. Tatlıdan tuzluya, kekten böreğe, zeytinyağlıdan pilava kadar her şeyi zeytinyağı ile yapıyor ve pişiriyorum. İrili ufaklı değişik şişelerin içine fesleğen, kekik dalları, kuruttuğum biberleri, defne yapraklarını koyup üzerini zeytinyağı ile dolduruyorum, görüntü göz alıcı, işte minik bir örnek..







Sıkıştırılmış mermer tozuyla yapılmış objeler, istediğiniz renkte boyayıp mutfağınıza, değerlendirelemeyen küçük duvarlara asılarak hoş görüntüler elde edebilirsiniz.

GÜNAYDIIIIIN!!!

İçimden avazım çıktığı kadar “günaydııııın!” diye haykırmak geliyor.
AKP’yi ve Tayyip Erdoğan’ı , “Oh yaşasın, memlekete demokrasi getirdi!” diye alkışlayanlar, sanki şimdilerde “uyanır” gibi oldular... Bence, meslektaşların çoğu zaten “uyanıktı” da, fazlaca uyanıklıktan yani işlerine geldiğinden, uyur gibi yapıp AKP’yi ve Erdoğan’ı demokrasi havarisi ilan ettiler!
“Deniz Feneri” rezilliği ve bu rezilliğin kimilerince yeni “keşfedilmesi” kılıçların bilenmesine, safların belirlenmesine vesile oldu. Şimdi dilerim bu olayı sadece Erdoğan-Aydın Doğan maçı gibi, iki takımın mücadelesi gibi izlemekle yetinmeyiz! Tam tersine AKP iktidarının dayandığı köktendinci, anti demokratik, bilim dışı, hukuk dışı zihniyetin bu ülkeyi bu ülkede yaşayanları nereye getirdiğini görebiliriz!
Konya’daki Kuran kursunda ölen kız çocukları... O çocukların ana babalarının şikâyetçi olmamaları... İşsizliğin bunca artması... Orman yangınlarından elde edilen arsaların imara açılması... İçme sularının tükenmesi, sulara zehir karışımı... Protestolarını dile getiren öğrencilere karşı polisin şiddetti... Başbakan’ın tam bir kabadayı davranışıyla kendisini eleştiren ya da karşı olanları tehdit edişi... İnanın bunların hepsi bir bütün!
Yandaş olanlar, olmayanlar, önce bunun bilincine varmak zorunda!
***
Geçen haftanın en ilginç olaylarından biri Cem Uzan’ın “Denetimli Serbestlik Yasası” uyarınca 5 yıl denetime tâbi tutulması, bu süre içinde bir rehber önderliğinde öfke kontrol programına devam etmesi ve öfke kontrolü ile kişisel gelişim konularında 5 yayın okutturulması cezasına çarptırılmasıydı. (Başka cezalar da var ama onlar ilginç değil!)
Bence Tayip Erdoğan’ın da bir öfke kontrol programına ihtiyacı var. Bu program çerçevesinde Başbakan’a okuma önerilerim sonsuz. İlk aklıma gelenleri sıralıyorum: Bu ülkeyi (tarihini, coğrafyasını, insanını) daha içten tanımak için Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” ve Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” ve “Diriliş” kitaplarını... Evrensel değerleri kavrayabilmek için Nâzım Hikmet’in tüm şiirini ve Server Tanilli Hoca’nın “Uygarlık Tarihi” külliyatını... Hırsını denetlemek için Shakespeare’in “Macbeth’ini”... İnsanı, sadece insan olduğu için (oy potansiyeli, seçmen ya da zengin ve güçlü olduğundan değil) sevebilmek için Sait Faik ve Çehov’un eserlerini... “Ilımlı İslam” rüyasının ölümle eşdeğer olduğunu kavrayabilmesi için önce Fatmagül Berktay’ın “Tek Tanrılı Dinler ve Kadın” araştırmasını sonra “Kâbil Kitapçısı”, “Afganistan Gerçeğinde Şeriata Karşı Kadınlar”, “Uçurtma Avcısı” gibi kitapları...
***
Geçen hafta omuriliğim bana oyun oynamasaydı, bel kayması hışmına uğramasaydım, iki gün önce Esintiler köşemi boş bırakmayacak, tam da 12 Eylül’e rastlayan günde yine hesap soracaktım. Olmadı.
Bin kez söylense de yazılsa da azdır. Umutulmamalı, herkes, hele hele gençler mutlak bilmeli:
650 bin kişi gözaltına alındı. Gözetim altındakilerin tümü işkenceden geçirildi.
171 kişi işkencede yaşamını yitirdi. (Bu sayı, İnsan Hakları Derneği’nin kesin kanıtları elde ettiği ölümlere ilişkindir. Yoksa, aynı dönemde gözaltında kuşkulu ölüm sayısı 400 civarındadır.)
Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri’nde 210 bin dava açıldı. Bu davaların 71 bini TCK’nin 141 ve 142. maddelerinden; 14 bini 163. maddeden olmak üzere 85 bin kişi düşüncelerinden dolayı yargılandı. Bu davalarda 6353 sanığın idamı istendi. İşkence ile alınan ifadeler, karar gerekçesi yapıldı. 517 insan ölüm cezasına çarptırıldı. İçlerinden 50’si idam edildi. İçlerinde en genci 17 yaşındaki Erdal Eren’di.
12 Eylül döneminde 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 348 bin kişiye pasaport tahdidi konuldu.1402 sayılı yasayla sıkıyönetim komutanlarınca, 14 bin 509 kamu görevlisi işlerinden atıldı. Ayrıca 18 bin memur, 5 bin öğretmen, 2 bin yargıç ve savcı, 4 bin polis, 2 bin subay baskıyla istifaya zorlandı.
İşkence ve baskıdan kurtulmak için 30 bin kişi Türkiye’yi terk etti. Bunlardan 14 bini vatandaşlıktan atıldı.
Liselerde din dersi zorunlu; felsefe dersi ise seçmeli hale getirildi. Tüm ders kitaplarına “Türk – İslam Sentezi” yerleştirildi. İmam hatip okulları ve Kuran kursları katlanarak çoğaldı, şeriat örgütleri desteklendi…
Tüm demokratik kurumlar yok sayıldı...
Dünyanın neresinde olursa olsun bunun binde birini yapanlar yargılanır, cezalandırıldı. Biz ise bu işi başaramadık. Benim artık inancım o ki, boşuna bir mahkeme bir yargılama beklemeyelim! Ancak şunun bilincinde olabilir ve uygulamaya çalışabiliriz:
Yapmamız gereken: Darbeye karışanı toplum içine çıkamaz hale düşürmek! Kenan Evren’in “hiç pişmanlık duymadığı”nı her fırsatta açıkladığı bir ülkede yaşadığımın farkındayım! “Tereddüt etmeden yine yaparım”, “hiç vicdan azabı çekmedim” dediğini biliyorum!
Uygar ve demokratik bir ülkede Kenan Evren’in değil böyle konuşabilmesi, ziyaretlere gidip millete el öptürmesi, toplum içine çıkabilmesi, demeçler, görüşler bildirmesi, gazetelerde boy göstermesi söz konusu olamazdı. Şimdi hepimize düşen görev, Evren ve şürekâsını ve de onların elini eteğini öpenleri, toplumdan defetmek olmalı! Zeynep ORAL / 14.09.2008 / Cumhuriyet

BAŞBAKAN'A BABA ÖĞÜDÜ...

Bu yazıyı hiç yazmak istemezdim. 60 yılı bulan gazetecilik, yazarlık yaşamımda ilk kez bir başbakana sesleniyorum...
Başbakan, başbakan olduğunu ne zaman anımsayacaksın? Bir ulusun yazgısını elinde tuttuğunu, yetmiş milyonun yaşamından sorumlu olduğunu...
***
Damdan ya da ağaçtan düşerek mi geldin oturdun Başbakanlık koltuğuna? Toplumun en alt kesimlerinden çıkmadın mı, ailenle, kimliğinle bu ülkenin emekçi takımından değil misin? Paşazadeliğin yok! Babadan kalma mirasyediliğin yok! Kaptırmışsın kendini din iman dalgalarına, adım adım ulaşmışsın şimdiki yerine... Ne yaptın da böyle bir yüce göreve ulaştın? Gençliğinde, daha sonraki yıllarında ne idin? Sıradan bir yurttaş!.. Ama kafasıyla, düşüncesiyle halkın, emeğin, emekçinin gerçek çıkarlarına ters düşen biri...
***
Kolaylıkla engellerden, yasaklardan kurtulup haksız yenilenen seçimle, biraz da CHP liderinin hoşgörüsüyle milletvekili olabildin, oradan da başbakanlığa!..
Altı yıl geçti bir türlü öğrenemedin başbakan olmayı! Konuşmasını da!.. Ne diyeceğini bilemedin, birbirini tutmaz sözlerle, bağırıp çağırmalarla yetindin. Milletin bunları anlıyor, beğeniyor, seni takdir ediyor sanarak!..
Hortumları kesmek dedin, sayısız yeni hortumlar çıktı. Daniska çevreciyim dedin, çevrende kim varsa, zengin etmeyi başardın... Altı yedi yıl önce hangi geçim çizgisindeydin, bugün neredesin? Bunu kimse düşünmez mi sandın?
***
Son günlerde TV’lerinle, sana kul köle gazetelerinle, yazarcıklarınla büsbütün işi büyüttün; aklı başında bir kişiye uymayacak sözler, hakaretler, suçlamalar yapmaktan kendini alamadın! Hiçbir sıkıntı duymadan, seni uyaracak bir yakının, bir gerçek dostun da olmadığından, esip esip köpürdün! Bir kötü sona doğru gittiğini fark etmiyor musun?
İşte aç yığınlar, işte işsiz yığınlar, işte sadaka bekleyen yığınlar, işte yağmacılar, vurguncular, yobazlar!..
Basın dünyasının en kıdemli yazarı olarak, neredeyse oğlum yaşındaki TC Başbakanı’na seslenmek gereğini duydum. Altmış yıldır çok başbakan gördüm! Başbakanlar eleştirdim, ama gözü kara, öfkeden ne dediğini bilmez birini daha görmedim!.. Yaşımın verdiği deneyimlere dayanarak söylüyorum! Hemen görevinden ayrıl!.. Dokunulmazlıklarını kendi elinle yok et!.. Gel, adalet önünde hesap ver... Altı yılda yığdığın servet neyse, onları da ulus önünde açıkla!..
Yepyeni ol! Halktan yetişmiş, Rize’nin, Kasımpaşa’nın gerçekten ‘ak’ insanı ol!.. Oktay AKBAL /14.08.2009 / Cumhuriyet


ALKOL İÇMEYENE BASKI VAR MI?

Neredeyse tamamı AKP’li olan belediyelerin alkol içmek isteyenlere getirdiği engelleri iyi biliyoruz. Esas merak etmemiz gereken şey, İran ve Suudi Arabistan’daki gibi çok sıkı baskıların yapıldığı ülkelerdeki uygulamaları gözlemlemek olmalı.

Prof. Dr. Aysel EKŞİ Psikiyatr

Ben 74 yaşındayım, çocukluk ve gençlik çağını kapsayan 24 yılını çıkarsak, 50 yıldır bu ülkede hiç kimseye oruç tuttuğu veya tutmadığı, namaz kıldığı veya kılmadığı, içki içtiği veya içmediği için baskı yapıldığını görmedim ve duymadım. Sayın Başbakan iddia ediyor ki, “TÜRKİYE’de hayata şişenin içinden bakanlar içmeyenlere baskı yapmaktadır’’. Oysa, neredeyse tamamı AKP’li olan belediyelerin alkol içmek isteyenlere getirdiği engelleri iyi biliyoruz. Esas merak etmemiz gereken şey, İran ve Suudi Arabistan’daki gibi çok sıkı baskıların yapıldığı ülkelerdeki uygulamaları gözlemlemek olmalı.
Önce 1979 devrimi İranlılara ne getirdi, kısaca bakalım. İran İslami devrimi nedeniyle iki milyon İranlının dünyanın çeşitli ülkelerine göç ettiğini biliyoruz. Örneğin Kanada’nın Toronto şehrine 50 bin İranlı göçmen ikinci ülkeleri olarak yerleşti. Bilimsel psikiyatri dergilerinde sık sık bu göçmen grupların yeni ve farklı bir kültürde ne gibi uyum sorunlarıyla karşılaştığı, aile yaşantısında, sosyal ve ekonomik statüsünde, hangi düzeyde stres ve depresyon yaşadığı ele alınmakta. Yayınlara göre bu değişimden özellikle gençler çok olumsuz etkilendi; bir kısmı uyum sağladı, uyum sağlayamayanlar tehlikeli davranışlara yöneldi. En sık gözlenen problemler alkol ve madde kullanımı oldu; okul başarısızlığı, suçlu gençlere katılma ve davranış problemleri de sık gözlendi.
1979 İran devriminden sonra İran’da doğmuş ve katı İslami kurallara göre yetiştirilmiş bugünün İran gençliği ile ilgili araştırma bulguları ne gösteriyor? Tüm Tahran bölgesindeki gençleri temsil yeteneğinde 1.385 gençte yapılan araştırmada 15 -18 yaş grubundaki gençler soruları kendileri cevaplamış. Cevapların gizli kalması için tüm önlemler alınmış. Kendilerini çok dindar olarak tanımlayan gençlerin yüzde 17’si alkol ve yüzde 2’si madde kullanmış (1). Son yıllarda özellikle tıp öğrencilerinde uyarıcı ve uyuşturucu madde kullanımı ciddi bir sorun haline gelmiş; en sık kullanılan madde hashish, yüzde 43’ü yaşamları süresince bir maddeyi en az bir kez olmak üzere kullandıklarını bildirmiş (2). 400 hemşirelik okulu öğrencisinde yapılan incelemede ise kız öğrencilerin yüzde 27’si ve erkeklerin yüzde 61’i madde kullanmış olduğunu bildirmiş. Alkol kullanım oranı yüzde 5.8. En sık kullanılan maddeler opium, kokain ve hashish (3).
Suudi Arabistan’da alkol ve uyuşturucu-uyarıcı madde kullanımının sorun niteliğinde olduğu tüm yayınlarda vurgulanıyor. İlk kez 1987 yılında sadece madde bağımlısı erkeklerin tedavisiyle ilgili olarak Riyad’da Al-Amal hastanesi açıldı. Taburcu olanların dörtte biri gene maddeye başladıkları için üç kereden fazla sayıda tekrar hastaneye yatırıldılar. Alkolün kesinlikle yasaklanmasına rağmen, madde bağımlılarının yüzde 24’ü alkol alır (4). Çoğu birden fazla sayıda madde kullanır. Kadınlarda bağımlılık oranı yüzde 2.7’ dir, bunlar Cidde’de psikiyatri hastanesine yatırılır (5).
Karşılaştırmalı bir araştırma, Suudi Arabistan Krallığı’ndan 120 madde bağımlısı genç erkek ile Birleşik Arap Emirlikleri’nden 79 bağımlı gençte yapılmış. Araştırma iki gerçeği önemle vurguluyor: Eroin, hashish ve alkol her iki ülkedeki bağımlılar için de en çok tercih edilen maddelerdir. İkinci bulgu şu olmuş: Birleşik Arap Emirlikleri’nde gençlerin çok daha fazlası tek maddeye değil, birden çok sayıda maddeye bağımlıdır. Bunlar madde kullanmaya çok daha erken yaşlarda başlamış olanlardır (6). Şu noktayı da belirtmek gerekiyor ki, bütün araştırmalar Ortadoğu ülkelerinde uçucu madde bağımlılığının hayli sık olduğunu gösteriyor (7). Körfez ülkelerinden Bahreyn’de eroin bağımlıları için uygulanmaya başlanan yeni tedavi yöntemleri bilimsel dergilerde uzun uzun tartışılmakta. Çünkü uzmanlar problemin ciddi boyutlarda olduğunu vurgulamaktadır (8). Tüm günah ve yasak yaklaşımlarına rağmen nasıl alkol ve uyuşturucu-uyarıcı maddeler gizli kapaklı kullanılıyor ise, aynı gizli kapaklı uygulamalar gençlerin cinsel yaşamı için de söz konusu. İran’ın kültürel yapısının ve dini bağların evlilik öncesi cinsel ilişkileri yasakladığı bilinir. Bu alanda çok az sayıdaki araştırmalardan biri Uluslararası Aile Planlaması Merkezi tarafından yapılmış. Tahran’da yaşayan, yaşları 15 ile 18 arasında olan 1.385 erkek incelemeye alınmış (1 ). Bu araştırma, sanıldığının aksine genç erkeklerin hayli yüksek oranlarda cinsel faaliyetlerde bulunduklarını gösteriyor. Evlilik öncesi cinsel yaşam yasaklanmış olsa bile, genç erkeklerin yüzde 28’i gizlice karşı cinsle duygusal ve cinsel ilişki kurabilmektedir. Gençlere sorulduğu zaman böyle bir faaliyette bulunulmaması gerektiğini savunmakta iseler de bu savunmaların ezber söylemler düzeyinde kaldığı, ama gençlerin bu faaliyetlere devam ettiği anlaşılıyor.
Son olarak da eşcinsellik konusuna değinelim. İslam ülkelerinde eşcinsellik görünümde yasaktır. Şeriat kanunlarına göre evli olmayan ya da yakını olmayan erkek ve kadın bir arada bulunamaz. Kadın kadınlarla ve erkek erkeklerle dolaşır. Gerçek cinsel tercihleri eşcinsellik yönünde olan kadın ve erkekler, eşcinsel gibi algılanma korkusu olmaksızın özgürce bir araya gelirler. Yani cinsel faaliyetleri halkın gözü önünde yapmadıkça insanlar özel hayatlarında istedikleri gibi yaşarlar (9). Mukayese yapmak açısından ülkemizden birkaç örnek verelim: Konya merkezinde ortaokul, lise, yüksekokul ve çıraklık eğitim merkezlerinde öğrenim gören 1.559 gençle yapılan bir araştırma, gençlerin yüzde 11.3’ünün ayda en az bir kez alkol aldığını gösteriyor (10). Türkiye’de üç ayrı tıp fakültesinde birinci ve dördüncü sınıf öğrencilerinde yapılan araştımada, tehlikeli ölçüde alkol kullanım oranı yüzde 7.4 bulunmuş (11). Şu noktanın altını önemle çizmek isterim: Son yıllara kadar kimseye içki içtiği veya içmediği için baskı yapılmayan ülkemizde, gençlerin gerek alkol ve madde kullanma, gerekse AIDS oranları, bu alanlarda büyük kısıtlamaların ve yasakların getirildiği ve katı İslami kuralların uygulandığı ülkelerden çok daha az oranlardadır.
* Bu yazı Aysel Ekşi’nin yayımlanacak olan “BEŞ KITADA GENÇ SORUNLARI” adlı kitabından kısaltılarak alınmıştır.
Referanslar: 1. Asghar Mohammad Poorasl .2007. HYPERLINK “
http://www.sciencedirect.com/science?_ob =ArticleURL&_udi =B6VC9-4KB11BS-2&_user=10&_origUdi=B6VC9-4PC3SMB-3&_fmt=high&_coverDate = 03%2F31%2F2007& _ rdoc = 1&_orig = article&_acct = C000050221&_version = 1&_urlVersion = 0&_userid= 10&md5 = e349045b182b60c5868fc720487ec9d5” Substance abuse in Iranian high school students. ). 2. Ghanizadeh .2001. Current sunstance use. 3. Ahmadi J..2004. Substance abuse: prevalence in a sample of nursing students ) 4. Al-Nahedh. 1999. Relapse among sunstance abuse patients in Riyadh. 5. Osman 1992. Substance abuse among patients attending a psychiatric hospital in Jiddah. 6. Amir T . 2001. Comparison of patterns of substance abuse in Saudi Arabia and the United Arab Emirates . 7. AlUmran, Mahgoub ve Rashi .1993. Reported a prevalence rate of volatile. 8. Abdel-Mawgoud, M. 1996. Heroin addiction in Bahrain: 15 years experience. 9. Moses M: Saudi Arabia’s Gays Lead Good Life or Do They? 10. Özkan Ö. Selçuk Üniversitesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı araştırması. 11 Akvardar Y 2003. Substance use in a sample of Turkish medical students.

14.08.2008 / Cumhuriyet

13 Eylül 2008 Cumartesi

BEN DENİZ BAYKAL OLSAM

Ben Deniz Baykal olsam genel başkanlıktan istifa edişimden sonra bir daha geriye dönüp genel başkan olmazdım.
Çünkü bu gibi geri dönüşler güven kırıcıdır, aşındırıcıdır.
Diyelim ki zaaf gösterdim, öyle olması gerektiğini düşündüm…
Ben Deniz Baykal olsam, yeniden genel başkan oluşumdan sonraki genel ve yerel seçimlerin başarısız sonuçlarının ertesinde bu kez bir daha asla geri dönmemek üzere istifa eder, partiye başka türlü yararlı olmaya çalışırdım.
Diyeceksiniz ki bunlar geçmişte kaldı, bugün Deniz Baykal olsan ne yapardın?
Yanıtlamaya çalışayım…

e postadan alınma

Ben Deniz Baykal olsam, çalışma arkadaşlarımı tümüyle yeniler, yaşlıları arka planlara, danışmanlıklara çeker, parti vitrinindeki insanların en çok kırklı, ellili yaşlardan kimseler olmasına özen gösterirdim.
Parti Genel Merkezi’ne uğrayacak zaman bulamaz, Meclis’ten ve toplantılardan arta kalan zamanımın büyük çoğunluğunu halkın olduğu yerlerde geçirirdim…
Bunu yaparken de bizde siyasetin her kanadında alışılmış olan gösterişi bir yana bırakır, halk insanlarıyla diz dize, ele ele, omuz omuza, bir araya gelir, söyleşirdim…
Hastaneleri, okulları, hapishaneleri, kahveleri, parkları, işlikleri, pazar yerlerini, halk insanlarının topluca bulunduğu her yeri durmaksızın ziyaret eder, onlarla içtenlikle konuşur, dertleşir; eleştirilerini, önerilerini dinler, belki başkasına bile not ettirmeksizin kendim not ederdim…
Ben Deniz Baykal olsam, bütün ülkeye dağıtılacak bir anket formu hazırlatır; bütün toplumsal sınıfların, grupların, tabakaların sorunlarını saptar, isteklerinin, önerilerinin dökümünü çıkartır, halkın nabzını bir an bile elimden bırakmazdım…
Ben Deniz Baykal olsam, medyada, yakışıklı, enerjik, “yaşlı delikanlı” görünümüyle değil de; yaşıma daha uygun bir görünümle, örneğin Akdeniz’de kulaç atarken değil bir öksüzler yurdunda kimsesiz çocukları severken, bir kadın sığınma evinde o insanlarla söyleşirken görünmek isterdim…
Hem de bunu reklam olsun diye değil, içimden öyle geldiği için yapardım…
***
Ben Deniz Baykal olsam konuşma sitilimi değiştirirdim…
Çapsız siyasetçilerle “öfke” yarışına girmez, onların düzeyine hiçbir biçimde inmez; bu gibi kimseleri, mizahla, alayla, mantıkla ezer; hırsızlıklarını, yalanlarını, olabildiğince sükûnetle dile getirirdim…
Onlar yırtındıkça ben daha da dingin ve müstehzi, bütün bu pislikleri, çok gerekmedikçe sesimi yükseltmeksizin, ama tam yerinde sözcüklerle, bıkıp usanmaksızın tekrarlardım…
Böylece bu üslup karşıtlığında, karşımdakilerin suçlulukları daha bir belirginleşir, çirkinlikleri daha çok göze batar, halkın diline düşmeleri daha kolaylaşırdı…
***
Ben Deniz Baykal olsam, bir gün TV ekranlarına çıktığımda ulusa seslenerek ve yine sükûnetle, içtenlikle, sevgiyle şöyle derdim:
Ey güzel milletim. Bugün siyasetten değil kendimden söz etmek istiyorum. Aranızda, karşıtlarımın yanı sıra; aynı görüşte, aynı duyguda olup da beni sevmeyen, eleştiren, partime benim yüzümden uzak durduklarını söyleyen çok sayıda kimse olduğunu biliyorum… Böyle hissedip düşünmekte haklı da olabilirler… Ama gelin, bir anlaşmaya varalım… Onlar bana bende sevmedikleri şeyleri bildirsinler, ben de elimden geldiğince sevgilerini kazanmaya çalışayım… Ama onlar da inatçı bir önyargıya dönüşmüş bu Baykal karşıtlığından artık vazgeçsinler…
***
Ben Deniz Baykal olsam, yakın ve uzak sola, ağabey hoşgörüsü ve sıcaklığıyla yaklaşır, her an diyalog koşulları yaratır, bir önceki seçimlerde attığım adımları daha da geniş bir alanda, kayıtsız koşulsuz sürdürürdüm...
Parti içi muhalefet konusunda da aynı şeyi yapardım…
Ben Deniz Baykal olsam, ülkenin belli başlı bilim insanlarıyla, sanatçılarıyla, yazar çizeriyle zaman zaman geniş katılımlı toplantılar yapar, onları konuşturur, dinler, bu çevrelerle bağlantımı hiçbir zaman koparmazdım…
Siyaseti, parlamento-parti genel merkezi kısır döngüsünden kurtarır, parti içinde bürokrasiyi en alt düzeye indirirken demokrasiyi en üst düzeye çıkarır, Cumhuriyet Halk Partisi’ni pırıl pırıl, gepgenç, yepyeni bir parti yapardım…
Ben Deniz Baykal değilim…
Siyaset pratiğinden de anlamam…
Ama bu siyaset pratiğinin şu söylediklerimden pek de uzak olduğunu sanmıyorum…
Tam tersine, başta lideri olmak üzere CHP’nin, halkla, bütün ülkeyle böyle sıcak, içten, açık yürekli bir yakınlaşmaya gereksinimi olduğunu, halkın ve bütün ülkenin de büyük çoğunluğuyla bu yakınlaşmaya gereksinim duyduğunu düşünüyorum… A.Behramoğlu / 13.09.2008 / Cumhuriyet

ÇİZMEDEN YUKARI


ÇİZMEDEN YUKARI MUSA KART
Deniz Feneri iddianamesinde adı 34 kez geçen RTÜK Başkanı Zahid Akman bir dönem Huysuz Virjin’e ekran yasağı getirmişti. 13.09.2008 / Cumhuriyet

12 Eylül 2008 Cuma

TEMEL'İN SEVGİLİLERİ

Temel’in 3 tane sevgilisi vardır. Biri öğretmen, biri doktor, biri de santralcidir. Fakat ögretmenle evlenmeye karar verir. Bunu bilen arkadaşı sorar: “Niye öğretmen de diğerleri değil?” diye. Temel de ona döner: “Ula..” der, “Bilmez misin doktorlar ‘bugün git yarın gel’ der, santralci de ‘şu an meşgul daha sonra tekrar deneyin’ der. Ama ögretmen ne der? Hadi bir daha tekrarlıyalım...”

TEMEL'İN ARABASI

Temel, Dursun’a arabasının öyküsünü anlatıyordu: “Bir gün otostop yapıyordum ki önümde, bu arabayla, mini etekli güzel bir bayan durdu ve beni arabasına aldı. Bir süre gittikten sonra kadın arabayı kuytu bir köşeye çekti. Mini eteğini iyice yukarı çekip, dudaklarını ıslattı ve ’Benden ne istersen alabilirsin’dedi, ben de arabasını aldım.” Dursun: “İyi etmişsin Temel, zaten mini etek sana hiç yakışmazdı.”

KRALİÇE ELİZABETH

Temel İstanbul’a gelmiş, yürüyormuş. Bu arada 5 dakikada bir top atışları duyulmaktaymış. Merak edip sormuş: “Hemşerim bu top atışları neyin nesi?” diye. Kraliçe Elizabeth’in gelmesi sebebiyle top atışı yapıldığı anlatılmış. Aradan yarım saat geçmiş ve top atışları sürmekteymiş. Temel bir başkasına yine sormuş: “Bu top atışları neden?” Aynı cevabı alınca söylenmış: “Ulan, yarım saattir bir karıyı vuramadılar, be!”

TEMEL VE DURSUN

Temel ve Dursun iki ayri kuruluşta genel müdürdürler. Bir yerde oturup dertlesirken Temel odacisindan sikayet eder: - Ula benim odaci o kadar aptaldir ki sorma gitsin. Biktim aptalligindan, iyi usak ama aptal iste. Dursun icini cekerek: - Mudurum, seninki benimkinin yaninda cok akulludur. Bende bir odaci var,beni de cildirtiy. - Ula seninki benimki kadar aptal olamaz. - Benim odaciyi bir gor, sen de anlarsin. Gel istersen deneyelum, pakalum hangisi daha aptal. Denemeye karar verirler. Temel zile basar, odacisi gelir: - Puyur mudirum! Temel odacısına: - Al su 100 lirayi, bağa bir Mercedes al getur! Odaci: - Basustune mudirum, der cikar. Bu sefer de Dursun Odacisini çağırır: - Usagım hele bir git bak bakayum ben evde miyum? - Basustune mudirum der, o da cikar. Kapida iki odaci karsilasir. Biri oburune: - Ula nereye gideysun, diye sorar. - Sorma dayıogli, pizum Genel Mudir çok aptaldir da... Bana diy ki al su 100 lirayi Mercedes al. Ula bugun pazar butun dukkanlar kapali. Ben arabayi nerden alacagim. Diger odaci aglamakli olarak: - Sen halune sukret! Penum mudur seninkinden daha aptaldur. Baga diyki,git pak pakalum ben evde miyum? Ula önünde telefon, aç da sor

GORİL VE KADIN

Bir bahar günü adam ve karısı hayvanat bahçesine giderler. Kadın hoş bir kolsuz pembe elbise giymiştir. Hayvanat bahçesinde fazla kimse yoktur.Gezerlerken gorillerin olduğu bölümde oldukça kılli ve iri bir gorilgörürler. Goril kadını görünce heyecanlanır ve çite tırmanıp tek eliylegöğsünü dövmeye baslar. (Gorillerin kur yapma biçimi) Herhalde kadının açıkgiysisinden etkilenmiştir. Adam bunun komik olduğunu düşünür ve karısınagorili daha fazla tahrik etmesini önerir. Kadın elbisesinin omuzlarınıindirir ve goril çığlıklar atmaya başlar. Adam karısını biraz dahateşhirciliğe ikna eder kadın elbisesinin eteğini biraz yukarı kaldırır vegoril çıldırır, zıplamakta ve bağırmaktadır. O anda adam karısını yakalar,gorilin kafesini açar ve karısını içeri atarak kapıyı kapatır. - şimdi ona başının ağrıdığını söyle..

MAHİR

Mahir, sabah uyanınca o gün 70 yaşında olduğunu hatırlamış. Yavaş yavaş yataktan kalkarken gözü ayaklarına ilişmiş.-'Sevgili ayaklarım, Bugün 70 yaşına girdik. 70 senedir Beni istediğim yere götürdüğünüz, bu yaşıma sizinle girdiğim için bahtiyarım, sizlere çok teşekkür ederim, nice seneler dilerim... ' Sonra dizlerine dikkat etmiş.-'Sevgili dizlerim, bugün 70 yaşına girdik. Bu kadar sene Beni taşıdınız, bükül dedim büküldünüz, çömel dedim çömeldiniz, bu yaşıma sizinle birlikte girdiğim için şükür ediyorum. Sizlere çok teşekkür ederim, nice seneler dilerim...' Sonra gözü biraz daha yukarı kaymış; - 'Eee ulan köftehor, ulan hayırsız emektar' demiş, eğer sen de yaşasaydın bu günümüzü hep birlikte kutlayacaktık.'

HANGİSİ EVLİ?

Öğretmen öğrencilere sormuş : - Ağaçta 7 kuş var. Avcı ateş ediyor, 3 tanesini vuruyor. Ağaçta kaç kuş kaldı ? Birisi 4 kuş kalır deyince başka bir çocuk hemen atılmış : - Hayır öğretmenim ateş edince bütün kuşlar uçar, ağaçta hiç kuş kalmaz... Öğretmen bunun üzerine : - Cevap yanlış ama stilini sevdim, demiş. Çocuk : - Öğretmenim, ben de bir soru sormak istiyorum. Ellerinde dondurma olan 3 bayan var. Biri dondurmasını yalıyor, öbürü emiyor, diğeri de ısırıyor. Bubayanlardan hangisi evlidir ? Öğretmen düşünmüş, düşünmüş... - Emerek yiyen evlidir, demiş. Çocuk : - Hayır öğretmenim, parmağında alyansı olan evlidir. Ama ben de sizin stilinizi sevdim.

FERDİNAND PORSCHE

Ferdinand Porsche, rahmetli oluyor ve öbür dünyada melekler tarafından karşılanıyor. Melekler kendisinin olağanüstü otomobil tasarımından dolayı bir dilek hak ettiğini söyleyerek, isteğini sorar... Porsche ' Tanrı ile 1 saat konuşmak isterdim.' der. Melek derhal istediğini yerine getirmek üzere Ferdinand Porsche'yi bir salona alır. Porsche Tanrıya sorar:' Kadını yaratırken düşüncelerin nerdeydi? Tanrı: ' Ne demek istiyorsun? 'Porsche: ' Çok hatalı yaratmışsın!' 1.Ön taraf aerodinamik değil. 2.Çok ses yapıyor. 3.Bakım masrafları yüksek. 4.Ayda 5-6 gün tamamen kullanılmaz durumda. 5.Arka taraf çok sarkık duruyor. 6.Sürekli boyanması ve yenilenmesi gerekiyor. 7.Egzoz, emisyona çok yakın. 8.Farlar genellikle küçük. 9.Yakıt da son derece pahalı. Tanrı kısaca düşündükten sonra cevap verir: 'Ferdinand, bunların hepsi doğru olabilir ama istatistiklere göre bir çok erkek benim icadıma senin icadından daha fazla biniyor!!.'

SÜPERMEN

Adamcağız hayli alkollü ve de bitkin üstelik gecenin saat üçünde evine gelir. Karısı son derece zinde, duruma kesinlikle hakim, kocasınısorgulamaya başlar. - Söyle bakalım Süpermen. Neler yaptın bu akşam? - Valla karıcım, patronla beraber müşterileri yemeğe çıkarttık. - Eeee, sonra ne yaptınız süpermen? - Oradan striptize gittik. . . Ben sadece seyrettim. - Yani sen bir şeyler yapmadın değil mi, süpermen ? - Ben hiç bir şey yapmadım, ama sen niye bana ikide bir süpermen diyorsun? - Valla, ben donunu pantolonunun üstüne giyen bir seni bir de süpermeni gördüm.

SANDALET

Bir adamla karısı Mısır'da eski bir çarşıda geziyorlarmış. Ayakkabı satılan bir dükkanın önünden geçerlerken satıcı içerden seslenmiş, buyur etmiş.Girmişler, satıcı : - Çok özel büyülü sandaletlerim var beyefendi, sizi sekste çok vahşi ve kuvvetli yapacak sandaletler. Adam tabi ki erkekliğe bok sürdürmemek için pek önemsememiş ama eski günleri özleyen karısının ısrarlarına dayanamayıp sandaletleri denemeye kararvermiş. Adam sandaletleri giyer giymez gözleri parlamış, kalbi hızlı atmış,fiziksel değişimler başlamış, nefesi sıklaşmış, gözleri büyümüş ve etrafına farklı bir şekilde bakınmaya başlamış. Karısı bir adım geri kaçmış 'aman Allah'ım dur dur... ' derken adam koşmuş, satıcıyı yakaladığı gibi tezgaha yatırmış, satıcının pantolonunu parçalayarak çıkarmaya başlamış, bu arada satıcı bir yandan kurtulmaya çalışırken diğer yanda bağırıyormuş : - Dur ulan, sandaletleri ters giydin!

Sana Babamı Diyir?

Sana Babamı Diyir?
İki çocuğu olan köy delikanlısı askerliğini yapıp da evine döndüğünde bakmış karısı Fadime üç çocukla bir masanın etrafındalar. Birden öfkelenip bağırmaya başlamış;
- Abovv.. ula kaltak, bu üçüncü çocuk nerden çıktı? Askere giderken iki çocuğumuz vardı... Bu sonuncusu benden olamaz.
Fadime ona gayet sakin cevap verir;
- Ne bağırıyorsun? Sana baba mı diyir? Oturmuş yoğurdini yiyir!

CV'YE YAZMIŞTIM


BİSİKLET VE NİŞANLILIK

Oniki yaşındaki oğlan ondört yaşındaki amcaoğluna soruyor: - Abi ablam nişanlanıyor biliyorsun...
- Yaz sonu nikah varmış, bizim evde de konuşuyorlardı.
- Ben sana bir şey sormak istiyorum...
- Söyle...
- Bu nişan dedikleri ne? Evde sordum, 'Eh evlenecekler işte' diyorlar ama nişanlanınca ne oluyor, onu anlayabilmiş değilim.
- Hıııım... Zor soru, bak ben sana bir örnekle anlatayım...
- Dinliyorum.
- Diyelim ki Şubat'ta yarıyıl karnesini aldın, hepsini pekiyi getirdin. Sana bir bisiklet alıyorlar ve 'Haziran'da bütün dersleri pekiyi getir, sınıfı geç, bu bisiklet senin' diyorlar. İşte Şubat ile Haziran arasındaki o süre var ya, bisiklet senin ama binemiyorsun; o süreye 'nişanlılık dönemi' deniyor.
- Haa şimdi anladım, bisikletin var, evde duruyor; sen ona bakıyorsun o sana bakıyor; ama binemiyorsun ta ki sınıfı geçene kadar. Peki dokunmaya izin var mı?
- Vallahi onu ben de tam bilemiyorum; binmek kesinkes yasak da, galiba ziliyle oynayabiliyorsun!..

11 Eylül 2008 Perşembe

Silahşor Değil Tetikçi!..

Silahşor Değil Tetikçi!..
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, Aydın Doğan’a seslenirken dedi ki:
- Benim o kadar köşe yazarım, silahşorum yok!..
Lafa bakın!. Dinlerken yüzümün kızarması bir yana, Tayyip Bey aslında itiraf etti; “var da” dedi, “yeteri kadar yok!” Bunu, sayısal açıdan mı söyledi, yoksa “Bir sürü var ama nitelik olarak beş para etmezler” mi dedi, orasını bilemem!.. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, elinin altında, kendisine “ram olmuş” yazar makulesinin, gazetelerin, televizyonların bulunduğunu, her zamanki gibi öfkeden gözünün döndüğü bir anda açık ediverdi!..
- Demek ki Tayyip Bey, elinin altında bulunan “silahşorlardan” yana pek mutlu değil!..
Vatan gazetesi yazarı Mehmet Tezkan, önceki gün köşesinde Tayyip Bey’e, “Gazeteye ilan ver” çağrısında bulundu.. Şöyle, attığını on ikiden vuran, göğsünü siper eden, aslanlar gibi dövüşecek silahşorlar... Fena fikir değil, ancak mevcutlar zaten yapıyor istenilenleri. Biat desen fazlasıyla mevcut.. Siper edecek göğüs desen maşallah mangal gibi.. Peki, sorun ne?. Bana kalırsa Tayyip Bey, biraz daha akıllı, biraz daha tarih bilgisine sahip, biraz daha okuduğunu, gördüğünü anlayan, analiz edebilen, biraz daha “ram olsa da” belli etmeyen cinsinden silahşor arıyor..
- Haklı tabii!..
***
Ancak ben, “silahşor” tanımlamasına karşıyım!..
Kovboy filmlerinden ya da kabadayı hikâyelerinden bildiğim kadarıyla, silahşor, genellikle mert olur, racon bilir. Eğer vuruşacaksa, rakibinin karşısına geçer, üçe kadar sayar, silahını çeker, ateşler. O anda, orada kalleşlik, goygoyculuk, arkadan dolaşma, sırttan vurma, güçlü olanın arkasına sığınıp külhanbeylik taslama, dalkavukluk yoktur...
- Kimin kalemi, pardon silahı daha güçlüyse, kim gerçekten bilgili, pardon hızlıysa, kim haysiyetli, pardon cesursa o kazanır...
Bu durumda, aranan kişinin sıfatının “silahşor” olması olanaksız.. Burada aranan, “biat”, “ram olmak”, “aslanlar gibi saldırmak”, “göğsünü siper etmek”, “attığını on ikiden vurmak”...
Öyleyse başka bir sıfat lazım; aranan kişiyi şöyle dört başı mamur tanımlayacak bir sıfat...
- Bence “tetikçi” cuk oturuyor!..
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, Aydın Doğan’a mühlet de verdi:
- Bu saldırganlığınızın altında ne var açıklayın. Bir hafta süre. Hafta sonuna kadar açıklamazsan ben açıklayacağım...
İktidara yapışmış gazeteler bu lafı manşetlerine taşıdı. Hiçbirinin aklına gelmedi ki; Tayyip Bey’in yaptığı suçtur!..
- Bu çağrı, mis gibi şantaj, bal gibi tehdit kokmasının yanı sıra, ceza yasamıza göre açıkça suçtur!..
Tayyip Bey, milletin gözünün içine baka baka, Aydın Doğan’a açıkça, “Sen susarsan, gazetelerini, televizyonlarını susturursan ben de susarım” çağrısında bulunmuştur... Ülkenin Başbakanı, eğer elinde bir suç belgesi mevcutsa, eğer karanlık işler konusunda bilgi varsa bunu tehdit aracı olarak kullanamaz, hemen yargıya havale etmesi gerekir!.. Tayyip Bey, “Bugüne dek sabrettim, ama işte açıklıyorum” derken, elindeki bilgileri uzun süredir sakladığını da itiraf etmiştir ki bu da ağır bir suçtur!..
Aydın Doğan, “Ben Başbakan’a Hilton arazisi için değil, rafineri izni için gittim. Bana ‘Orayı bizim Çalık istiyor, ona söz verdik. İşin içinde Putin var, Berlusconi var’ dedi” açıklamasını yaptı. Pekii bu açıklamaya inanalım mı? İnanalım, çünkü Ahmet Çalık’ın holdingine tam da o bölgede, Ceyhan’da rafineri kurma izni verilmiştir!!! O holding, başında Başbakan’ın damadı ve ağabeyinin bulunduğu Sabah-ATV’yi de devlet bankalarından aldığı 750 milyon dolar kredi ve Katar Şeyhi’nin ortaklığıyla almıştır... Burada sorulması gereken ise şudur:
- Bu ülke Tayyip Bey ve çevresinin babalarının çiftliği midir?../// Ü.Zileli
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c1516.html

Bu Kavga, Ne Kavgasıdır?

Bu Kavga, Ne Kavgasıdır?
Kim ne derse desin…
Bu, sadece bir medya kavgası değildir…
Bu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la, Doğan Grubu’nun başkanı Aydın Doğan arasındaki bir kavga değildir…
Bu, vatandaş Erdoğan’la, vatandaş Doğan arasındaki bir kavga hiç değildir…
***
Zaten iktidarın taraf olduğu bir kavga, kavga da olmaz.
İktidarın taraf olduğu kavgada eşitlik yoktur…
İktidarın taraf olduğu kavgada adalet yoktur…
İktidarın taraf olduğu kavgada hukuk yoktur…
İktidarın taraf olduğu kavgada demokrasi yoktur…
***
Çünkü demokratik iktidar kavga etmez…
Ederse, ya devlet devlet olmaktan, demokrasi demokrasi olmaktan çıkmıştır ya da iktidar demokratik iktidar olmaktan…
Çünkü demokrasilerde iktidar, kavganın, düzensizliğin nedeni değil, uzlaşmanın, düzenin koruyucusudur…
Çünkü demokrasilerde iktidar, yolsuzlukların, hırsızlıkların, hortumculukların, din tüccarlarının koruyucusu değil, önleyicisidir…
Çünkü demokrasilerde iktidar, temel hak ve özgürlükleri yozlaştırmakla değil, onları korumak ve geliştirmekle yükümlüdür…
Çünkü demokrasilerde iktidar medyayı “haber verdiği” için eleştiremez…
Olsa olsa “haber vermediği”, görevini yapmadığı için eleştirebilir…
Çünkü, demokrasilerde iktidar, kavga etmez, tartışır…
Başta ana muhalefet olmak üzere, muhalefetle tartışır…
Sendikalarla, meslek örgütleriyle, sivil toplum örgütleriyle tartışır…
İşadamlarıyla, işkadınlarıyla tartışır…
Vatandaşlarla bile tartışır…
Ama kavga etmez.
***
Bu, her şeyden önce bir ahlak kavgasıdır…
Bir dürüstlük kavgasıdır…
Bir namus kavgasıdır…
Bir medya özgürlüğü kavgasıdır…
Bir rejim kavgasıdır…
Bir demokrasi kavgasıdır…
***
Bu, hırsızlığa, uğursuzluğa, yolsuzluğa, hortumculuğa karşı bir kavgadır…
Bu, din tüccarlarına, din istismarcılarına, mukaddes değerleri, merhamet duygularını para için kötüye kullananlara karşı bir kavgadır…
***
Bu kavgada tarafsızlık olmaz…
Bu kavgada “Ama..” olmaz…
***
Herkes kendine gelmelidir.
Tarih, hırsızların, rüşvetçilerin, hortumcuların, din ve merhamet duygularını para için istismar edenlerin yanında yer alanları, hırsızlıklar, rüşvetler, yolsuzluklar, din ticareti karşısında suskun kalanları yazacaktır…
Ben bu kavgada hem vatandaş hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı, Aydın Doğan’ın karşısında değil, yanında görmek istiyorum.
Tabii hem vatandaşlık bilinci varsa, hem de Başbakan olarak seçmene verdiği sözleri yerine getirmek istiyorsa… E.Kongar ///
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c0303.html

Ne Yazık ki Yine Haklı Çıktık....

Ne Yazık ki Yine Haklı Çıktık...
Demokrasi akıl rejimidir...
İnanç siyasette egemenleştiği zaman demokrasi soluk alamaz; hem Batı tarihi, hem de Doğu’daki İslam dünyasının bugünü ‘iki kere iki dört’ edercesine bu yalın gerçeği dile getiriyor...
*
Dünkü Cumhuriyet’in birinci sayfasında birbirini tamamlayan iki haber vardı; yalnız başlıkları bile neyin ne olduğunu açıkça vurguluyordu...
Birinci haber:
“Türban referans oldu.”
“Gül yeni kurulan 23 üniversitenin atamalarında yine aynı yolu izledi...”
“Cumhurbaşkanı türban yandaşı ve AKP’ye yakın adayları atadı...”
İkinci haber:
“Hollanda’da burkaya yasak geldi...”
“Hollanda hükümetinin bir süre önce aldığı ‘resmi dairelerde ve toplu taşıma araçlarında burka ve peçenin yasaklanması’ kararı, ilk ve ortaöğretim kurumlarında uygulanmaya başlandı...”
*
Burka, çarşaf, türban, sıkmabaş ve daha başka tesettüre giren ne varsa aklı reddeden, kadını günah sayan, erkek egemenliğini simgeleyen giyim-kuşam demektir...
Hollanda’da tesettür yok...
Hollandalı yine de ülkesinde yaşayan yabancıların tesettürünü demokrasiye ve insan haklarına aykırı buluyor...
Türkiye Cumhurbaşkanı’nın eşi ise tesettürlüdür...
Çankaya bunu da yeterli bulmuyor, tesettürü yaygınlaştırmak için elinden geleni yapıyor...
Bu gidişle yarın öbür gün Türkiye’de tesettürsüz kadına yaşam hakkı verilmeyecektir...
*
Denebilir ki:
- Yok canım, abartıyorsun, böyle bir tehlike yok...
Oysa tehlike Çankaya’da, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne oturmuş alarm zillerini çalıyor...
*
Her şey açıkça gösteriyor ki Türkiye demokrasi görüntüsü altında bir ‘karşıdevrim’i yaşamaktadır...
Cumhuriyet bu tarihsel olaya ‘tanı’sını yıllarca önce koymuştu...
‘Teşhis’ini koyduğumuz her olayda haklı çıktık, Başbakan Erdoğan’ın basın özgürlüğüne son saldırısıyla çoğu kişinin gözleri açıldı...
Toplumda aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen dış destekli dincilik tüm devlet kurumlarını bir bir ele geçirmektedir...
Bu programda en son aşama Ordu olacaktır...
Laik Cumhuriyetin yargı kurumu kundaklanmıştır...
YÖK sizlere ömür...
Medyanın icabına bakmak için harekete geçilmiştir...
Sıra askere geldiği zaman laik Cumhuriyet zaten elden gitmiş, Ordu yalnızlaşmış olacaktır.
*
Dışardan destekli bu planlama başarıya doğru adım adım yürüyor...
İktidarın AB’ye verdiği rüşveti kelam planın uygulanmasını engellemiyor, tersine karşıdevrimi örtbas edip gizleyen bir şemsiyeye dönüşüyor...
*
RTE’nin Doğan Grubu’na saldırısı bu planlama içinde erken sayılabilir; ama, Frankfurt’taki Alman mahkemesinde görülen dava iktidarın zamanlamasını bozmuştur...
Tüm olan bitenleri çok önceden haber veren Cumhuriyet ne yazık ki yine haklı çıktı... /// İ.Selçuk
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=em&xl=empopup&em=cu/cumhuriyet/w/c0206.html

KURTLA KUZU

Kurt, ırmak kenarında su içtiği sırada, suyun aşağı tarafında bir kuzunun da su içtiğini görür, gözleri sevinçle parlar:"İşte bugünkü yiyeceğimi buldum."Kurt böyle düşünürken bir an tereddüt eder. Kimseye zarar vermeyen bu kuzuya saldırmadan önce bir mazeret bulması lazımdır. Kuzuya bağırır:"Heyy!.. İçtiğim suyu ne hakla bulandırıyorsun?"Kuzu, incecik sesiyle cevap verir:"Kurt amca, ben sizin içtiğiniz suyu bulandıramam ki... Çünkü su benden size doğru değil, sizden bana doğru akıyor."Kurt öfkeli bir sesle, "Benimle tartışma! Sen bana geçen yıl da aynı şeyi söylemiştin!" der.Kuzu korkudan titremeye başlar:"Ama efendim, ben geçen yıl dünyada bile değildim."Kurt daha da kızarak, "Eğer geçen yıl benim suyumu bulandıran sen değilsen bile, annendi... İkisi de aynı kapıya çıkar. Boşuna çeneni yorma. Ben seni yiyeceğim" der ve kuzuya saldırır.Fakat umulmadık bir şey olur. Her canlı gibi, kuzunun da kemikleri vardır. Kurt onu yutarken bir kemiği boğazına takılır, ikisi de sizlere ömür!

10 Eylül 2008 Çarşamba

Takı kutusu


İşte bir kutu daha, eskitme tekniğiyle yapılmıştır. Üzerindeki güller ve yapraklar sıkıştırılmış mermer tozlarından yapılmış hazır malzemelerdir. Kutunun rengine uygun bir renge boyayıp, soğuk silikonla istediğiniz şekilde kapağa monte ediyorsunuz.

Bebişlerimiz için


Kutular her zaman gizemlidir. Dekopaj tekniğiyle bebişimin!!! resmini kutunun üzerine yerleştirdim, çatlatma tekniğiyle işlem tamam, içinde neler mi var, bebişimin:)) yaptığı takılar. Bebekleri küçük olanlar temizleme bezlerini, pudralarını, kremlerini vs. ni koyabilirler.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Duvarlarımıza


Uçuşan rüya gibi kurdeleler, favori renklerim sarı ve tonları

KARIN AĞRISI

Karın ağrısı

Korkuyorum. Nasıl olacak hiç bilmiyorum.
Ama aynı zamanda çok da heyecanlanıyorum.
Merak ediyorum.
Herkesi özledim; ama araya da zaman girdi ya... azıcık çekiniyorum, yok yok aslında utanıyorum.
Karnım da ağrıyor...
Elimi tut sakın bırakma, ben içeriye girip kendimi rahat hissedinceye kadar da sakın bir yere ayrılma, tamam mı baba?
Sakın beni bırakma!
...
Bu sabah evimizden çıkarken bu konuşmalar takılı kaldı kulağımda.
Kızımı okula uğurladım babasıyla.
Bu sene okulun ilk gününe kızımla beraber gidemedim ben. Benim yerime babası var yanında.
Kızımız 4. Sınıf oldu da!
Oysa daha 8 yaşında ve benim için küçücük bir bebek o hala.
Hala...
Bebek kokusu kalıyor burnumda, her öpüp kokladığımda.
Kızım korktuğunu, karnının ağrıdığını söyledi ya babasına, esas benim karnım ağrıdı o anda; ama hiç çaktırmadım ona, anneyim ya! Aman o üzülmesin, canı acımasın, bana olsun her ne olacaksa.
Karnım çok ağrıdı çoook.
...
Hiç bugün, sabahın körüne toplantı koyulur mu?
Koydular!
Ben de çaresiz işe gitmek zorunda kaldım.
Hangi iş çocuğumun elinden tutarak okula götürmekten daha önemli olabilir oysa?
Olamaz!
Ama hayat bazen böyle işte...
İlla zorluyor, köşeye sıkıştırıyor, elin kolun bağlanıveriyor.
O kadar haklı ki kızım söylediklerinde... büyümek zorunda olmak çok zor, çok!
Keşke hiç büyümese çocuklarımız, hep çocuk kalsalar ya! Bebek bebek koksalar sarıldığımızda...
Nasıl içerledim bu sabah babasına söylediklerine, anlatamam size.
Kendisini bu kadar güzel ifade etmesi karşısında duygulandım. Açıkça “Korkuyorum!” demesine, diyebilmesine de hayran oldum aynı zamanda.
İçine atmayıp endişelerini paylaştı ya bizimle, sanki büyük, kocaman bir iş başardı o anda.
Yani...
Öyle geldi bana.
Kuzguna yavrusu güzel gelir misali, belki de istemeden kayırıyorum onu şu anda.
Olsun...
Anlarsınız siz beni nasıl olsa!
Kendini rahat hissedeceği zamana kadar babasının yanında kalmasını istemesini gıptayla dinledim, gözlerimin taaa arkasına sakladığım yaşlarla.
Büyümek çok zor, çok.
Ben büyüyemedim.
Her sene okullar açıldığında,
Ağlıyorum hala...
Yonca
“minicik”