26 Ağustos 2008 Salı

Sulandırmayalım Tosunun Ağzını

Cemaat türban konusunda epey bir yol aldı.
Şimdi sıra içki konusuna geldi.
Aslında her ikisinde de mantık aynı:“Sen beni günah işlemeye teşvik ediyorsun!”
Türkiye uzunca bir süre türban konusunu tartışmıştı oysa.
Tartışma diyoruz ya, aslında tartışma değildi o.
Havanda su dövme idi.Çünkü konunun çok temiz,Hiç şüpheye yer bırakmayacak bir mantığı vardı:“Müslüman erkeği günahtan uzak tutmak!”
Her ne kadar konuyu özgürlükler bağlamında ele alsalar da,Türban takmayı kadının bireysel bir tercihi gibi sunsalar da,Aslında türban takmanın ana fikri,Kadını günahtan uzak tutmak değil,Tam tersine erkeği tahrik etmesinin önüne geçerek,Böylece erkeğin günah işlemesine engel olmaktır.
Bu şekilde sorun kaynağında çözülmüş olur.
Yani kısaca;Kadının saçlarına, boynuna, göbeğine,Bacağına bakarak seks yapma isteği uyanacak erkek,Seks yapma isteğini oluşturan obje ortadan kaldırılarakGünahtan korunmuş oluyor.Bu Kuran’da da böyle, tüm Müslüman ülkelerde de.
O nedenle İran’a giden yabancı,Ve hatta başka dinden de kadınların türban takması zorunlu:
Erkeği günahtan korumak için!Eğer amaç kadının günah işlemesini önlemekse,Zorla Hıristiyan kadınları örtmek de ne oluyor?
Kimdir günah işlemekten korunan?Erkek!Kadınla ne ilgisi var?Hiç!Bu çok basit konuyu,Yok kadınların bireysel tercihi,Yok kadınların siyasi simgesi,Yok kadınların inanç özgürlüğü diye sundular.
Oysa konu gerçekten de çok basittir:
Türban takma konusunda istisna yoktur.
Toplumda bir kişi bile takmasa,Erkeklerin çoğu günaha girer,Ve türban takma işi amacına ulaşmamış olur.
Bu nedenle kadının inancı falan önemli değildir.
İster Müslüman olsun, ister Hıristiyan,İster Budist olsun, isterse de Ateist,Bütün kadınlar türban takmalıdır.
O nedenle İran’da veya Suudi Arabistan’da,Yabancı misafir kadınlara inancı sorulmaz,Sıradan hepsi kafalarına türban takmak zorundadır.
Tabii bizim ülkede bir sürü salak akademisyen,Sözüm ona demokrat ama aslında Liboş,“Marks hiç laiklikten bahsetti mi? Hayır!Demek ki laiklik diye bir sorun yoktur!” diyebilecek kadar komik,Sazan balığı kadar akıllı, sosyolog yaftalı,Baskın Oran tarzı çakma sosyalistler,Konuyu özgürlük meselesi olarak sundular.Oysa istenen şey apaçık belliydi:
Ülkede erkekleri günah işlemekten alıkoyacak ortamı yaratmak!İşte şimdi aynı şey içki konusunda yapılıyor.
Bakın gazetelere, medya organlarına,Günden güne, sistemli bir şekilde içki yasağı,İçkiye tepki haberleri artıyor.Vatandaş Gaziantep uçağında,Yanında içki içildi diye çıngar çıkarmış.
Gerekçe de şu:“Arkadaş ben dua ediyorum.
Dua ederken içtiğin şarap leş gibi kokuyor, rahatsız oluyorum!1 saatlik yolculukta içmek zorunda mısın? Sık dişini, evine gidince iç!”
Ne kadar masum gerekçe değil mi?İran’da da devlet tam olarak bunu söylüyor:
“Evinde ne yaparsan yap, ama evinde yap!”İçki konusunda daha dürüst davranıyorlar Allah’tan.
Başı açık kadından rahatsız olduklarını henüz söyleyemiyorlar ama,İçki içilmesinden rahatsızlık duyduklarını söyleyebiliyorlar.
Kokusundan falan değil,Tamamen inanç gereği.
Yoksa değil o vatandaşa,Bir Degüstatör’e bile test yapsanız,Gözünü kapatıp yarım metre soluna şarap,Yarım metre sağına da meyve suyu koysanız,Hangisinin şarap olduğunu anlayamaz.
Büyük olasılıkla adamın ağız kokusu;Şarap kokusundan çok daha ağır ve baskındır.
Ama bu duruma alışmak gerekir.Yılışık, çakma sosyalistlerle Liboşlar,Bu adamlarla kol kola ülkenin canına okuyorlar.İkinci grup sistemli, birinci grup ise büyük bir aymazlık,Ve aptallıkla yapıyor bunu.
Özgürlüklerden ve demokrasiden bahsedenler,Neden şu çoktan çığrından çıkmış,Hiçbir ülkeyi bırakın,Hiçbir Müslüman ülkede de örneği olmayan,Aslında dinin kendisine hakaret olan ezan çılgınlığını görmezler?
Sonuna kadar açılmış, kalitesiz hoparlörlerden,Hiçbir sıra gözetmeden tamamen birbirine karışarak,Ve korkunç bir ses kirliliği yaratarak,Hangisinin başlayıp, hangisinin bittiği belli olmadan,Neredeyse 20 dakika boyunca devam eden,Çocukluğumuzdan bildiğimiz o mükemmel ezanla hiçbir ilgisi olmayan,Ama kimsenin de dur demediği,Hatta rövanşist duygularla özel bir haz duyarak,Bilhassa desteklediği ezan karmaşası nedir?
Müslüman olsun olmasın bir çok edebiyatçının da hayran kaldığı,Hepimizin hayatında özel yeri olan ezanlar nerede?Bu estetik güzelliği, anılarımızı canlı tutan bu güzelliği bile almadılar mı?Sabahın köründe, hiçbir makama uyulmadan,Avazı çıktığı kadar bağırarak,Yine sonuna kadar açılmış hoparlörlerden yapılan,Ve en az 15-20 dakika süren ezan karmaşasından sonra uyumak mümkün mü?Çocukluğumdan hatırlarım o büyülü sabah ezanını.Çok farklı bir makamda,Ve sanki insanları uyandırmak,Rahatsız etmekten imtina edermişçesine okunan,Hepimizin hayatına güzellikler katmış sabah ezanı nerede?
Duyamadım çakma demokratlar?Ne dediniz?
Özgürlükler diyordunuz değil mi?
O güzelim sabah ezanını dinleme özgürlüğü yok,Sabah sessizliğinde uyuma özgürlüğü yok,Ama Şarap içilmeyen bir ortamda,Geğire geğire, gaz sala sala seyahat etme özgürlüğü var değil mi?Ne özgürlüğü?Bu da aynı türban gibi elemanı günahtan uzak tutma operasyonu değil mi?
Vatandaşın ağzının suyu akmış,Nefis bir şişe Shiraz götürmek varken,İçemeyip kıvranmak duman etmiş onu.
Az kalsın dayanamayıp hostesten getirmesini isteyecekmiş.
Bu günahtan da uzak durabilmek için,Etrafında kimsenin içmemesine ihtiyacı var.
Yoksa dayanamayıp günaha girecek yine haspa tosuncuk!Bize göre sorun yok ama,Bizim azgın tosuna göre sorun var.
Karı-kız görünce azmasın diye,Şarap görünce ağzı sulanmasın diye,El birliğiyle günahtan uzak tutup,Cennete gitmesini saylayacağız evvelallah.
Tosun cennete gidene kadar sıkacağız dişimizi.
Orada şarap da var huriler de.Sorun bizim tosunun o zamana kadar kendini tutamamasında.Onun için benden size tavsiye:
Giyim kuşamından, saçı-sakalından
Kolayca tanıyabileceğiniz tosunları görünce,İçki varsa saklayıp, arkayı sağlama alın.
Ne olur, ne olmaz.
Feridun Fikri BAYER/// Gazeteport

22 Ağustos 2008 Cuma

Beyaz Karanfiller


Pilili kurdele ile yapılmıştır, bu kurdelenin özelliği iş bittiğinde yapılan çiçeğin tam olarak karanfile benzemesidir.

ANNE DEMEK


ANNE DEMEK

* Klozette gördüğü ilk kaka için kendisi yapmış kadar rahatlayandır.
* Bir gaz çıkartılmasından dünyanın en mutlu insanı olandır.
* Yenilen her lokmadan sonra alkış kıyamet koparan,şenlik havasına bürünendir.
* Çıkan her pirinç tanesi diş için tüm hısım akrabaya telefon açandır.
* Tüm hafta hayalini kurduğu pazar kahvaltısına oturup asla yiyemedenkalkandır.
* Sabaha kadar kırk sefer uyanarak,sabah kalkıp zombi gibi işe gitmektir.
* İşten eve geç gelmenin vicdan azabıyla bebeklerinin yanına kıvrılıpsaatlercekoklayandır.
* Tatil yapamamanın kitabını yazandır.
* Eskiden hergün uğradığı kuaförünün yolunu unutandır.
* Çaydanlığın kapağı ile pet şişeyi kapatmaya çalışandır.
* Cep telefonu ile televizyonu kumanda etmeye çalışandır.
* Parça pinçik olmuş pazar gazetesini birleştirip okumaya çalışandır.
* Bulaşık makinasından çıkardıklarını buzdolabına yerleştirmeye kalkışandır.
* Gecenin bir yarısı gözü kapalı süt ısıtıp, gözü kapalı geri dönendir.
* Bazen kafasına huni takıp bağıra bağıra kaçacak kadar gözü dönendir.
* Saatlerce leblebi parmaklı ayakları öpmekten sonsuz keyif alandır.
* Temcid pilavı tadındaki baby tv yi seyretmektir.
* Bebek şef şarkısı söyleyerek,fırsat bu fırsat deyip birşeyler yedirmeye çalışmaktır.
* Üzümün çekirdeklerini tek tek çıkarmak, mısırı tanelere ayırmaktır.
* İşten yeni gelmiş ve içeri ilk adımı atmışken,"Anne atttaaaaa" sözleriyle çarkedip, en yakın parkın yolunu tutmaktır.
* Anne demek bebek havuzunda yüzmektir.
* Başka bir anneyi nerede görürse görsün "Seni çok iyi anlıyorum tatlım" bakışı atandır.
* Aşı takvimini ezbere bilendir.
* Kazara kendi için alışverişe gidip nasıl olduysa bebek kıyafeti dolu poşetlerle geri dönendir.
* Ne kadar sert olursa olsun hayır demeyi beceremeyendir.
* İşe yetişmek için düğmelerini bahçede ilikleyendir.
* Uyduruk ninni besteleyendir.
* Çantasında sürekli oyuncak kurbagacık, ıslak mendil ve kraker taşıyandır.
* Son teknoloji telefonu denize atıldığında,diken diken olmuş her bir saçına rağmen, annecim telefonlar yüzemez diyebilendir.
* Anne demek eskisinden bin kat daha güçlü olmak demektir.
* Anne demek hayatının sonuna kadar ve sonunun da ötesinde birileri için endişelenmektir.
* Anne demek iki küçük melekle, gururla,küçük dağları ben yarattım edasında yürüyebilmektir.
* Anne demek yüreyini parçalara bölüp herbir parçayı özenle onlara sunmaktır.
* Anne demek 9 ay karnında taşımak değil, ömrünün sonuna kadar yüreğinde taşımaktır

Bırakın kadınlar bize ahlâkı öğretsinler

Kadınsızlar...

TAKSİM’deki taciz olayı, üniversitelerde tez konusu oldu.
Üniversiteli arkadaşlar dün bana sordular:
"Neden?.."Onlara "Bilmiyorum" dedim:
"Bilsem söylemem mi?..
"Bildiğim; o tacizcilerin yanlarında kadınları yoktu.
Her kadınsız toplulukta olduğu gibi sapıklaştılar.
Böyle topluluklarda erkekler birbirlerine dahi niyetlenirler.
Demek ki işte tam o sırada turist kadını gördüler.
Benim çözemediğim ise, bir turist kadının arkasına 18 kişinin nasıl sığdığı.
Gerçi daha okul yıllarında bir sıraya altı kişi oturarak, dolmuşa otuz kişi binerek, bir maaşla yirmi kişi geçinerek, bir hastane yatağında üç kişi yatarak, düğündeki küçük pistte yüz kişi oynayarak "sıkıştırılmış eylemlere" alışık bir toplumuz.
Ama yine de yılbaşı gecesi bir turist kadının arkasına 18 kişinin nasıl sığdığını kimse çözmüş değil.*
Çözüm?..Bence yok.Gerçi Almanlar yanında kadını olmayan, kendi kadınını eve kapatıp sokağa çıkan Türk erkeklerine karşı bir çözüm olarak afişler hazırlattılar, Hürriyet’te okumuşsunuzdur:
Afişte bir sarışın Alman kızı ve altında kocaman yazı:"Ali bana sulanma...
"Türk erkekleri daha afişi görür görmez "Anaaaa..." dediler.
Kız çok güzeldi.Ve yuvarlak poposu dönüktü.
Değil 18 kişi, 200-300 kişi atılırdı atılmasına...
Şimdi Türk erkeklerin gittiği kahvehanelerde o afişlerden dört bir yana asılmış durumda diyorlar.*
Neden?..Bence kadınsız topluluklarda bunlar olur.
Kadın ahlaksızlığın kaynağı değil, ahlakın bekçisidir.
Bebekliğimizde bizlere iyi insan olmayı öğreten kadın, erkeğin malı konumuna getirilip eve kapatıldığında ve erkek "öğretmensiz" kaldığında böyle yapar.
İstatistiklere göre; kadına yer vermeyen topluluklardaki sapıklık suçları, kadının özgür olduğu toplumlardakinin beş katı.
Bırakın kadınlar bize "ahlakı" öğretsinler.
Bekir Coskun / Hurriyet

Kadın, bastır totonu evde otur! Y.Tokbaş

Kadın, bastır totonu evde otur!
İşin ne?...
“Kadının esas işi evdedir, görevi çocuklarını büyütmektir.
Eğer kadın çalışmak isterse, akrabası olmayan erkeklerle bir araya gelmediği sürece sorun olmaz.
Kadın hiç çalışmazsa, tabi daha ‘caiz’ olur.
Kadınların yanlarında; babaları, abileri ve erkek kardeşleri olmadığı durumlarda yalnız dolaşmaları iyi olmaz.
Ayrıca kadınların; evlenmek, seyahat etmek ve çalışmak için mutlaka önceden sahiplerinden (veya koruyucularından) izin almaları gerekir.
Önceden izin almadıkları durumlarda, kadınların sağlık hizmetinden faydalanmaları bile zordur.
(Nasıl yani? Anlamadım! Diyelim ki hamilesin ve eşin -pardon sahibin, ay pardon koruyucun, amaaan her neyinse artık- seyahate gitti ve suyun patladı: “Kızııım sakın ıkınma! Önceden izin alsaydın olurdu! Madem iznin yok, doğuramazsın!” mı denecek zavallı kadına?)
Sağlık sektöründe de diğer sektörlerde olduğu gibi, binlerce “yabancı” kadın çalışan olduğu gözlemlenirken, yerli kadın vatandaşların iş bulmak için sırada olduğu kaydedildi.” ***Yukarıdakiler Suudi Arabistan’ da yapılan bir forumda konuşulanlardan alıntı.
İnsan Hakları gözetmeninin 100 kadar Suudi kadınla yaptığı görüşme sonucunda; kadınlara yapılan haksızlığın gündeme getirilip

Suudi kadınlara haklarının verilmesinin talep edilmesine karşılık,
Ulusal “Dialog” Forum’ unda Şeyh Abdul Mohsen Al-Obaikan’ ın verdiği cevaplardan alıntı!
Amy Glass adlı kadın gazeteci
http://www.arabianbusiness.com’/ da 23 Nisan’ da haber yapmış.
Ben yeni okudum.
Demek istenen şu:
“Kadın,
Müslümansan ve çalışmak istiyorsan, avucunu yala!
Otur oturduğun evde, çocuğunu büyüt, kocanın sırtını sıvazla.
Kapat ağzını, yum gözünü.
Gizle yüzünü.
Konuşma.
Erkek işine de karışma!”
***Kadına -kendi karısı, kendi kızı olsa bile- yan gözle bakabilen,
Kendine güvenmeyen,Kendinden, kardeşinden, oğlundan, babasından şüphe duyan erkeklerin cevapları bunlar. Kadının araba kullanabilmesinin,
İstek ve arzularını gündeme getirebilmesinin mümkün olmadığı,
Kadınlar adına tüm kararları erkeklerin aldığı bir diyardan alıntı bunlar.
Yeni değil bunlar gerçi ama, bana yine de çok dokundu.
Sizi bilemem; ama kadınlarla ilgili her yerdeki her şey beni ilgilendiriyor.
Kadınım ya,
Hemcinslerime yapılan haksızlıklar karşısında hassaslaşıyorum.
İşin kötüsü şu aralar kendi ülkemde de,
Bazı erkeklerce, ben de bir kadın olarak, kayda değer bulunmuyorum.Ama inadım inat!Hem çalışıyorum, hem susmuyorum.
Çatır çatır konuşuyorum!
Yonca
“OTURtMAca”

Haberin kendisi için tıklayın okuyun diyen dip not:
http://www.arabianbusiness.com/517374-saudi-womens-place-is-at-home---shoura-council-#continueArticle

Papatya ve gelincikler


Kurdele işi

Kadınlarımız



Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.
Mustafa Kemal Atatürk

CİN

ADAM bara gidip oturdu, yanında bir devekuşu vardı.
İçkisini içtikten sonra garsona "Hesap ne kadar dedi" ve garson "Üç dolar yirmi sent" deyince tam o kadar parayı çıkartıp verdi.
İkinci gün yine gitti, yanında devekuşu vardı.
İçkisini içtikten sonra garsona borcunu sordu. Garson "Dört dolar on sent" dedi ve adam yine bakmadan cebinden dört dolar on senti çıkartıp tam istenen kadar parayı tezgáha bıraktı.
Üçüncü gün:Adamın yanında devekuşu vardı, hesabını sordu, tamı tamına hesap kadar parayı çıkartıp ödediğinde barmen sordu:"Hep hesabınız kadar para var cebinizde..."Doğru...""Bunun sırrı nedir?..
"Adam anlattı:" Ben bir cinle tanıştım, benim üç dilekte bulunmamı, tamamen yerine getireceğini söyledi.
Ben de üç şey istedim; birincisi sağlıklı ve her zaman yakışıklı olmayı, ikincisi her zaman ihtiyacım kadar cebimde para bulunmasını...
Ki sen ne kadar hesap istesen biliyorum ki cebimde o kadar para var, çıkartıp veriyorum...
"Garson yine sordu:"Tamam anladım...
Peki bu devekuşu ne?..
"Adam:"Cine üçüncü dileğim olarak
'Yanımda her zaman uzun bacaklı bir piliç olsun’ demiştim, cin yanlış anladı..."

21 Ağustos 2008 Perşembe

KENDİMİZE ÖZEL SAAT


Tik tak tik tak saat kaç. Ahşap üzerine yapılan bir uygulama.

Gemiler


Ahşap üzerine uygulanan bir teknik.
Seçilen şablonların üzeri alçıyla kapatılıyor, şablonu alçı kurumadan ve şekli bozmadan çıkarmak çok önemli. Sonra boyaaa... Ruh haliniz tamda fırçanın ucunda...

Goblen Yastık.


Goblen işlerlerken tek dikkat etmemiz gereken husus iğneyi hep aynı yönde kullanmaktır.

Mavi Güller


Mavi ipek kurdele ile örümcek tekniği kullanılarak yapılmıştır.

CAMİDE EĞİTİM

Temel çok güzel bir kadınla evlenmiş.
Ama içi de kıpır kıpır, kıskançlık krizleri geçiriyor.
Aradan 2 ay geçtikten sonra bir gece karısına “Benden önce birkaç sevgilin olduğu doğru mu?” diye sormuş.
“Dinle tatlım” diye cevap vermiş karısı ve başlamış konuşmaya:
“Evinde sıcak iyi yemeğin var mı?” “Evet var”
“Temiz ve ütülü elbiselerin var mı?” “Evet var”
“Evin düzgün ve temiz mi?” “Hem de nasıl”
“Gece yatakta benimle sevişmekten memnun musun?” “Hem de çoook”
“Öyleyse söyle bakalım...Ulan nerede öğrendim bütün bunları...
Nerde ha? Cami de mi öğretiyorlar? Tövbe tövbe!”



19 Ağustos 2008 Salı

Kara GeliN

Güzin abla köşesinden bir yazı, paylaşımda bulunduğum bir arkadaşımdan cevap var, çaresiz anne EĞER BENİM BLOGUMU KEŞFEDERSE, KEŞFETMENİN YANINDA İYİCE İNCELEYİP İÇİNDE GELİN ADAYIYLA İLGİLİ YAZIYI OKURSAAA YAŞADI GİTTİ. ALLAHIM SEN NE OLUR bu GENÇLERİ BİRLEŞTİR. Kara GeliN'den gelen cevap Süperkomedi.....

Bu harika çağrıya kulak vermem gerek:)...Demek oğlunuz 30yaşında,işi var ve bekar...Amanda pek dertli,yüreği her daim kederli,niyeyse gazeteleredüşmüş annelerin annesi...Yerim ben sizin oğlunuzu:)..Kıyamam tek kalmasına:)...İstediğiniz gibi;mütemadiyen semirecek,yeşillenecek, çemkirilecek,kafası mümkünse tokmakla delinecek ÇALIŞMAYAN bir gelin hali hazırda burada beklemektedir..Ağzı var dili yoktur(tanıyanlar bilir zaten:D)..Höt dediğinizde doğuran,det dediğinizde ayaklarınızı yıkayan,hoşt dediğinizde evi toplayan düğmeleriyle Siyahlı gelininiz ellerini çırparak bu adayı karşılamaya can-ı gönülden diler... Adres:ölürümkaynanama@yerimoğlunu.com...şayet ilgilenirseniz ben sizden iki kat fazla ilgileneceğimi şiddetle belirtmek isterim:D...Saygı ve Heyecanlı bekleyişimle:)....Kara GeliN

Güzin Abla, sizin engin görüşlerinizi almak istemiştim; ama cevap alamadım. Telefon ve mail adresimden bana ulaşmanızı istemiştim. Belki ilk defa böyle bir istekle karşılaştınız ama ben bir çaresiz anneyim. Bir tanecik oğlum var onu evlendirmek istiyorum, gönlümüze göre çalışmayan bir kız bulamadık. Oğlum 30 yaşında, bir sağlık kuruluşunda memur olarak çalışıyor. Hiçbir kötü alışkanlığı yok, gezmeyi, yemeyi sever, kendi halinde bir çocuk.

Biliyorsunuz böyle insanların pek şansı olmaz. Sizden bu konudaki yardımlarınızı bekliyorum. Aracılık yaparsanız, ömür boyu dualarım sizinle olur. Biliyorsunuz bu işler eş ve dostlarla olur. Allah size sağlıklı uzun ömürler versin; cevabınızı en kısa zamanda bekliyorum Bize gelen gelin prensesler gibi yaşar, biz üç kişilik bir aileyiz sadece...
RUMUZ: ÇARESİZ ANNE E-mail: ...........
mailto:...........30@hotmail.com

Yıldız Çiçeği


Sarı ipek kurdelenin açıktan koyuya doğru her tonunu kullandım, güzel bir çalışma oldu.

Portakal ağacı


Önce nohut tanesi büyüklüğündeki boncuklar, turuncu ipek kurdele ile sarılarak portakallar yapılıp, sonra kumaşa monte ediliyor.

TEMİZLİKÇİ KADIN

Temizlikçi kadın ilkokul diploması almak için sınava girer.
Tabiat bilgisindeki sorulara şu karşılıkları verir:
- Mide ne iş yapar? “Sindirim yapar.”
- Akciğer ne iş yapar? “Solunum yapar.”
- Kalp ne iş yapar? “Dolaşım yapar.”
- Beyin ne iş yapar? “Kapıcılık yapar efendim.”

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Türk işi


Bu örtüm Türk işlerinden olup orijinalinden alınmış bir örnektir.
Hesap işi tekniğiyle yapılmıştır. İki yüzüde kullanılabilir.

Kurdele işi örtü

Beyaz monoraya, ipek kurdeleler ile yapılmıştır.
Kumaşın kenarları simli iplerle sarılmış,
iki kısa kenara boncuk dikilerek püskül yapılmıştır.

Kahve ile turuncunun dansı


Kurdele işi

SERAMİK ABAJUR


Ham şekilde alınan, seramik obje istenilen renge boyanır. Üzerine değişik tekniklerle süslemeler yapılabilir. Resimdeki örnekde dekopaj ve çatlatma teknikleri kullanılmıştır.

CEMAAT KÜLTÜRÜ AYRIMCIDIR....

Cemaat Kültürü Ayrımcıdır...
Cemaat kültürü ayrımcıdır, çünkü ‘ayrımcılık üzerine kuruludur’.
Cemaat, kendini ‘ötekilerden ayırma temeline dayalıdır’.
Çünkü ‘cemaat olma’, yalnızlığa karşı, yoksulluğa karşı, çaresizliğe karşı bir yan yana gelme, içine kapanma, dışa karşı savunma temeli üzerine kuruludur.
Atatürk’ün ‘Türk ulusunu yaratma ve ulus-devleti kurma’ hedefi bunu önlemeye yöneliktir.
Bir toplum, cemaatler, tarikatler, aşiretler toplumu olduğu sürece,
• Bütünlüğü oluşmaz,
• Güçlü olamaz,
• Her türlü dış etkiye karşı dayanıksızdır,
• Her türlü ayrımcı kışkırtmaya açıktır.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus olma hedefi bunları önlemeye yöneliktir.
Ancak, başlangıçtan beri de dış kışkırtmalar eksik olmamış, bu yapının bozulması için çalışılmıştır.
Ulus-devlet yapısının sürdürülmesi için üç temel ilke vardır:
1. Bağımsızlık,
2. Laiklik,
3. Üniter devlet.
Bu üç ilke de Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgileri olarak kabul edilmiştir.
Şimdi işte bu ilkeler aşındırılarak yıkılmaya çalışılıyor.
Ulus-devlet yerine konacak cemaat-devlet projesinin gerçekleştirilmesi için,
1. Bağımsızlık, ABD ile ortaklık ve AB’ye yanaşma ile ortadan kaldırılmıştır.
2. Laiklik, ‘Ilımlı İslam’ hedefi için ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.
3. Üniter devlet, tarikatlar, aşiretler, etnik köken bağımsızlıkları ile yıpratılmaktadır.
AKP, bu anlamda ABD ve AB ittifakı içinde yer alarak kendi ‘cemaat-devlet’ hedefini gerçekleştirme yolunda kararlılıkla yürümektedir.
Olan biten bu çerçeveye oturduğu zaman görünüm çok açıkça ortaya çıkmaktadır:
• Rektör atamaları açık olarak AKP’nin hedefine yönelik yapılmıştır.
• Yargıya bakış ve davranış bütünüyle bu hedeflidir. AKP’den yana ise ‘yargıya saygı’ istenmekte, AKP’ye karşı ise her türlü saldırı yapılmaktadır.
• Sağlık bütünüyle İslam cemaati amacında yürütülmektedir.
• Türban, Tekbir Giyim Şirketi mantığında her gün mesafe almaktadır.
• Yakında ‘helal gıda’ anlamıyla beslenme yöntemleri yaygınlaşacaktır.
• Mayo ve haşema yan yana her yerde görünmektedir.
• Kadın-erkek ayrımcılığı cemaatin temel ilkesidir.
• Gençliği koruma adı altında dinsel amaçlar gerçekleştirilmek istenmektedir.
Tasarının geriye çekilişi sadece taktiktir. Tasarı ortaya konmuştur. Zamanı beklenecektir.
• Dinsizlik-imansızlık, kâfirlik suçlamaları ‘doğru-yanlış’, ‘haklı-haksız’ eksenini ortaya koymaya yeterlidir.
• Darwin kuramı ile yaradılış uydurması arasındaki tartışmalar bile ayraçtır.
Sonuçta, ayrımcı olmak zorunda olan ‘cemaat-devlet’ hedefinin gerçekleşmesi ve din temelli bir toplum yaşamı oluşması için ‘ulus-devletin yıpratılması, gözden düşürülmesi ve artık geçerliliğinin kalmadığı’ üzerinde ısrarla durulması gerekmektedir.
Bu hedefe ulaşılabilmesi için de Atatürk’e koşulların elverdiği ölçüde saldırılması, önemsizleştirilmesi, Atatürk döneminin gözden düşürülmesi hedeflenmektedir.
Ulusalcılığın darbe yandaşlığı olarak etiketlenmesi, Atatürk döneminin ‘travma’ olarak nitelenmesi, İran Devlet Başkanı Ahmedinejad’ın Anıtkabir’i ziyaret etmemesinin ‘önemsiz konu’ sayılması hep bu hedefe giden yolun basamaklarıdır.
AKP cemaat devleti kurma yolundaki siyasal iktidardır.
Yapısı gereği ayrımcıdır ve demokrat olması beklenemez.
AKP yönetiminden ‘bütün ulusu kucaklayacak değişim’ beklenmesi boşunadır.
Onlar, bildikleri yoldan şaşmayacaklardır.
Bunu bugünden görmek ve bilmek de bu ülkeye karşı bir borçtur.
Erdal ATABEK / 18.08.2008 /Cumhuriyet

10 Ağustos 2008 Pazar

BAZI ARKADAŞLARIMIZ

Bazı arkadaşlarınız zaaflarınızı öğrenmeye çalışır, bulur ve kullanır…
Bazı arkadaşlarınız da zevklerinizi tespit eder, onlara hitap etmeye uğraşır.
Bazı arkadaşlarınız zayıflıklarınızı görür başınıza vurur…
Bazı arkadaşlarınız da zayıflıklarınızı bilir, örtmeye çalışır.
Bazı arkadaşlarınız hazlarınızı kullanarak, sizden menfaat bekler…
Bazı arkadaşlarınız da hazlarınızı öğrenerek sizi memnun etmeye kalkışır.
Bazı arkadaşlarınız ayağınız taşa değdiğinde sizi terk eder…
Bazı arkadaşlarınız da ayağınıza diken batsa yüreğinden kan damlar.
Bazı arkadaşlarınız cebinize yakındır…
Bazı arkadaşlarınız da yüreğinize.
Bazı arkadaşlarınız sizi ortak olduğunuz her amaçta ikinci görmek ister…
Bazı arkadaşlarınız ise omuzlarına çıkartır, ikinciniz olmaktan şeref duyar…
Bazı arkadaşlarınız sıkıntınız, sorununuz olmadığında yanınızdadır…
Bazı arkadaşlarınız da sıkıntılarınızı paylaşmaya koşar.
Bazı arkadaşlarınızla sofrayı paylaşırsınız…
Bazı arkadaşlarınızla kavgayı.
Birinciler arkadaştır, ikinciler ise dost…
Ve bilir misiniz, her zaman birincileri tercih eder, ikincileri aşağılarız…
Ve bilir misiniz o yüzden hakiki dostluk yok denecek kadar olur.

NELER YAPIYORUZ

Bir kör başka bir köre yol gösterirse ikiside çamura yuvarlanır.

* Gözler kendilerine, kulaklar başkasına inanırlar.

* Biri gerçeği duymak istemediği, öteki de yalana hazır olduğu zaman
dostluk olmaz.

* Başkalarında ayıpladığın ne varsa kendinde ve çevrendekilerde fazlasıyla
vardır ama nedense görmek istemezsin.

* Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür. Ama kimse önce kendisini
değiştirmeyi düşünmez.

* İnsanlar kendi kötülüklerini asla anlatmazlar çünkü; kızgın oldukları
kişilerin yaptıklarını anlatmak çok daha kolaydır.

* Attığınız tokada karşılık vermeyen kişiden sakının: O hem sizi bağışlamaz
hem de kendinizi bağışlamanıza olanak bırakmaz

* Arkadan konuşmak yalnız ahlaksızlık değil, korkaklıktır da.

* Zandan uzak kalın, Zanna dayanılarak söylenen sözler sözlerin en
yalanıdır.

* Söylesem Tesiri Yok, sussam gönül razı değil.

* Kendini çok seveni başkası sevmez.

* Eğer herkes dost sandığı kimselerin birde kendi arkasından söylemiş
olduklarını duysaydı, dünyada dost kalmazdı.

* Kötüler kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar.

* Benim için ne düşünür, konuşursan Allah (C.C.) sana iki katını versin.

* Yalnızlık kötü arkadaştan, iyi arkadaş ise yalnızlıktan iyidir

* Kavak ağacını beğenen ve seven çok az insan gördüm, çünkü dosdoğrudur.

Akıllı adam başkalarının kusurunu görerek, kendi kusurunu düzeltir..

ALTIN ÖĞÜTLER

Hayata dair altın öğütler
- Sadece aşk için evlen.
- Sevinçlerini sakın erteleme.
- Her gün 30 dakika yürüyüş yap.
- Her yemekten önce şükret.
- Bir arkadaşına sırrını açıklamadan önce iki kere düşün.
- Kaybedecek şeyleri olmayan insanlardan kork.
- Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.
- Kendini ve başkalarını affetmesini bil.
- İlk yardımı öğren.
- Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.
- Her gün 6 bardak suyunu içmeyi unutma.
- Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma.
- İyi ve başarılı bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma:
a) Doğru insanı bulmak
b) Doğru insan olmak.
- Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır.
- Sevimsiz olmayacak şekilde ayrı fikirde olmayı öğren.
- Çok mükemmel bulduğun bir fikri başkasının engellemesine izin verme.
- Keyifsizliklerini açığa vurma.
- Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap.
- Güç, sahip olduğun mallarla ilgili değildir. Unutma!
- Kalem ve not defterini daima yanında taşı.
- Zaman ve kelimeleri boş yere harcama, ikiside çok değerli.
- İnsanların yaptıkları olumsuz şeyleri değil, ileride yapacaklarını düşün.
- Senden az ya da çok parası olanlarla, paran hakkında konuşma.
- Bir şeyi elde etmek çok çaba sarf ettiysen, tadını çıkarmak için zaman ayır.
- Birisinin kahramanı ol.
- Neyi ve kimi desteklediğini insanlara söyle.

BİR DAHA SEYRETTİM...

Bir daha seyrettim... Bir daha yazacağım...

Uykunun en derini hangi saatte gelir biliyor musunuz? Veya hangi uyku en derindir.. Yorulmayın, arz edeyim, gaflet içinde uyunan uyku... Neyse! Uykudan bahsetmişken, “insanların uyutulduğu” bir filmden bazı örneklemeler yapmak istiyorum... Adı : Ada... 2005 yılında gösterime girdi ve daha sonra bazı televizyon kanallarında da yer aldı... Filmin özeti şöyle: Yedek organ sağlamak amacıyla insanlar klonlanıp, kendilerine genetik olarak yüzde 95’in üstünde uyan, ikincil bir yapı oluşturuluyor. Ortaya çıkan klonlar, bilinçlerinde ve bilinçaltlarında yapılan manipülasyonlarla, “nükleer bir kirlenme sonucu kurtulanların ortak bir sığınakta yaşadıkları fikri”yle programlanıp, temiz kalan adaya gitme beklentisi içinde “birarada” barındırılıyorlar... Kendilerini “esas” sanan “klonlar”, nasıl bir oyun içinde olduklarını fark edemeden, “adaya seçilecekleri” günü bekliyorlar. Ada fikriyle “motive” edilip aslında “neye hizmet ettiklerini” asla anlayamıyorlar. En acı ayrıntı da başkalarının “amaçları” uğruna “araç” olduklarının farkına asla ama asla varamadan yaşıyorlar.Bu filmi seyrederken aklıma küreselleşmenin komik beklentilerle “klonlaştırdığı” ülkelerin insanları geldi. Daha açıkçası “Türkiyem’in insanları yani bizler ve Türkiye’nin son dönemde geçirdiği değişim...” Pazarlanan sahte AB dinamiği adı altında serbest dolaşımın dahi olmadığı-tartışılmadığı, Gümrük Birliği’nde rekabet eden firmaların bile mal pazarlamak için vize alamadığı, ülkelerindeki en güzel sahiller yabancı tatil köylerine verilerek gelirleriyle halkın kalamadığı asla kalamayacakları lüks oteller yapılan, bankacılık sistemi yabancılaşan, devlete olan borçları dahi yabancı tekellere satılan, Telekom’u, Ereğli’si, Tüpraş’ı, Telsim’i, Turkcell’i, TV’leri, TEKEL’i, limanları, uluslararası sermayeye transfer edilen, ülkesinden petrol boru hatları geçip sadece yıllık 30 milyon dolar gibi komik kiralar ile avunup elindekinin değerini bilmesi engellenen, belki de çok daha fazlasını elde eden ve/veya etme şansına sahip ülkesinde 200-300 milyar dolar GSMH masalıyla uyuyan, kısacası “klonlaşan” kendi topraklarında kiracı konumuna düşerek “beklentiler ile motive” edilen Türk halkı... Ve en kötüsü kendisine anlatılan Avrupa, IMF, özelleştirme gibi hikayelerle “kandırılan” ve “ADA’ya seçilip refaha, huzura kavuşacağını düşünen Türk halkı...”Sonuç: Konuyu hiç uzatmayacağım. Bugün yaşadıklarımızın neredeyse tamamı “o zavallı klonların hayal ettikleri daha doğrusu kendilerine hayal ettirilen Ada’ya varacakları” günü beklemeleri kadar gerçek. Tartıştığımız konular, türban ve her türlü politik tartışma dahil, arkada işleyen “çarkları” örtmek için “alevlendirilen” suni gündemler... Arkada “işleyen” mekanizma çok açık ADA hayaliyle “gelişmek” için “çabalayan” bir ülke, her türlü ekonomik dinamiği ele geçirilen, insanları “kendi topraklarında” sadece “çalışan” konumuna düşen yani “klon” olup “yeni sahiplerine” hizmet eder hale gelen bir yapı...Son söz: Bugün Türkiye toprakları üzerinde “yaşayan bizler” sıcak para ve faiz geliri olarak “bizi klonlayanlara” yaptığımız onca abuk subuk tartışma arasında fark edemeden yılda 100 milyar dolar üstünde kaynak aktarıyoruz. Önümüzdeki yıllarda, satılan “banka-şirket-TEKEL-tersane-altyapı” gibi dinamiklerimizden dolayı, “inanılmaz boyutlarda oluşacak” kâr transferlerini de yukarıdaki rakama ekleyin, sonuç çok net: Kendi toprakları üstünde “bir şirketmişçesine” işçi konumunda çalışan bir halk ve tek kurşun dahi atmadan “ekonomik olarak” işgal edilen bir toprak...Not 1: Diyeceksiniz ki “Ekonomik olarak böyle oldu ama siyasi olarak bağımsızız!” Şaka mı yapıyorsunuz ekonomiyi kim kontrol ediyorsa, artık siyasi tercihlerinizi de onlar kontrol ediyor... Not 2: Filmi bir daha izlersem, bir daha yazacağım... Hatırlıyor musunuz uykunun en derini hangisiydi!

Yiğit Bulut / Vatan

ATATÜRK OLMASA






Atatürk olması bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı.
Pazartesi akşamı Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılmıştım biliyorsunuz. Programın diğer konukları Nevzat Yalçıntaş ile Erol Manisalı idi.Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.Programın ana konusu kapatma davası olduğu için bu konu fazla uzun sürmedi. Programdan sonra Lale Şıvgın, yayının yapıldığı Doğatepe tesislerinde bizlere birer çorba ikram etti. Bundan yararlanarak Yalçıntaş’a “Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?” diye sordum.1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış.Yalçıntaş, “Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti” diyerek anlatmaya başladı.Sonra da sürdürdü: “Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.” Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.” Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

*****

Hazreti Muhammed Mescidi Nebevi’de yatıyorHazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

*****

Yaşar Nuri Öztürk: Ali Babacan araştırma izini vermediNevzat Yalçıntaş’la sohbetimiz sırasında “Bir gün Yaşar Nuri Öztürk Bey aradı. Benim bu anlattığımı duymuş, belgeye nasıl ulaşabileceğini sordu” dedi. Ben de “Belgeyi bulmuş mu?” diye sorunca “Onu bilemiyorum, ama galiba bir kitabına koymuş ben okuyamadım” dedi.Bunun üzerine önceki gün Yaşar Nuri Öztürk’ü aradım. Öztürk, Yalçıntaş’ın anlattıklarını doğrulayarak, “Ancak bunu henüz bir kitabıma koymadım. Araştırmayı aşağı yukarı tamamladım, Gazi Mustafa Kemal ve İslam isimli çok kapsamlı bir kitap hazırlıyorum, bunun bitmesi üç yılı alır. Konu bu kitapta yer alacak” dedi.Milletvekili olduğu sırada bu belgeye ulaşmak için çok çalıştığını söyleyen Öztürk, “Belge Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde. Milletvekili sıfatımla bu arşivlerde çalışmak için bakan Ali Babacan’a başvurdum, ama bana izin vermedi” diye konuştu.Öztürk’e “Peki hocam, böyle bir belgenin açıklanmasını neden istemiyorlar?” diye sordum. Öztürk’ün cevabı çok ilginç oldu.Şöyle dedi: “Atatürk’ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenler emperyalistlerle iş birliği bile yapabiliyor. Dincilerle İslamı reddedenler bu noktada birleşebiliyor.” Can Ataklı / Vatan

YIL 1910

YIL 1910..
FRANSIZLAR YENİ BULUŞLARI OLAN UÇAĞI TANITMAK İÇİN TÜM ULUSLARDAN KATILIMCILARI DAVET EDERLER...
HERKES BÖYLE BİR İCATIN GERÇEKLEŞMİŞ OLMASI NEDENİYLE ŞAŞKIN VE MERAKLIDIR... DÖNEMİN OSMANLI HÜKÜMETİNE DE KATILIMCI İÇİN HABER GÖNDERİLMİŞ...
HÜKÜMET İCATLARA OLDUKÇA MERAKLI OLAN ALİ RIZA PAŞA YI GÖNDERELİM O MERAKLIDIR DEMİŞLER... VE DERHAL SARAYA ÇAĞIRMIŞLAR. KENDİSİNE FRANSIZLARIN BULUŞUNDAN BAHSETMİŞLER VE OSMANLI YI TEMSİLEN GİTMESİNİ İSTEMİŞLER...
ALİ RIZA PAŞA BUNU BİZ YAPMALIYDIK DEMİŞ İÇİNDEN HAYIFLANARAK... YALNIZ DEMİŞLER PAŞA YA DAVET 2 KİŞİLİK YANINA 1 KİŞİ DAHA AL ONU DA SEN BELİRLE DEMİŞLER...
ALİ RIZA PAŞA BİRAZ DÜŞÜNMÜŞ VE BİR DELİKANLI VAR ONU GÖTÜREYİM DEMİŞ. NEYSE ALİ RIZA PAŞA VE DELİKANLI PARİS'İN YOLUNU TUTMUŞLAR. PARİS'TE OTEL E YERLEŞMİŞLER...VE BULUŞUN GÖSTERİLECEĞİ GÜN KALABALIK MEYDAN VE PİST HERKES MERAKLA BEKLİYOR..DERKEN PİLOT HAZIRLIKLARINI YAPIYOR...ÜSTÜNE MONT GİYİYOR BİR DE GÖZLÜK TAKIYOR...UÇAK HAVALANIYOR. PARENDELER TAKLALAR MANEVRALAR MÜTHİŞ BİR GÖSTERİ...
PİSTE İNİYOR... ALKIŞLAR ARASINDA İNİYOR UÇAKTAN...
HERKES KISKANÇ AMA ŞAŞKIN .... BİR YETKİLİ BİR GÖNÜLLÜ İSTİYOR..PİLOTUN ARKASINDA ONA EŞLİK EDEBİLECEK CESARETİ OLAN.. BİZİM DELİKANLI ATILIYOR.. BEN BEN... TAMAM, DENİYOR VE DELİKANLIYA GÖZLÜK VE MONT VERİLİYOR.. DELİKANLI MONTU GİYİYOR GÖZLÜĞÜ TAKIYOR.. KALABALIKTAN SIYRILMAK ÜZERE İKEN ALİ RIZA PAŞA KOLUNDAN TUTUYOR. BOŞVER SEN BİNME BIRAK BAŞKASI BİNSİN DİYOR...NEDEN DİYE SORUYOR DELİKANLI, BİRŞEY Mİ HİSSETTİNİZ.. YOK, SEN YİNE DE BİNME EVLAT DİYOR...
DERKEN BAŞKASI BİNİYOR UÇAĞA..UÇAK HAVALANIYOR. DELİKANLI ÖFKELİ PAŞAYA ... PARANDELER..MANEVRALAR.. DERKEN UÇAK ALEV TOPUNA DÖNÜYOR VE PİSTE ÇAKILIYOR..2 ÖLÜ...
DELİKANLI PAŞAYA BAKIYOR HAYRETLER İÇİNDE... PAŞA MAĞRUR VE MUTLU BİR İNSANI KURTARDIĞI İÇİN...AMA BİR BAŞKASI ÖLMÜŞTÜ....
AMA KURTARDIĞI BİR İNSAN DEĞİLDİ....
BİR ULUSTU...
ÇÜNKÜ DELİKANLI, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK' TÜ....

SUNAY AKIN' DAN

UNUTMA

UNUTMA
Senden bir tane daha yok bu dünyada
Gülümsemeyi asla unutma.
Gözlerinin içi gülsün gülerken, bakışların pırıl pırıl olsun ve her zaman nemli kalsın göz pınarların unutma.
Kendini sevebilecek bir insan haline getirmeyi ve ondan sonra da kendini sevin kendine sarılmayı unutma.
Başına gelenlerin günün birinde kişisel tarihin ayrıntılarından biri olmaya mahkum olacağını unutma.
Her çiçek sevgilin olsun, her sevgilin ise bir çiçek.
Açık tut gönlünü tüm güzelliklere. Yasalar, günahlar, yasaklar sen olduğun için vardır.
Asla taviz verme seni sen yapanlarından..
Onurlu bir yaşam için direnmeyi sakın unutma.
İçindeki seni katletmeye kalkma sakın.
Kendine vuracağın her darbenin seni senden biraz daha uzaklaştıracağını unutma.
KORKMA MAHALLESİNİN DELİSİ olmaktan.
Doğrucu davutlar ne kadar çoğalırsa mahallende, hayat mutlaka iyiye gidecektir unutma.
Hatanın affedilmeyecek olanından kaç ama hata yapmayacağım diye de yakıp geçme yıllarını.
Unutma ki hiç hata yapmayan bir insan yapabileceklerinin en iyisini yapamamış demektir hayatta.
Korkma insanca korkularından.
Bir anlamı olsun kendinle yaptığın kavgaların. Ve hep ileriye taşısın seni kavgada attığın her adım.
Küçücük mutlulukların görkemine inandır kendini ve GÜLÜMSE.
Umutların bitmesin asla ve umutların bittiği yerin, hayatın da bittiği yer olacağını asla unutma.
Senden bir tane daha yok bu dünyada
GÜLÜMSEMEYİ VE YAŞAMAYI ASLA UNUTMA

ÇEVİR KAZI YANMASIN!

Çevir kazı yanmasın!

Daldır çıkart demokrat olunmuyor, “çevir kazı yanmasın, uyusun halk uyanmasın” oluyor.
Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de “oyların çoğunu alan adayları rektör atamamıştı” örneğine sarılmakla da liberal, değişimci, Müslüman demokrat, serbest piyasacı, her baskıya karşı özgürlükçü, AB standartçısı, ABD hayranı da olunmuyor.
Hem liberal.
Hem muhafazakâr.
Hem Avrupa’cı.
Hem Asya’cı.
Hem İslamcı.
Hem tezkereci.
Hem AB öykünmecisi.
Hem Arap taklitçisi.
Hem serbest piyasacı.
Hem garip-gurebacı.
Hem IMF’ci!
Hem adil düzenci! Olmuşlardı.
6 yılı böyle idare ettiler.
Şimdi de hiç sevmedikleri, yerden yere vurup eleştirdikleri Ahmet Necdet Sezer’ci oldular. Eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in yaptığının aynısını yeni Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de yapması “mutlak liderci” bir anlayış değilse nedir? Mutlak liderci bir anlayışın izleyicisi olacaklarını hiç söylememişlerdi.
Şimdi çevir kazı yanmasın!
“Sezer de aynısını yaptı!Gazi Üniversitesi’nde 1064 oy alan Rıza Ayhan yerine 366 oy alan Kadri Yamaç’ı rektör olarak atadı” diyorlar ve bu tip örnekleri sayıp döküyorlar.

***

Sezer’in yaptığı “doğru değil” çünkü böylesine “tepeden inmeci anti-demokratik yaklaşım üniversiteleri özgürce bilim yapmaktan uzaklaştırır ve fakülteleri eş-dost-akraba-ideolojik yandaşlık-partizanlık-hemşeri kollama-cemaatçilik kayırmacılığına dönüştürür” diyorlardı.
Şimdi çevir kazı yanmasın.
Sezer yapınca öcü!
Gül yapınca cici!
Bunlar kendine demokrat!
Sezer yapınca!
Seçime saygısız!
Sandığa inanmıyor, jakoben!
Gül yapınca!
Eeee...
81 ile üniversite aç ve yönetimine de “kendi partiden milletvekili adayı olmuş seçilememişleri, bakan yeğenlerini daha az oy almalarına rağmen” getir. Bu “siz kadrolaştınız şimdi sıra bizde” demek olan çürümüşlükle Türkiye üniversiteleri bilimsellik çıtasını yükseltebilir mi? Prof. Dr. Altan Onat’ın araştırmasına göre, dünya bilimsel yayıncılığında Türkiye 2008 yılı ortasında 17’nci konuma yükselmesine rağmen “yayınlarda tam metinli makale payı önemli ölçüde düştüğü için Türkiye’nin bilimde uyuklama dönemine girdiği kuşkusunu” yaratıyor.

***
Uyuklama dönemine girilmiş.
Gül, Sezer’i izliyor.
Yeni Cumhurbaşkanı’nın “az oy almış olsa bile üniversiteleri yönetsinler diye atadığım profesörlerin şu şu özellikleri, şu şu üstünlükleri, şu şu başarıları vardır, işte belgeler” diye halka açıklaması gerekirdi.
Demokratlık...
Değişimcilik...
AB standartları...
Bu açıklığı gerektirirdi.
Nerede açıklık?
Çevir kazı yanmasın!
Aynı şeyi yapıyorlar.
Sezer öcü oluyor!
Gül yapınca cici!
Bunlar kendine demokrat! AKP’ye oy vermiş iyi niyetli okurlarım bana sıkça e-postalar gönderip, “Bizim AKP’nin yaptığı hiç olumlu bir şey yok mu, senin takdir eden bir yazı yazdığını görmedik” diye yakınıyorlar. Haklılar. Olumlu bir şey görsem yazacağım.
Necati Doğru / Vatan

7 Ağustos 2008 Perşembe

Sarı-Somon güller


Bursa keteni üzerine sarı ve somonun açıklı koyulu tonlarıyla ipek, saten kurdelelerle yapılmış güllerden bir buket.

YAPAY MODA

Yapay Moda...
Sun’i..
Yapay..
Tabii..
Doğal..
Türkçe ve Osmanlıcasıyla yakın görünen bu iki sözcük arasındaki anlam uçurumunun derinliği başdöndürücüdür...
Nasıl?..
Bir örnek vermek gerekirse dünkü gazeteleri açıp bakmakta yarar var...
Gerçi Frenkçesiyle ‘realite’nin, daha sıcak deyişle ‘gerçek’in, eski üslupla ‘hakikat’in fotoğrafa yansıması her zaman cuk oturmuyor; ama bu kez dört dörtlük bir tabloyu seyreder gibiyiz...
*
Nedir o tablo?..
Dört kişi..
Beşar Esad..
RTE..
Esma Esad Hanım..
Emine Hanım..
Suriye Devlet Başkanı ve eşi tatillerini geçirmek üzere Bodrum’a gelmişler, Türkiye Başbakanı ve eşi tarafından karşılanmışlar...
Yan yana fotoğrafları gazetelere yansıdı...
Dört kişi..
Biri yapay..
Sun’i..
*
Beşar Esad ile Tayyip Erdoğan’ı bir yana bırakalım; Frenk gömlekleri, seçilmiş kravatları, ceket pantolondan oluşan hazır giyimleriyle göze çarpan bir yanları yok...
Esma Esad ile Emine Erdoğan’a gelince...
Ne yazık ki Esma Hanım doğal..
Emine Hanım yapay..
*
Hem de Erdoğan’ın eşi kör kör parmağım gözüne yapay..
Emine Hanım giyimde kuşamda her zamanki gibi tesettürü yeğlemiş...
Ama ne Anadolu kadını..
Ne taşra kadını..
Ne gecekondu kadını..
Ne köylü kadını..
Ne kentli kadını...
Uydurma bir kıyafet..
Güzel değil..
Çünkü yapay..
Ne tesettüre yakışıyor..
Ne modernliğe..
Ne modaya yaraşıyor..
Giysinin tümünde berbat bir kesim.. kenarları siyah şeritle donatılmış beyaz bir ceket.. boyu üzerinde karar verilememiş beyaz bir etek.. burunları açık rüküş iskarpinler, gırtlağa dek dayanmış siyah bir bluz, kara gözlükler.. ve de beyaz bir türban...
*
Ne doğal başörtüsü..
Ne çarşafın örtüsü..
Ne tülbent..
Ne yemeni..
Ne yazma..
Bir başka törenin ya da töresizliğin tesettürü biçiminde algılanacak garip bir modanın estetiğinden de yoksun, yapay, daha başka deyişle sun’i siyasetin seçim sandığına yatırımı...
Emine Hanım Esma Hanım’ın yanında yapay kalıyor..
Oysa tesettüre uyuyor...
Bu kadar yapay bir moda, bir ulusun yaşamına egemenliğini dayatabilir mi?..
Yok.. bu işte bir iş var..
Yakında işin içindeki iş büsbütün ortaya çıkacak...
Eli kulağında...
İlhan Selçuk/Cumhuriyet

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Neden Türbana Karşıyım?

Neden türbana karşıyım?
1) Türbana, bir yasaklama aracı olduğu için karşıyım. Türban bir yasaklama aracıdır, çünkü her şeyden önce kadın saçına yasak getirmektedir. 'türbana özgürlük' demek, 'kadına yasak getirin' demek olduğu için türbana karşıyım.
2) Türbana, kadına bir hakaret olduğu için karşıyım. Çünkü türban, kadını erkekten aşağı gören, kadını ikinci sınıf insan kabul eden, kadını bir günah sembolü olarak aşağılayan erkek egemen, çağdışı, arkaik bir anlayışın sembolüdür.
3) Türbana, erkeğe bir hakaret olduğu için karşıyım. Kadın türban takmazsa, erkeğin şehvet duygularına esir düşeceğini varsayan ve erkeği gelişmemiş, ilkel güdülerinin esiri bir yaratık olarak kabul eden bir zavallı anlayışa karşıyım.
4) Türban serbestisine, laik demokrasiye karşı olduğu için karşıyım. Demokrasinin temel direği laikliktir. Laikbir ülkede ise dinsel amaç veya gereksinimlere göre yasa çıkarılamaz. Türban serbestisi bu temel ilkeyi çiğnemekte, laikliğe dolayısıyla demokrasimize büyük bir darbe vurmaktadır.
5) Türban serbestisine, hukuk devletine karşı olduğu için karşıyım. Söz konusu düzenlemeye, tüm yüksek yargı kararlarına karşı birkafa tutma anlamına geldiği için karşıyım.
6) Türban serbestisine, yalnızca ulusal değil uluslararası hukuk kararlarına karşı olduğu için de karşıyım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına ve dolayısıyla evrensel değerlere de kafa tuttuğu içinkarşıyım.
7) Türban serbestisine, dinsel ve/veya siyasi hertürlü sembolün kamusal alanda kullanımına karşı olduğum için karşıyım. Çünkü bu tür semboller ayrıştırıcı bir işlev görecek ve gruplaşmalara, bölünmelere, kaosa neden olacaktır.
8) Türbana negatif değil, pozitif ! özgürlük yanlısı olduğum için karşıyım. Dinsel, ailevi ve benzeri baskılarla türban takmak zorunda bırakılmış bir kızımızın, kendi özgür iradesiyle bu seçimi yaptığı aldatmacasına karşıyım. Türban takarak (veya taktırarak) belirli birideolojiye teslim olmuş bulunan bir insanın, kişisel gelişimini tamamlaması mümkün olamayacağı için türbana karşıyım.
9)Türbanın üniversitede serbest bırakılmasına, üniversite ruhuna aykırı olduğu için karşıyım. Şu veya bu şekilde dinsel inancın girdiği bir üniversitede akıl, orayı terketmek zorunda kalacaktır. Dinsel dogmaların değil akılcı düşüncenin egemen olması gereken, laik düşüncenin en gerekli olduğu üniversitelerde böylesi bir uygulama düşünülemez.
10) Türbanın 'yalnızca' üniversitelerde serbest bırakılacağı iddiaları bir kandırmaca olduğu için bu düzenlemeye karşıyım. Çünkü bu uygulama bir domino etkisi yaratacak ve sonunda her kademedeki öğretim kurumuna ve kamusal hizmet alanına yayılacaktır. Bunu görmemek için insanın ya aptal ya da kötü niyetli olması gerekir.
11) Bu serbestiye, bizi çağdaş uygarlıktan uzaklaştıracağı ve ülkemizi ilkel ortaçağ zihniyeti yörüngesine oturtarak tüm kazanımlarımızı yok edeceği için karşıyım.
12) Din devletine karşı olduğum için türbana karşıyım. Günümüzde artık birvicdan meselesi olması gereken dini, semboller vasıtasıyla topluma dayatan, bu uğurda anayasal düzenlemeler yapabilme cüretini gösteren ve bugüne kadar yaptıklarıyla artık deşifre olmuş bu iktidarın nihai amacının bir dindevleti olduğu artık anlaşılmalıdır.
13) Bu düzenlemeye, emperyalizme karşı olduğum için karşıyım. BOP ve ılımlı islam projelerinin bir uzantısı olan bu serbesti, emperyalizmin Türkiye'yi islam ülkelerine bir model ülke olarak sunma (bir başka ifadeyle laikliği sulandırma) projesinin bir sonucudur.
14) İstismara karşı olduğum için bu düzenlemeye karşıyım. Bu düzenleme, yıllardır acımasızca türbanı bir istismar aracı olarak kullanan, halkın din duygularını sömüren siyasetçilerin onaylanması anlamına gelecek ve sömürü daha da ivme kazanacaktır.
15) Ve son olarak bir Atatürk'çü olarak türbana karşıyım. Türban serbestisine laik cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk'e ihanet anlamına geldiği ve bu ihaneti kabullenemediğim için karşıyım.

Prof.Dr.Oğuz İNEL
Emekli Öğretim Üyesi

Süperkomedice türban, Cumhuriyete rest çekmektir, baş kaldırmaktır.

ROKA SALATASI


Balık yanına güzel bir eşlik. Rokalar temizce yakınıp, arzu edilen büyüklükte doğranıyor. Blogumun ebe annesi Banu arkadaşımın önerisi üzerine beyaz lahana da ekledim, ayrıca hazırladığım minicik doğranmış sarımsak, zeytinyağı, pul biber, nar ekşisi ve ceviz içi katıp hepsini karıştırıyoruz, sonra doğru balığın yanına afiyetle. Süperkomedi

Somon ızgara


Somon ızgara. Yazın en sıcak gününde canımız balık isteyince somonu buğulama değil ızgara yaptık, bence harika oldu. Yapılışından kısaca notlar. Derin ve genişçe bir kaba irice bir soğanı rendeliyoruz, boyutlarına göre 10-15 tane sarımsak küçük küçük doğranacak, defne yaprağı, tane karabiber, tuz ve zeytinyağı iyice karıştırılacak. Balıklar bu sosla marine edilecek, yarım saat bekletebilirseniz daha iyi sonuç alabilirsiniz. Eğer hazırda haşlanmış patatesiniz varsa onları da elma dilimi (jülyen) şeklinde kesip, aynı sosla karıştırıp balıkların arasına fazla olmamak kaydıyla koyabilirsiniz. Fırın tepsisine yağlı kağıdı serip üzerine soslu balıklarımız dizilecek ve doğru fırına. Balık ızgara konumunda pişecek. Yağlı kağıt hanımların büyük kurtarıcısı, servisi yaptığınız zaman toparlayıp atıyorsunuz tepsiniz neredeyse tertemiz, kazıma, telleme vs. yok. Küçük bir not. Balıkları önce derisi üstte olacak şekilde fırına koyun. Derili kısım piştiğinde tersini çevirip tekrar pişirdiğinizde görüntü muhteşem oluyor tabiki servisiniz de. Süperkomedi

ESİNTİLER

ZEYNEP ORAL / CUMHURİYET / 03.08.2008
Sesimi Duyan Var mı?
Konya'da.. Balcılar beldesi... Bu yazıyı yazarken ölü sayısı 17. Yaralılar 29. Bir hoca dışında ölenlerin yaşları 12-16 arası... Kız çocukları...
Kurtarma, enkaz kaldırma çalışmalarına kenetlenmişim.
Hep o sesi duyuyorum; "Sesimi duyan var mı?" haykırışını. Görevli önce çevredekileri susturdu. Bulundukları yerde, hiç kıpırdamadan kalmalarını istedi. Sonra megafondan önünde uzanan yıkık duvarlara, toprağa ve un ufak olmuş beton yığınına haykırdı: "Sesimi duyan var mı?"... "Sesimi duyan varsa, seslensin ya da duvara vursun..."
Toprağın altında, yıkılmış duvarların altında, un ufak olmuş betonun altında, karanlığın en koyusunda, dibin en dibinde, o sesi duyan olmadı. Kız çocukları o sesi duymadı. Duymadılar çünkü artık yaşamıyorlardı.
Belki karanlığa gömüldükleri ilk anda beklemişlerdi öyle bir sesi... Belki aydınlığa çıkabilmek, ışığa kavuşabilmek için ummuşlardı öyle bir sesi... Belki son nefeslerini verirken; belki uykuyla uyanıklık arasındaki o birkaç saniyede... Bilmiyorum. Bilmiyoruz...
Ama o sesi biz duyduk.
Yapı yapılırken malzemeden çalanlar duydu mu acaba?
Çürük malzeme kullananlar?
Ruhsatsız inşaat yapanlar?
İzinsiz inşaata göz yumanlar? Denetlemeyenler, denetleme gereği duymayanlar?
Binada gaz kaçağı, gaz sızıntısı detektörü kullanmayanlar? Gaz kokusunu duyup da, binayı boşaltmayı akıl edemeyenler?
Onlar da duydu mu acaba?"
Sesimi duyan var mı?" diye karanlığa haykırıyordu çaresiz görevli. Karanlığa ulaşmayan sese çocuklarını yitirenlerin, acısı karışıyordu.
Bir de kanımı donduran o tümce: "Kader, mukadderat..." diyordu bir baba...
Hayır mukadderat, kader değil. O çocukları tanrı değil biz öldürdük, biz öldürüyoruz!
Burası yurt dediler. Oysa kurtulan her çocuk oranın Kuran kursu olduğunu söyledi.
Diyanet İşleri anında açıklama yaptı: Burası bize ait değil, dedi.
Peki ama, hani Kuran kursunu sadece Diyanet açabilirdi? Yalan, yurt diye açılıp Kuran kursuna dönüştürülen binlercesi var. Herkes biliyor. Üstelik iki adım ötede zaten Diyanet İşleri'nin açtığı Kuran kursu vardı!
Saatler ilerledikçe, kaçak Kuran kursu fazlasıyla ortaya çıktığında, bu kez kimi haber kanalları burası "dil kursu"ydu demeye başladı... Yalanlar diz boyu!
Burası kayıtlara erkek yurdu diye geçmişti, oysa kalanlar kız çocuklarıydı.
Yine kayıtlara göre 35 öğrenci için yapıldığı belirtilmişti, oysa olay anında içinde 45 öğrenci, altı hoca vardı.
Sesimi duyan var mı?
Diyanet İşleri'nin resmi sayılarına göre 2005'te, 4 bin 322 resmi Kuran kursu vardı. Bugün 7 bin 36 Kuran kursu var.
Sesimi duyan var mı?
Sayılara ve "Sesimi duyan var mı?" haykırışına bir soru karışıyor: "Bu çocuklar neden öldü" sorusu...
Çocuklar cehaletten ölüyor! Bizim yanlışlarımızdan ölüyor...
İçtiğiniz sudaki arsenik miktarını biliyor musunuz?
Sesimi duyan var mı?
Samsun'da Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü piknik düzenliyor, denize giren çocuklardan üçü boğulup ölüyor.
Sesimi duyan var mı?
Bu ülkede çocuklar belediyenin açtığı ve kapamayı unuttuğu çukurlara düşüp ölüyor.Sesimi duyan var mı?
Ama bu arada ülkemiz, devletimiz demokratikleşiyor (!) diye, "liberal aydınlar"da bir sevinç, bir sevinç!

Zeytinyağlı biber dolması..



Ben zeytinyağlı biber dolması ve yaprak sarması yaparken bol miktar dolmalık fıstık, kuş üzümü ve şeker kullanıyorum. Tabi mayıs ayında alınıp kurutulan naneleri unutmamak lazım. Biber dolmasını servis yaparken tabaklara az miktarda nar ekşisi gezdirebilirsiniz. Yaprak sarmasında ise pişerken eklerseniz tadı daha hoş olur. Bulma imkanınız olursa çok ekşi erikler de aynı işi yaparlar. Dikkat edilecek bir husus pişirilen dolma veya sarma hemen servis tabaklarına alınmalı ve tek sıra olarak dizilmelidir, bu sayede iz oluşmaz. Süperkomedi

Küçük ortanca


Ortancalar ipek kurdeleler ile renklendi, saksı özel yapım seramik.

Gelincik


Buğday başakları arasında gelincik, ipek kurdele ile yapılmıştır.

Punch işi


Punch işi yastık, şimdilerde çok moda. Bebek odalarındaki süslemelerde,
yılbaşı süslemelerinde, heleki yere atacağınız büyük yastıklar için harika bir bir teknik. Yapacağınız deseni kumaşın tersine çizip, işi de tersinden yapıyorsunuz.

5 Ağustos 2008 Salı

Son Mektup / Sonntag, 22.Juli 2007



Son Mektup
Sonntag, 22. Juli 2007
Atatürk'ten Son Mektup
Son Mektup
Siz beni halâ anlayamadınız .
Ve anlamayacaksınız çağlarca da...
Hep tutturmuş "Yıl 1919, Mayıs"ın 19"u" diyorsunuz.
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz .
Mustafa Kemâl"i anlamak bu değil, Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık, bırakın rahat etsin anılarda şehitler.
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin.
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin ?
Mustafa Kemâl"i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemâl"in ülküsü, sadece söz değil.

Bana, muştular getirin bir daha,
uygar uluslara eşit yeni buluşlardan..
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınız mı ?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülüyle yazdınız mı ?
Mustafa Kemâl"i anlamak avunmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Halâ, o, acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
halâ oturmuş, 10 Kasımlarda bana ağlıyorsunuz.
Uyanın artık diyorum, uyanın, uyanın !
Uluslar, fethine çıkıyor, uzak dünyaların..
Mustafa Kemâl"i anlamak gözboyamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil..

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız ;
laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı.. Kitaplar..
Ancak, böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar...
Mustafa Kemâl"i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü..
Görüyorum ki, halâ aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
birbirinize düşmüşsünüz, halka eğilmek dururken.
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen ?
Mustafa Kemâl"i anlamak itişmek değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil.

Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla.
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla.
Bu vatan, bu canım vatan, sizden çalışmak ister, paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter, yeter !
Mustafa Kemâl"i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemâl ülküsü, sadece söz değil...

“Hiçbir iyi devrim, gerçeği görenler dışında, çoğunluğun oyuna baş vurarak yapılamaz. Uysal ve Asyalılara özgü inanışlara bağlı, sinsi ve sindirici batıl inanışlar, köstekleyici yanlış alışkanlıklarla tekelci (inhisar) güçlerin etkisine sürüklenebilecek yığınlarda iyi devrimler için halkoyu yapılamaz.”
Mustafa Kemal Atatürk, 11 Nisan 1934, İzmir

ANAYASA MAHKEMESİ

Haşim Kılıç
ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın AKP davasının kararını açıklamadan önce siyasilere parti kapatmayı zorlaştırıcı anayasa değişikliği yapmalarını önermesi üzerine Hikmet Keskineğe “Mahkemeler akıl vermez, hüküm verirler” diyerek Kılıç’ı eleştirirken Mustafa Saraç da bakın ne diyor:
“Her yurttaş gibi Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bir siyasi görüşe sahip olması doğaldır. Ancak konumu gereği mutlak tarafsızlık sergilemesi gerektiğinden, kendi siyasi eğilimi lehine bir yasa değişikliğini savunması, bu değişikliğe kayıtsız şartsız karşı olan milyonlarca yurttaşın siyasi eğilimleri aleyhine ve bu yurttaşları rencide edici bir irade beyanı olmaktadır. Tarafsızlık sembolü kamu görevlilerinin, kendi kişisel eğilimlerini ortaya koymaları ve giderek kendi eğilimlerinin yasalaşmasını önermeleri, objektiflik ilkesinin zedelenmesi anlamına gelmektedir. Bugün Türkiye kamuoyunun kabaca yarısı AKP’nin kapatılmasını, diğer yarısı ise kapatılmamasını savunmaktadır. Böylesi alışılmadık katı kutuplaşma dönemlerinde, yüksek yargı mensuplarına düşen, mevcut kutuplaşmanın taraflarından birini açıkça destekleyen bir yasa değişikliği önermek değil, tersine, tarafsızlık konusunda olağanın da ötesinde titizlik göstermektir. Üstelik Kılıç’ın siyasilerden ilk değişiklik talebi de bu değildir. Altı ay önceki bir röportajında, kendilerini özelleştirmenin önünü tıkamakla suçlayan özel sektör temsilcilerine ‘bu anayasa ile istendiği gibi özelleştirmelere izin vermemiz mümkün değil’ mesajı iletmiştir. Kılıç, özelleştirme için yanıp tutuşan bir kesime, hukuki teknik prosedürü işaret etmekte ve ‘anayasada değişikliği talep edin’ önerisinde bulunmaktadır. Burada da, Başkanın tarafsızlık ilkesi açısından soru işaretleri uyandıran bir durum söz konusudur. Haşim Kılıç, eğer özelleştirme karşıtlarına da birtakım ‘hukuki tavsiye’lerde bulunmuş ve samimi desteğini iki karşıt cepheye ‘dengeli’ dağıtmış olsa idi, kimsenin tarafsızlıkla ilgili söyleyecek sözü olmayabilirdi. Anayasa Mahkemesi’nin öteki üyelerinin de ayrı ayrı kamuoyunun önüne çıkıp siyasi görüş ve ‘tavsiye’lerini sıralamaları halinde, Türkiye’nin hangi kaotik ortama sürükleneceği asla göz ardı edilmemelidir.” D.Som / Cumhuriyet

4 Ağustos 2008 Pazartesi

JAPON EĞİTİM HEYETİ

Türkiye'ye Japonya'dan bir eğitim heyeti gelir. Temas ve incelemeler yapacak, neticeyi yetkililere aktaracaklar. Gerektiği kadar da ikili işbirliği gerçekleştirecek.> İsler buraya kadar çok iyi...Japon heyeti yurdumuzun bazı bölgelerinde gerekli incelemelerini yapar. Sonra Bakanlıkta toplanırlar. Heyetin hakkımızdaki tespiti ilginçtir: 'Sizin çocuklarınızda milli şuur yok'. Bizimkiler şaşırır! 'Bizim çocukların damarlarındaki kan milli duygumuzun kaynağıdır.' Yine de fazla ses çıkarmazlar! Ne de olsa misafirdir! Bizimkiler sorar, 'Peki, Sizin gençlerinizde milli şuur var midir? Japon uzmanları anlatmaya baslar: Biz gençlerimize ilkokula başlamadan 'sok testler' uygularız. Mesela uçak gibi hızlı giden trenlerimize bindirir, bir tur yaptırırız. Çok katli yollardan da geçen tren, onları söyle bir sarsar. Mini mini çocuklarımız teknolojinin bu bas döndürücü neticesini görerek bir sok olurlar. Sonra...Bu şoktan sonra Hiroşima'ya götürürüz. Bölgeyi aynen koruyoruz. Bombalanmış bu bölge hakkında bilgilendirir; değil hayvan, bitkinin bile yeşermediğini gösteririz. Ve deriz ki 'Eğer sizler çalışmaz, sizden öncekileri geçmezseniz vataniniz, iste böyle düşmanlar tarafından bombalanır. Hiçbir canlı yasayamayacak biçimde size bırakıp giderler. Çalışırsanız, bindiğiniz hızlı trenleri bile geçecek yeni vasıtalar yaparsınız. Gerisi sizin bileceğiniz is. Çocuklarımız bununla ikinci bir sok daha yasarlar. Sizlere sunu hatırlatalım ki, Türkiye'de birçok teknik elemanımız bulunmaktadır. Bunların herhangi birine bu konuyu sorabilirsiniz.' Bizimkiler şaşkınlık içinde sorarlar: '-Peki ya Türkiye için tespitiniz var mı? Varsa gözlemleriniz nedir?' Japonlar; 'elbette var' derler. 'Bizimkinden çok daha önemli. Bir tanesi Çanakkale Savaşları'nın olduğu bölge. Bu bölge gençlerinizin sok olması için yeter de artar bile. Bir metre kareye altı bin merminin düştüğü savaşta, Türk'ler her şeye rağmen galip çıkıyor, olamayacağı olur hale getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanıma meydan okuyarak, inancın galip geldiğinin ispatini yapıyorlar. Üstelik karsılarında tek bir düşman değil, müttefik güçler; sizin tabirinizle yetmiş iki millet var.' Evet M²'ye 6.000 Mermi!...M²'ye 6.000 Mermi!...6.000 Mermi!...Bileniniz var mıydı?
Not 300 M2 lik bir tepe için 2 gece savaşıldı... m2'ye 50 ölü düşüyordu... Tıbbiyeden gelen 130 son sınıf öğrencisi gönüllünün hepsi şehit oldu o tepede... o sene mezun verilmedi tıbbiyeden... Anlatacak çok şey var bu savaşta. Oradan geçen varsa tepelere kazınmış yazıyı bilir. 'Dur yolcu bilmeden basıp geçtiğin bu toprak bir devrin battığı yerdir'... Allah 250 bin şehidimizin ruhunu şad etsin... e-posta....... Süperkomedi "BENCE BÜTÜN OKULLARDA EN GEÇ 8.SINIFA KADAR ÇOCUKLARIN ÇANAKKALEYE GÖTÜRÜLMESİ ZORUNLU HALE GETİRİLMELİ VE ÇOCUKLARIMIZ BASTIKLARI YERLERE TOPRAK DEYİP GEÇMEMEYİ ÖĞRENMELİ. ÇALIŞMADAN, ÖĞRENMEDEN, YORULMADAN RAHAT YAŞAMANIN YOLLARINI ARAMAKTAN VAZ GEÇMELİLER" diyor..

3 Ağustos 2008 Pazar

BALCILAR BELDESİNDE TOPLU KIYIM

Konya'nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesi'nde özel bir vakfın kullandığı 3 katlı kız öğrenci yurdu çöktü. 17 öğrenci, bir öğretmen öldü, Birden 17 Ağustos depremine gitti aklım, taşınan dövizler geçti gözümün önünden 7.5 yetmedi mi? diye soruyorlardı. İzlediyseniz görmüşsünüz. Taşkent İlçesi Balcılar beldesi, gözünüzün gördüğü yerde bir bina dahi yok, sanırım allaha yakın, canlılardan uzak olsunlar diye düşünmüşlerdir. Ama ne hikmetse özel bir vakıf oralara gidip yurt yapıyor, hem de ne için kuran kursu için. Onların sorduğu soruyu sormayacağım ama Cumhuriyetimizin altı işte böyle oyuluyor. Yazı yok kışı yok her şekil ve şartta dini kullanmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Köylerde az öğrenci var diye okullar kapatılıyor ama bir kişi de olsa cemaat cami yapılıp, imam atanıyor
Ayşe/Fatma/Leyla olmaları gereken yer neresiydi. Kuş uçmaz kervan geçmez , kışın mutlaka kurtların indiği bir yerde kurstalar, hayatlarının daha başı bile değil. HAYATLARININ BAŞI NE ACI. Haberle ilgili yazarları, çizerleri okuyorum, bende dahil herkes babaya/aileye yükleniyor, haksız mıyız, katiyen değil sonuna kadar haklıyız ama atlanılan bir şey var. Bu çocuklarımız o dağ tepesinde kursa giderken yanında olması gerekenler nerde. O ilin valisi, kaymakamı, belediye başkanı.. Hani resmi törenlerde (artık son zamanlarda selam durmak istemeyenler katılmasalar da) İl-İlçe protokolünde olanlar varya onlar nerdeler. Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarında Diyanet İşleri Başkanlığı haricinde özel kuran kursu açılmayacak maddesine ne oldu. Neden kanunlarımızı uygulamıyorlar. Onlar Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında yazılan hükümler gereğince ve o kanunları uygulamak için orda değiller mi? Şimdi bu haber saygın! medyamıza yansıdığına göre nerde sivil toplum örgütleri, nerde kadından sorumlu aile bakanlığı, neden görevlerini yapmayanlar hakkında Cumhuriyet Savcıları harekete geçmiyor neden? Neden çocuklarımız karanlık/kaçak/hayattan soyutlanmış bir şekilde molozların arasında sıkışıyor. Hiç mi görevinizi yapmamanın utancını duymuyorsunuz. Eğer bir gün bu soruların cevabını bulursak ne olur. Ne olur biliyor musunuz yeryüzünde erkek olsun kız olsun çocukları yetiştirenler kadınlardır. Aydınlık Türkiye istiyorsak ayırt etmeden çocuklarımızı okutmalı, iyi eğitmeliyiz. Bunu yaparsak hiçbir anne çocuğunun beton yığınları arasında ölümüne göz yummaz.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

HAYAT BİZE NE VERİR

Küçük kız babası ile ormanda yürüyüş yaparken, ayağı takılıp yere düşüyor. Can acısıyla "Ahhh" diye bağırınca ilerideki dağın tepesinden "Ahhh" diye bir ses duyuyor ve küçük kız, dağın tepesinde başka birinin olduğunu sanıp bu kez de "SEN KİMSİN?" diye bağırıyor. Aldığı yanıt "SEN KİMSİN" oluyor. Küçük kız bu yanıta iyice sinirlenip "SEN BIR KORKAKSIN, NEDEN SAKLANIYORSUN?" diye haykırıyor. Dağdan gelen ses "SEN BİR KORKAKSIN..." diye cevap veriyor. Sonunda babasına soruyor "BABA NE OLUYOR BÖYLE?" "DİNLE VE ÖĞREN" diyor adam, bu kez kendisi dağa doğru "SANA HAYRANIM" diye bağırıyor. Gelen cevap "SANA HAYRANIM" oluyor. Baba tekrar bağırıyor, "SEN MUHTEŞEMSİN" gelen cevap "SEN MUHTEŞEMSİN." Küçük kız çok şaşırıyor ama, halen ne olduğunu anlayamıyor. Adam, küçük kızına hayatın sırrını anlatmaya başlıyor. "Buna 'YANKI' denir. Ama aslında bu “YAŞAM” dır. Yaşam daima sana, senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev. Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol. Saygı istiyorsan, insanlara daha çok saygı duy. Dostluk istiyorsan,HAKİKİ DOSTLARINI seçmesini bil… İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan, sen de daha sabırlı olmayı öğren…. Çünkü yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarımızın aynadan bir yansımasıdır. Hayat sana ancak, senin ona verdiklerini geri verir, bunu unutma! (e-posta)

EVSİZ BAYAN

Sokakta dolaşırken yanıma pasaklı, pejmurde görünüşlü muhtemelen evsiz bir bayan yaklaştı. Akşam yemeği için birkaç dolar vermemi istedi. Cüzdanımdan 10 dolar çıkardım ve sordum. Eğer bu parayı sana verirsem, bununla akşam yemeği yerine şarap almaz mısın. Hayır, yıllar önce içkiyi bıraktım diye cevap verdi evsiz bayan. Bu parayla yiyecek almak yerine alış verişe gitmez misin? Diye sordum. Hayır, alış veriş için boş zamanım yok diye cevap verdi evsiz bayan. Bütün zamanımı hayatta kalmak için harcamalıyım. Bu parayı yiyecek almak yerine güzellik salonunda da mı harcamazsın diye sordum. Deli misin dedi bayan, 20 yıldır saçlarımı yaptırmıyorum. Pekala dedim. Sana bu parayı vermeyeceğim. Onun yerine seni, kocam ve benimle beraber akşam yemeğine restorana götüreceğim. Evsiz bayan çok şaşırdı. Bunu yaptığın için kocan sana kızmayacak mı? Çok kirliyim ve muhtemelen iğrenç kokuyorum. Dedim ki: Sorun değil. Önemli olan kocamın alışverişten, kuaförden ve şaraptan vaz geçen kadınların neye benzeyeceğini görmesi.

NEDEN MÜSLÜMANLAR GÜÇSÜZDÜRLER?

SORU: Neden Yahudiler bu kadar güçlüler................................
CEVAP: Eğitim (SORGULAYICI, ARAŞTIRICI, YARATICI)....
SORU: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?
CEVAP: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (DİN EKSENLİ,SORGUSUZ, ARAŞTIRMASIZ, EZBERCİ)....
SONUÇ: -İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur...-İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır....-İslam dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir.
NEDEN MÜSLÜMANLAR GÜÇSÜZDÜRLER? ....
ÇÜNKÜ BİLGİ ÜRETMİYORUZ
ÇÜNKÜ BİLGİYİ YAYAMIYORUZ
ÇÜNKÜ BİLGİYİ UYGULAMIYORUZ (e-posta)

NEDEN GÜÇSÜZÜZ

SORU: Neden Yahudiler bu kadar güçlüler..........................................

CEVAP: Eğitim (SORGULAYICI, ARAŞTIRICI, YARATICI)...............................................
SORU: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? CEVAP: Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (DİN EKSENLİ,SORGUSUZ, ARAŞTIRMASIZ, EZBERCİ)....SONUÇ: -İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur...-İslam dünyası bilgi yayılmasını gerçekleştirmekte başarısızdır....-İslam dünyası bilgi uygulamasını gerçekleştirememektedir. NEDEN MÜSLÜMANLAR GÜÇSÜZDÜRLER? ....
ÇÜNKÜ BİLGİ ÜRETMİYORUZ
ÇÜNKÜ BİLGİYİ YAYAMIYORUZ
ÇÜNKÜ BİLGİYİ UYGULAMIYORUZ (e-posta)

İNSANLARI SEVMEK

İnsanları sevmek, insanlara inanmak, insanları insan yerine koymak, insanlara değer vermek, insanlara güvenmek kötüyse ben almayım kötü olmak bence daha iyi...

Sevgi ve Saygı üzerine

Sevgi ve Saygı otomatik olarak gelen, gelmesi gereken duygular değildir… Kazanılması gerekir…. Üzerinde çaba sarfedilmesi, emek harcanması gerekir. Hiç kimse sizi sevmek yada saymak zorunda değildir. Eğer bir insanda bu değerleri uyandıramıyorsanız, o insana kızıp, öfkelenerek bu duyguları doğal olarak duyması gerektiğini empoze etmeyin.
1. Hiç kimse sırf annesi yada babası olduğunuz için sizi sevmek yada saymak zorunda değildir. 2. Hiç kimse sırf sizinle evli olduğu için sizi sevmek yada saymak zorunda değildir. 3. Hiç kimse sırf pozisyonunuz yüzünden sizi sevmek yada saymak zorunda değildir. 4. Hiç kimse sırf yaşınız yüzünden sizi sevmek yada saymak zorunda değildir. 5. Hiç kimse sırf sorunlarınız var diye sizi sevmek yada saymak zorunda değildir.
İşin gerçeği kim olursanız olun, ne haklara sahip olursanız olun, hangi koşullarda yaşıyor olursanız olun, elinizde ne tür güçler tutuyor olursanız olun, SEVGİ ve SAYGI'yı kazanmak zorundasınız. Bunun için yukarıda belirttiğim gibi, kendinizi geliştirmeniz ve çevrenizdeki insanlara değer vermeniz gerek. Eğer siz bunun başaramıyorsanız, başkalarının sizin için başarmasını nasıl beklersiniz? Sevgiler Çiğdem Alper

1 Ağustos 2008 Cuma

DURSUN

Dursun, saatlerin geri alınacağını duyunca, evdeki tüm saatleri toplayıp saatçi Temel’e gider. Ula Temel, saatler geri alunacakmiş. Bizde evdeki saatleri senden satın aldığımız için sana getirdik. Bunları geri alacaksun. Temel kendinden emin bir şekilde - Öyle yağma yok. Bende duydum ama 1 saat geri alınacakmış. 1 tanesini alırım ama diğerlerini almam.

İDARE ETMEK İSTEMİYORUM

Artık idare etmek istemiyorum. Ülkemi seviyorum en kötü şartta dahi tek kişi kalana kadar savaşımı sürdüreceğim, her ne kadar erkekliğin onda dokuzu kaçmak diye erkek ergil bir söz varsa da hanım olduğum için beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Kendim için, kızım için aydınlık, bağımsız bir Türkiye istiyorum artık idare etmek istemiyorum. Çevremde kendisine saygısı olan sahte-riyakar olmayan, içi insan sevgisiyle dolu insanlar istiyorum. Bir arkadaşımın “inanın ki bu adamlar öyle bir haldeler ki sizleri kör testere ile kesecekler” demediği bir Türkiye istiyorum artık idare etmek istemiyorum. Ülkemi satmayan-güçlü platformlarda yarıştıran-yer altı ve yerüstü zenginliklerimizi koruyan, peşkeş çekmeyen, görev yapmalarında liyakatın değil de türbanın referans olmadığı siyasiler/bürokratlar istiyorum, aydınlık beyinlerimizin kaçmayacağı, değerlerimize sahip çıktığımız bir Türkiye istiyorum artık idare etmek istemiyorum. Allah ile aramda kimse istemiyorum, inanıyorum ki o beni hatalarımla sevaplarımla seviyor, buna kimsenin karışmasını istemiyorum artık idare etmek istemiyorum. Kızlarımız savaşla elde ettiklerimizin farkında olsun istiyorum ve savaşımın onlar için olduğunu anlamalarını istiyorum, boyun eğmesinler istiyorum, birey olduklarını fark etsinler istiyorum, artık idare etmek istemiyorum çünkü Ülkemiz çok güzel, her ne kadar siyasiler yüzünden gelişemesek de insanlarımız çok güzel insanlarımızın gelişmesini istiyorum artık idare etmek istemiyorum çok uzayacak çünkü öfkeliyim bizleri yönetenlere öfkeliyim son bir soru ÇOK MU ŞEY İSTİYORUM?

HERŞEYİN UCUNDAN ACIK 15.12.2007

Herşeyin ucundan acık öyle, ucundan acık böyle olduğu başka bir ülke yok! Uyumayı mı tercih ediyoruz?
Bakın;
Mesela şeriatın ucundan acık hali yok. Şeriat ya var, ya yok.
Yargının ucundan acık bağımsız olmak gibi bir lüksü yok.
Yargı ya özgür ve bağımsızdır ya da değildir.
Eğitim sisteminin ucundan acık laik hali yok.
Üzgünüm ama, ucundan acık açık ya da acık kapalı olmak diye bir şey de yok.
Ya açığızdır, ya da kapalı.
Bizim bile kendi içimizde tam anlayamadığımız, tanımlayamadığımız bu garip hali, dışarıdan bize bakanın anlayamaması normaldir.
O yüzden bugün,
Sarkozy' nin çabası mesela,
Nereye doğru ilerlediğimizin ucundan acık göstergesidir.
Uyan Türkiye!
Yoksa,
“Ucundan acık” diye diye
Kökünden götürecekler bizi geriye!
Yonca
“ACIcık”

MÜHİM OLAN

Mühim olan türban... Gerisi fasa fiso... Mühim olan, ikiliyle başlayan cümlelerin artık içi boşaldı. Mühim olan insanlıktı insanlığımız kalmadı, mühim olan aşkımız dı aşk sadece hitap için kullanılmaya başlandı (örnek:nasılsın aşkımmmmm-birde bu şekliyle) mühim olan iyi okumaydı artık okumak da neymiş parayı veren diploma sahibi oluyor, mühim olan vatanın bütünlüğüydü, gerisi teferruattı durum ortada söze bile gerek yok, mühim olan vatan-millet için çalışmaktı şimdi benim cebim çok önemli gerisi hikaye, mühim olan insanlığımızdı insanlık mı güldürmeyin beni sevgiler.

YENİ OSMANLILIK

Medyamızda, siyasetimizde, toplumumuzda, özellikle iktidar çevrelerinde “yeni Osmanlılık” rüzgarları esmeye başladı. “Ilımlı İslam Devleti” gündemdeyken Osmanlılığın yüceltilmesi aynı kapsamda değerlendirilmeli.. Ne var ki Osmanlı’nın yüceltilecek yanları yananda ne hallere düştüğünü, tükendiğini, bittiğini, sonunda zavallılaştığını unutmamak gerekir..Osmanlı nasıl çağın dışına düştü?...Avrupa’da basımevi (matbaa) 15. yüzyılın yarısında devreye girdi. Osmanlı ise 18. yüzyılın ilk çeyreğinde bile matbaadan uzak yaşadı. Arada yaklaşık üç yüzyıl var. Ilımlı İslam Devleti hevesiyle bir tarım imparatorluğu ve şeriat devleti olan Osmanlı’ya övgüler düzmeye başlamak tekin bir tutum değildir. Osmanlı’da ilk kitabın basıldığı 1727’den harf devriminin gerçekleştiği 1928 yılına dek eski yazıyla yazıyla kaç kitap basılmış?..25 bin…Bu sayı büyük sayılacak bir ev kitaplığını vurgular. Üstelik bu kitapların çoğu fasa fiso…Bir kağıt fabrikası bile yoktu Osmanlı’nın. Kağıt fabrikasını Cumhuriyet kurdu. Cumhuriyet devletinin hangi koşullarda kurulduğunu bu gün unutturmak isteyen dinci propaganda, 1923’de Anadolu’da 11 milyonu okumasız-yazmasız 12 milyon insan yaşadığını bilmiyor mu?.. 20’nci yüzyılın başında Osmanlı, İngiliz’in karşısında el pençe divan dururdu…21’nci yüzyılın başında AKP, Amerika’nın karşısında el pençe divan duruyor.İ.SELÇUK

Bu karar bize yarar... 01.08.2008

DOĞRUSUNU isterseniz, Anayasa Mahkemesi önceki gün tam bize uygun bir karar aldı:"AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağıdır... Ama Türkiye’yi o yönetsin..."Tebrik ederiz...Bu memlekete bundan daha uygun bir karar bulunamazdı.Benzetmek gibi olmasın ama, seçimlerde halkımızın dilinde dolanan slogan ile ancak bu kadar paralel olabilir bir karar:"Çalsın, ama iş yapsın..."*"Laikliğe karşı eylemlerin odağı" olmak, rejime ve devletin temel ilkelerine karşı ağır bir suç mudur?..Suçtur...Bu suçu işlediği mahkeme kararıyla sabit görülen (ki Anayasa Mahkemesi sabit gördü) kamu hizmetlerinden mahrum edilmekten hapis cezasına kadar, cezalandırılmaz mı yasalarımızda?..Cezalandırılır...Ama siz aynı suçu işlemiş olanlara "Türkiye’yi sen yönet" dediniz...Öyle mi?..*Ve seviniyorsunuz...İki gündür bayram var...Mutlusunuz, "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmiş" olanlar, sizi yönetmeye devam edecekler diye...Laiklik; devletin en temel ilkesidir.Laiklik; Anayasa’mızın daha girişinde, değiştirilmesi "teklif dahi edilemez" hükümler arasındadır. Siz; bu asla vazgeçilmez ve değiştirilemez ilkeyi yıkmak isteyenlerin "odağına" Türkiye’yi teslim ettiniz...Doğru mu?..*Sevinçlisiniz..."Laiklik karşıtı eylemlerin odağı" devletin başında oturacak ve sizi yönetecek diye keyfiniz yerine geldi...Mutlusunuz...Üzerinizden bir yük kalktı...Etekleriniz zil çalıyor...Ülkenin felakete sürükleneceğini düşünüyordunuz, eğer "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" çekip gitseydi...Demek ki bu Anayasa Mahkemesi kararı tamı tamına bize göredir...Yakıştı mı?..Yakıştı... Bu karar, bize yarar... B.Coşkun

YANIT BULAMAYACAĞIMIZ SORULAR

“Çocuklar için renkli görüntülerle hazırlanmış kitaplar, her şeyin nedeni Allaha bağlanıyor, Kaydırak yayınlarının kitaplarında “Ben bir kuşum, rengarenktir kanatlarım, Allah’ın izniyle uçarım” gibi ifadeler yer alıyor ve mağaza görevlileri bu kitapları diyalog halinde oldukları öğretmen ve yöneticiler aracılıyla anaokullarına ulaştırıyorlarmış.” Tarhan Erdem’in kulaklarını çınlatıp devam edelim. Ben türban 8-9 yaşına indi derken yanılmışım, anaokulları da nasibini almış, bazı arkadaşlarımız hala başörtüsü-türban ayrımını yapamazken, Atamızın eşinin de kapalı olduğunu hatta çarşaf giydiğini belirtip kılık kıyafette yapılan devrimlerin ayırdına varamazken neyi tartışıyoruz ki. Bana sormak kalıyor o zaman en son düşen uçağımız Allah izin vermediği için mi düşmüştür? Konya’daki bina Allah istediği için mi (bahanesi her neyse tüp patlama, kolonların yıkılması vs.) yıkılmıştır. Sorulara devam:
1- Özel bir vakıf kuş uçmaz/kervan geçmez yerde yatılı kuran kursunu niye yapar?
2- Belediyelerin görevi denetleme yapmak değil mi? Kaçak bina yapımına neden göz yumuluyor?
3- Daha küçüçük kızlarımızın yatılı kurslarda ne işi var?
4- Devlet okuma yaşı gelen kız çocuklarımızı takip edip okula götüremezken, ne idüğü belirsiz yerde can veren çocuklarımızın sorumlusu kim?
5- Ne zaman herkes görevinin bilincinde olacak?
6- İnsanlarımız ne zaman dinimizi doğru öğrenecekler?
7- Ne zaman İslam dinini revize edecek bir Diyanet İşleri Başkanlığımız olacak?
8- Ne zaman siyasilere posta koyacak, vatandaşlarımıza dini siyasete alet edenlerin maşası oluyorsunuz diyecek Diyanet İşleri Başkanlığımız olacak?

BİİİİİİRRRRRRR

Yeni mahallesinde, kahvede sohbet eden adama arkadaşları: ''Senin aile yaşantına hayranız, eşin ve çocuklarınla çok mutlu bir yaşantın var. Karının bir dediğini iki etmiyorsun.Bu mutluluğunun sırrını bize de anlat yoksa pısırık olduğunu düşüneceğiz.'' derler.''Kısaca anlatayım ...'' der adam. ''Düğünümüz bittikten sonra karım kendi atına, ben de kendi atıma bindik evimize doğru gidiyoruz. Benim bindiğim atın ayağı takıldı ve sendeledi. Karım eğildi ve benim atıma 'Bir' dedi. Biraz daha ilerledik ve benim atımın ayağı tekrar takılıp tökezlediği zaman eşim tekrar eğilip atıma 'İki' dedi. Az sonra atım tekrar aynı şekilde tökezleyince eşim atından indi ve at'a 'Üç' dedi ve çeyizinden tabancasını çıkartıp atımı alnından vurdu.Ben şok olmuştum ... Eşime bir hışımla çıkıştım ''Yazık değil mi ata, neden vurdun kadın, manyak mısın sen?'' diye bağırdım ... Karım arkasını döndü ve bana 'Biiiir' dedi. Ve o günden sonra karımın bir dediğini iki etmedim