26 Kasım 2008 Çarşamba

Bu Kadar Zor mu?...

Küresel kriz Türkiye’de de etkisini gösterirken emek örgütleri tepkilerini ortaya koymak için eyleme geçmeye hazırlanıyor DİSK ve KESK’in önderliğinde...
Beyaz ve mavi yakalı emekçiler 29 Kasım Cumartesi günü Ankara’da buluşacak!
AKP hükümeti gericiliğin, neo-liberalizmin, ırkçılığın odak noktası oldu.
Ankara’da TMMOB Genel Merkezi’nin önünde toplanan mühendis ve mimarlar haykırdılar:
“Bu ülke, bu halk satılık değildir!”
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, kapitalist küreselleşmenin faturasını yoksul halka çıkaran AKP iktidarını eleştirirken şöyle dedi:
“Yüzünüzü IMF’ye değil, halkımıza çevirin; her türlü emperyal bağımlılık ilişkilerinizi terk edin. İşten çıkarmaları yasaklayın; halkın temel gereksinimlerine yaptığınız zamları geri alın; özelleştirmeleri durdurun!..”
Yoksulluk ve yolsuzluk!
Bugün Türkiye’nin gündeminde bunlar var...
Dinsel gericiliğe koşut olarak ülkeyi yabancı sermayeye peşkeş çeken düşünce, yoksulu daha yoksul yaparak “sadaka toplumu” yaratmadı mı?
Nedense bu gerçek örtülmek isteniyor, Türkiye’de yapay gündemler yaratılarak ırkçılığın, gericiliğin, neo-liberalizmin yolu açıldıkça açılıyor.
Yoksul halka sadaka dağıtan tarikatçı vakıf ve dernekler, din baronları, ağalar, şeyhler ve şıhlar güzel yurdumu “ahtapotun kolları” gibi sarıyor.
Kapitalist küreselleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan yoksulluk, yoksunluk, işsizlik ve eğitimsizlik insanları dinciliğin, ırkçılığın, faşizmin sarmalına alıyor.
Gelir dağılımındaki uçurum, büyük kentlerin varoşlarındaki yoksulluk, gençlerimizi sokaklara döküyor, Güneydoğu’da meydana gelen olaylar bu nedenle algılanamıyor!
***
Gericiliğe, ırkçılığa ve faşizme karşı savaşım verilmezse, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkılmazsa eşit, özgürlükçü, laik demokratik bir cumhuriyet olmaz!
Eğer yaşadığımız coğrafyayı barış ortamına taşımak istiyorsak, dinci, ırkçı, şoven milliyetçilikten uzak durup, demokrasiyi araç olarak değil amaç olarak görmek zorundayız.
Diyarbakır’da, Hakkâri’de 17 yaşındaki gençlerimize, sapan taşıyla eylem yaptıkları için “terör örgütü üyesi” suçlamasıyla 13 yıl hapis cezası vermek sorunu çözmez!
Güneydoğu, tarikat şeyhlerinin, şıhlarının, aşiret reislerinin, sadaka dağıtan dinci vakıf ve derneklerin kuşatması altında bugün.
Gerici hareketlenme Diyarbakır’dan başlayıp Batman’a değin tüm bölgeyi kuşatma altına almış durumda.
Biat kültürü, bireyi “kul”a dönüştürmüş!
12 Eylül faşizminin getirdiği Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası yerli yerinde dururken, her konuda “ahkâm kesen” AB, nedense antidemokratik yasalara ses çıkarmıyor.
2008 yılı bir ay sonra yerini 2009’a bırakacak...
23 yıldır aynı yasayla seçime gidiyor Türkiye... Tüm partilerin adayları torbadan değil, liderin iki dudağı arasından çıkıyor...
Bırakın AB ülkelerini, Mısır ve Suriye’de bile baraj sınırı yüzde beş, Türkiye’de ise yüzde on.
Sendikalar ve demokratik kitle örgütleri, sağcısıyla solcusuyla “eşitlik, özgürlük, demokrasi” kavramlarını kullanıyorlarsa önce şu Siyasi Partiler ve Seçim yasalarının değiştirilmesi için Meclis’e baskı yapmalıdırlar.
***
Evet, DİSK ve KESK’in öncülüğünde alanlara çıkacak beyaz ve mavi yakalılar!
Ankara’da yapılacak mitinge, demokrasiyi yaşam biçimi olarak gören sağcı ve solcu herkes katılmalı bence...
Gericiliğe, ırkçılığa, faşizme, eşitsizliğe karşı demokratik mücadele!
Ne diyor Süleyman Çelebi ve Sami Evren:
“Ekonomik krizin bedelini ödemeyeceğiz!”
Bu coğrafyada barışçıl, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam istiyorsak “nefret” değil “sevgi” tohumları ekmeliyiz!
Mustafa Kemal Atatürk “Kurtuluş”u ve “Kuruluş”u böyle gerçekleştirdi... Türk’üyle, Kürt’üyle, Lazıyla, Çerkeziyle yaratıldı Cumhuriyetimiz...
Savaş çığlıklarının bitmesini, silahların susmasını istiyor toplum!
Emekçilerin insanca yaşamasını, dinciliğin, gericiliğin, ırkçılığın sona ermesini!
O denli zor mu dostlar, zor mu?..
Hikmet Çetinkaya / 26.11.2008 / Cumhuriyet

24 Kasım 2008 Pazartesi

Çarşaflamak!

CHP Genel Başkanı Baykal’ın İstanbul’da “kara çarşaflı bayanlara törenle CHP rozeti takmasını” geçen hafta bu köşede çıkan yazımla eleştirdim. Eleştirilen, kara çarşafın, altı ok takılarak “simgeleştirilmesidir”; ne eksik ne de fazla!
Konu, saptırılmamalı!
Arkadaşlarımla birlikte bizim karşı olduğumuz, partimizin Baykal tarafından “kara çarşafı simgeleştiren” bir sürece sokulmasıdır.
Anadolu’da, yazma ve tülbent gibi geleneksel başörtülerinin içinde büyüdük. Rahmetli annemin yazması harikaydı. Sorun, başın örtülmesi değil. Sorun, türbandan sonra “kara çarşafın” da “simgeleştirilmesi” ve buna milyonlarca insanımızla birlikte yıllardır emek verdiğimiz CHP’nin alet edilmesidir.
CHP, elbette, başı örtülü kadınların da oyunu almalıdır. Bunun için yapılması gereken, öncelikle, onların, “eğitim, iş ve aş” gibi sorunlarına çözümler üretmektir. Yıllarca SHP ve CHP’de yöneticilik yaptım, başı örtülü diye kadınlar hiç dışlanmadı; 1989 yerel seçimleri kara çarşafa sarılarak kazanılmadı. CHP, temel eğitimin 12 yıla çıkarılmasını ve bütün kızların en azından bu eğitimi almasını; işsizlik sorununu somut programlar uygulayarak çözmeyi ve özellikle kadının iş bulmasını sağlamayı asıl görevi saymalıdır. Kadının, eğitim alarak çalışma yaşamına daha çok katılması için uğraş verilerek; onların ekonomik özgürlüğünün sağlanması amaçlanarak ve bunlar için somut programlar yapılarak çalışılırsa, kadınların oyları alınır. Bu konularda hazırlanan projeleri sahiplenmeyen Baykal’ın anlamadığı, tam da budur!
***
Kara çarşafı ve türbanı “özgürlükçü” geçinerek savunan ve Baykal’ı sahiplenerek bizleri “kılık kıyafet zaptiyesi” olmakla suçlayan bazı sağcı yazar ve yorumcular, iyice çarşaflıyor.
Ömürlerini, ırkçı ve dinci faşizme karşı savaşarak geçiren bizleri, yani, solcu oldukları için ve yalnızca düşünceleri nedeniyle, kendileri, yakınları ve CHP’li arkadaşları faşist kurşunlarına hedef olan; işkenceden geçirilen; işinden, ekmeğinden edilen; can kardeşlerini Sıvas’ta, Maraş’ta, Çorum’da ve benzeri saldırılarda kaybeden bizleri, özgürlük ve demokrasi karşıtı göstermeye çalışmak ve böyle suçlamak, önce, çok boş bir çabadır; sonra da, en azından ayıptır.
Hele bunu, gazete köşelerinin ve TV kanallarının olağanüstü olanaklarını eşitsiz bir biçimde kullanarak yapmak da, ayrıca hakça sayılmaz.
***
Türbanı ve kara çarşafı “özgürlük” etiketi giydirerek savunanlar, yanlış yapıyor.
Konuya, “18 üzerinden”, kesit bakıyor; bunlar, kapanan kadının 18 yaş “öncesinde” nasıl yaşadığıyla hiç ilgilenmiyor.
Ayrıca kara çarşaflı ve türbanlıların, çocukluğunda, oyun oynama, sinemaya gitme ve eğitim olanakları; çocukluktan gençliğe geçiş süreçlerinde yaşadıkları ya da yaşayamadıkları; evlenme yaşları; nasıl evlendikleri; çalışma, spor yapma, sanat etkinliklerine katılma ve bunları tek başlarına kararlaştırma gibi konularda ne kadar özgür oldukları, açıklık kazanmalıdır. “O konulara karışmam” anlayışıyla, kara çarşafı ve türbanı özgürlük simgesi olarak savunmak, tam bir aldatmacadır.
Kara çarşaf ve türbanın “neden ve nasıl” giyildiğini incelemeden bunları kişi özgürlüğü adına savunmak ve buna bir de “bilimsellik kisvesi” giydirmek, her gün dağıtılan “yalancı doktora” cüppelerini giymeye benziyor!
***
Sorun, giyim-kuşam işi değildir; kadının özgürleşmesidir.
Türbanın ve kara çarşafın kadını özgürleştirdiği görüşünde değilim. Tam tersine, bunların, kadının ruhsal ve bedensel gelişimini engellediğini düşünüyorum!
Unutulmasın, kara çarşaf ve türban savunuculuğu yapılarak özgürlükçü ve demokrat olunamaz.
Bunun tarihsel ve toplumsal çok sayıda kanıtı var. Son kanıt, birkaç ay önce yapılan Pekin Olimpiyatları’dır. Türbanı ve kara çarşafı “özgürlük” adına savunarak, bizi eleştiren sağcılar, olimpiyatlarda, kaç tane kara çarşaflı ve türbanlı sporcu bayan gördüler?
Şimdi, bu kara çarşafçı ve türbancılar takımı, kadının özgürleşmesini bizlerden daha fazla mı savunmuş oluyor?
Geçiniz!
***
Ülkede bir “kara çarşaflı demokrasi gülmecesi” sahneleniyor. Değişmez Genel Başkan Baykal CHP’yi kara çarşafa sarıyor; MHP, Alevi toplumuna yakınlaşmak istiyor. Bütün bunlar siyasetin sapmalarıdır. Çünkü siyaset, toplumun ekonomik gelişme ve demokratikleşme gibi ana sorunlarına çözüm üretemiyor.
Hiç kuşku yok, Cumhuriyet’in aydınlık mayasıyla yoğrulan toplumsal evrimin gücü, bu çok maskeli oyunu, bu aldatmacayı, bu yalan-dolanı mutlaka bozacaktır.
“Çarşafsız” durum budur!
Yakup Kepenek / 24.11.2008 / Cumhuriyet

Erkek Egemenliği...

Ülkemizde giyim - kuşam ile politika arasında süregelen ilişkinin tarihi oldukça eskidir.
19’uncu yüzyılda Osmanlı kadın ile erkek giyiminde iki yeniliğe açılmıştı.
İmparatorluk payitahtına ‘Fas’tan ‘fes’ getirildi; Suriye’den alınan çarşaf kadın giyimine egemen oldu.
Padişah İkinci Mahmut bir genelge yayımlayıp ordu mensuplarının fes giymelerini zorunlu kılmıştı. İkinci Abdülhamit ise saray kadınları dışında ferace giyilmesini yasaklayınca çarşaf yayılmıştı.
Cumhuriyetten sonra fes kaldırıldı; ama, erkek giyimine müdahale eden Atatürk kadın giyimine dokunmadı.
Ne var ki giyim - kuşam davası 21’inci yüzyılda da sürüyor, bugün Türkiye’de türban davası politikanın birincil sorunları arasında yer alıyor.
Sayın Deniz Baykal’ın çarşaflı kadınlara CHP rozeti takması ise hem parti içinde hem dışında tartışma ve çalkantılara yol açmıştır.
*
Genel olarak bu tartışmalar kapsamında biçimsel dinselliğin mirasını görmek doğaldır; türban, çarşaf, peçe, burka, vesaire, kadını erkekle eşit saymayan mantığın ürünü olan ‘tesettür’ü vurgular.
Tesettür yalnız Türkiye’de yok; bütün İslam coğrafyasında kadını örtme biçimi kimi Müslüman ülkesinde çok sert, kimisinde daha hoşgörülü biçimde uygulanıyor.
Bizde Cumhurbaşkanı ile Başbakan eşlerinin tesettürlü olması ülkemizin son yıllardaki egemen politikasını da gözler önüne sermektedir.
*
Ancak Türkiye’de gerçekleri hiçe sayan garip bir siyasetle kadının tesettür boyunduruğuna alınması özgürlük davası gibi sunulmakta; erkek egemenliğinin dinsel baskıyla bütünleşmesi sandıkta oy ağırlığını sağladığından, demokratik sayılmaktadır.
Tesettürü benimsemiş İslam coğrafyası ise bugün yeryüzünde geri, ilkel, antidemokratik, çağdışı, dinci haritayı oluşturmaktadır.
*
1923 Cumhuriyeti ‘medeni’ ve ‘siyasal’ haklarda kadını erkekle eşit duruma CHP iktidarıyla getirmiştir.
Ne var ki her devrimin bir karşıdevrimi oluşuyor; Türkiye şimdi bu çelişkinin çok partili rejimde hesaplaşmasını yaşıyor.
İstenirdi ki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra karşıdevrim çok partili rejimde ağırlık kazanmasın; kız çocuklarımızın tümü çağdaş öğretim - eğitimden geçtikten sonra kişiliklerine kavuşup özgürlüklerini savunabilsinler...
Ne yazık ki bu amaç gerçekleşemedi.
Şimdi kadınlarımızın çoğu iktidarın erkek egemenliğine prim tanıyan dinci - İslamcı siyaseti altında eziliyorlar.
Bunların içinde CHP’ye oy verenlerin sayısı bir soru işaretidir.
Şimdi CHP Genel Başkanı Baykal çarşaflı kadınlara parti rozetini takarak tesettürlüleri partisine ve özgürlük yoluna çağırıyor.
Ancak erkek egemenliği altında yaşayan tesettürlü seçmenlerden yüzde kaçı bu davete icabet edebilir?
24.11.2008 / Cumhuriyet

Çocuklarımıza Neler Yapıyoruz?...

Küçük çocuklara yapılan cinsel girişimler ‘pedofili’ olarak adlandırılar.
Pedofili ruh hastalığı kitaplarında ‘cinsel sapkınlıklar-parafililer’ bölümünde yer alır.
Nedenleri üzerinde durulur, neler yapılacağı tartışılır, önemli bir konudur.
Hüseyin Üzmez olayının yankıları doğal olarak sürüp gidiyor.
İslami kesimin bu olayı ‘bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunmaları da ibret vericidir.
Üstelik, küçük yaştaki kız çocuklarının eş olarak alınabileceğine ilişkin savunmalar dinin nasıl kullanılabildiğine de örnek oluşturuyor.
‘Bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunulan sapkın cinsel tutumlara eklenen yolsuzluklar da ülke yönetiminin içine düştüğü durumun aynalarıdır.
Ama nelerin ortaya çıktığına da bakalım.
Küçük yaştaki kız çocuklarına cinsel saldırıların ardı arkası kesilmiyor.
Evden kaçan 13-14 yaşlarındaki iki kızın tanıştığı birisi kızları başkalarına da peşkeş çekiyor.
Bir ilköğretim okulunun kız öğrencilerine biraz daha büyük erkek öğrenciler tecavüz ediyorlar.
Haberin biri bitmeden öbürleri ortaya çıkıyor.
Daha kim bilir basına yansımayan, hatta kimselerin haberi olmadan ülkenin nerelerinde neler yaşanıyor?
Bu arada cep telefonlarının ne işlere yaradığı da ortaya çıkıyor.
Birisinin kandırdığı kız çocuğuna yaptığı tecavüz olayı cep telefonuyla görüntüleniyor.
Bu görüntülerle küçük kız tehdit edilerek başkalarıyla ilişkiye zorlanıyor.
Arkadan bir sürü kepazelik sürüp gidiyor.
Zincir bir yerde kopup da iş ortaya çıkarsa ne âlâ.
Yoksa bu işler sürüp gidiyor.
‘Freud’a Ne yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?’ diye bir kitap var.
Çocukların tutumlarının değişmesini konu olarak alıyordu.
Asıl bizim toplumumuza uyuyor bu söz: ‘Freud’da ne yaptık da küçük kızlara saldırır olduk?’.
Nedir bu durum?
Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz?
‘Küçük kızlar da evden kaçmasaydı, oh olsun, başkalarına ders olsun’ mu denilmeli?
Küçük bir kızın yanlışını görüp elinden tutup evine götürecek vicdan sahibi insan kalmadı mı?
Yetmişini aşmış azmışlara küçük kızları ‘münasip görmek’ yerine, ‘efendi efendi, geç yerine de edebinle otur’ diyecek bir Müslüman kalmadı mı?
Bu memleketin çocuk doktorları ayağa kalkmıyor mu?
Bu memleketin eğitimcileri asıl bu konuda neden konuşmuyor?
Ülkemin çocuk ve ergen psikiyatrlarını göreve çağırıyorum.
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği (ben de onur üyeleriyim) görüşlerini her yolla açıklamalı.
Bu memleketin yöneticileri nerede?
Susmak, oralı olmamak, aldırmamak suçun ortağı olmaktır.
Bu suça ortak olmayalım.
Bu gidişe sessiz kalmayalım.
Belçika’da yaşanan bir küçük kız tecavüzü olayında 300 bin kişi beyaz bayraklarla sokaklara döküldü.
Beyaz bayraklar masumiyet çağrısıydı.
Namus namus diye tepinmekle namus korunmaz.
Namus böyle olaylarda ortaya çıkar.
Dürüstlük böyle durumlarda gereklidir.
Din iman işte bu olaylarla ölçülür.
İnsanlarımız bu olaylara ‘hayır’ demelidir ve bunu kanıtlamalıdır.
Ülkemiz bu utançtan kurtarılmalıdır.
Hepimize düşen görev budur.

Erdal Atabek / 24.11.2008 / Cumhuriyet

17 Kasım 2008 Pazartesi

Hangi berbat gündem maddesi daha berbat

Okuyup da okumaz olsaydım dediğim, görüp de görmez olsaydım dediğim haberler yüzünden yine bu haldeyim...
Çok sinirli!
Kimse kötü haber okumak istemiyor.
Ben de istemiyorum.
İyi de,
Haberlerin kötü olması, olanların kötü olması yüzünden.
Bizim kötü insanlar olmamız yüzünden!
Yoksa hangi insan sürekli kötü haber yapmak ister ki!
Hangi insan evladı bir ülkede bu kadar kötü, insanın içini kaldıran, ruhunu çökerten olay olsun ister ki...
Ama var işte.
Var da var!
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz biz bu ülkede?
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz ki, ne insana, ne hayvana, ne doğaya saygı ve sevgisi var!
Neyi severiz biz?
Neye saygı duyarız?
Bu nasıl bir insanlık diyarı?
Nasıl insanlarız ki biz; ayakları kırık, yaralı, aciz, kendini savunacak hali kalmamış bir köpeği boğazından telleyerek çöp kamyonuna sallandırabiliyoruz!
Nasıl insanlarız ki, bir uçak için deve kurban edebiliyoruz!
***

Ne yalancı insanlarız yahu...
Sözde çocukları severiz.
Çocuk sevgisinden anladığımız; yolda gördüğümüz çocuğun yanağını sıkıp poposuna vurmaksa, sevmeyelim kardeşim, ellemeyelim o çocuğu, daha iyi!
Küçücük çocuklara, kız-erkek farketmez, cinsel obje olarak bakabilen insanlar yetiştiriyoruz madem...
Yetmiyor sapıkları yüreklendiriyoruz, ceza vereceğimize idol yapıyoruz madem, itiraf edin sevmediğinizi çocukları!
Sözde ana-babalık önce sorumluluk demek...
Ne büyük yalan!
Ensest ilişkiye kurban gitmiş bir çocuğun annesi olarak kalkıp önce çocuğu azarlayarak tüm duygularını hiçe sayıp suçluyu koruyorsak,
Bir de kalkıp bunu yapan babayı koynumuza alabiliyorsak göz göre göre... Ana baba çocuğundan sorumlu olmasın bundan böyle!
***
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz biz?
Aldatıldığını “düşündüğü” için, hamile karısını çocuğunun gözleri önünde doğrayabiliyor adam...
***
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz biz yahu?
Dürüstlük, mertlik diye sağda solda ahkam kesip
Çalana çırpana kıvrak zekalı olarak bakabiliyor, oy verebiliyor, kölesi olup neredeyse tapabiliyoruz şu halimize bakın...
Bu ne ikiyüzlülük böyle!
Biz insan minsan yetiştiremiyoruz farkında mısınız?
Kendimizi kandırıyoruz.
Okuyan, okuduğunu anlayan, kafası çalışan ve eğitimli olan bizler mesela...
Sizce bu içinde bulunduğumuz kısır ve küçük grubun dışında kimlere ulaşabiliyoruz?
Ve ne işe yarıyoruz acaba?
Körler şaşılar birbirini ağırlar durumu değil de bu ne?
Bu satırları okuyan kaç “eğitimli” kişi;
Sokakta gördüğü yanlış olaya kalkıp “Dur!” diyebiliyor sizce?
En basitinden, sizce kaç tanemiz sokağa tüküren adama gidip “Tükürme!” diyebiliyoruz mesela?
Hepimiz korkuyoruz, hepimiz!
Yalan mı?
Kabadayıların cirit attığı,
Ensestlerin keyif içinde yaşadığı,
Tacizcilerin star olduğu,
Hayvanların işkence yapmak için beslendiği,
Çocukların şişme bebek olarak kullanıldığı,
Kadınların alet edevat olarak görülüp sofrada çeşni olarak sunulduğu,
Dolandırıcıların devlet yönettiği bir diyar oldu burası.
İnsaf değil mi sizce de?
İnsan ailesinden insanlık görmedikçe...
Ailesi tarafından sevilip sayılmayıp kabul görmedikçe,
İnsan merhamet ve anlayış görerek büyümedikçe...
Bu ülkede insan mı yetişir sizce?
Ben burada yırtınmışım, siz orada saçınızı başınızı yolmuşsunuz,
Yine de iki yakamızı biraraya getirip ortak bir eylem yapamamışız.
Çünkü didişmekle kafayı bozmuşuz!
Sustukça nasıl olsa sıra bize de gelir...
Durumumuz aynen budur işte!
Yonca
“nAfİLE”

16 Kasım 2008 Pazar

Kendi Kendimizi Şaşırdık...

Tarih Baba maraton yarışçısıdır; ama, 20’nci yüzyıl ve devamında sürat koşucusuna dönüştü...
Bir ömür boyu içinde neler yaşandı neler?..
1990’dan bu yana kaç yıl geçti?..
Sovyetler parçalandı...
Balkanlar bölük pörçük, evlere şenlik...
Bir sürü yeni ülke, yeni devlet çıktı ortaya...
İyi mi oldu?..
Emperyalizm bu devletleri birbiriyle tokuşturarak gününü gün ediyor...
Ya Türkiye?..
Kendi kendisini şaşırdı...
Parçalandı parçalanacak...
Dincileşti dincileşecek...
Çağ dışına itiliyoruz...
*
Bu gerçeği dile getirirken artık diplomatik üsluba, medya raconuna, esteğe kösteğe gerek yok...
1923’te kurulan Cumhuriyet, Amerikan tezgâhında kıvranıyor...
Dincilik..
Bölücülük..
İkisi de iç politikada ve çok partili rejimde belirleyici oldu..
Bu ikisi birbiriyle çelişiyor gibi görünse de aldanmayın..
*
Unutmayalım ki bir açıdan Türkiye’de dünyanın en ileri demokrasisi geçerli..
Nasıl?..
DTP Kürt kardeşlerimizin partisi değil mi?..
Evet..
Peki, DTP terör yöntemini benimseyip ortalığı kana bulayan PKK ile haşır neşir ve iç içe değil mi?..
Terör örgütünün temsilcisi DTP Meclis’te...
Demokrasi gereği böyle...
*
Peki, terör örgütünün lideri olmakla suçlanarak yargılanan kim?..
Bendeniz..
Yalnız bendeniz mi?.. Terörün T’siyle en küçük bir ilişkisi bulunamayacak ve bulunmayan nice rektör, avukat, bilim adamı, parti başkanı terörist suçlamasıyla içerde...
*
Ayıptır söylemesi...
PKK terörüyle omuzdaş partinin başkanı Ahmet Türk Meclis’te...
Sakın ha...
Kimsenin aklına Ahmet Türk’ü içeri atmak için en küçük bir fikir düşmesin...
DTP hem Meclis’te olsun..
Hem PKK terörüyle al takke ver külah olsun...
Her sorunumuzu tartışarak ve demokrasiyle çözelim...
*
Çözelim de; bir noktada, amaçta, ülküde, hedefte birleşelim...
Nedir o?..
Türkiye Cumhuriyeti Yugoslavya’ya ve Sovyetler’e dönüşmesin...
Dincileşmesin..
Parçalanmasın..
*
Üstelik biz parçalandığımız zaman Anadolumuzun doğusu, hesaba göre, Irak’ın kuzeyiyle aşiret ve dincilik temelinde birleşecek...
Anadolu’nun batısı da dinci bir Cumhuriyet olacak...
Atıyorsun, demeyin..
Göz göre göre, emperyalizmin tezgâhında, Amerika’nın güdümünde Türkiye Cumhuriyeti bitiriliyor...
İçerde, dışarda, Amerika’da, Avrupa’da, Arabistan’da tezgâh çalışıyor...
Evet, eğer kendimizi toparlayamazsak işimizi bitirecekler...
Bunu kim söylüyor?..
PKK terörü sürüp giderken, şehit sayısı artarken, Meclis’te terörist PKK’yi savunan partinin grubu varken, terörist olmakla suçlanıp gecenin köründe gözaltına alınarak yargılanan ben söylüyorum.

İlhan SELÇUK / 16.11.2008 / Cumhuriyet

14 Kasım 2008 Cuma

Can'a

Utandım çocuk,
Beni anlatan bir film yapmışsın çocuk.
Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım.
Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım.
Bundandır utancım.
Komutam altında bu vatan için kanını akıtan mehmetlerden utandım.
Özgürlük demiştim çocuk, benim karakterimdir.
İlim demiştim çocuk, tek yol göstericidir.
Karanlıktan korkardı demişsin benim için.
Korkardım evet.
Bu ulusu boğmak üzere olan karanlıktan korktum.
Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?
Diktatör demişsin bir de.
Hiç okumadın mı çocuk?
Nerede benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?
Anlatmadılar mı sana?
Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ülkede hala padişahlık rejimi varken ve bütün kararları tek başıma verebilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk?
Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum.
Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?
Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar.
Belli iyi bir insansın.
Çalışkansın, zekisin.
Hacıları, hocaları anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum.
Onlar hiç sevmedi beni.
Yüzyıllardır süren iktidarlarını aldım ellerinden.
Kara cüppeleri ile çöktükleri milletin ümüğünden çekip aldım hepsini.
Sevmeyecekler beni elbette çocuk.
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu Kara kalplilerle?
Dedim ya çocuk sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım.
Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu bir bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu bunca konuşmamda.
Yazık olmuş be çocuk.
Onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına.
Veremem ki şimdi hesabı çocuk, ne o gencecik bedenlere, ne gözü yaşlı annelere.
Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan derlerse, bu nesiller miydi ölü evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?
Olmadı be çocuk, olmadı.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Trajedilerin komediye dönüştüğü bir evde yaşıyorum.

İnsanın çocukları olunca, öyle inanılmaz şeyler geliyorki başına...
Hakikaten çocukları meleklerin kollayıp koruduğuna giderek daha fazla inanıyor.
Ne mi oldu yine?
Derin bir nefes alıp anlatıyorum,
Belki rahatlarım bu bahaneyle...
***
Saat: Çocukların uyku, büyüklerin nefes alma saati
Mekan: Çok dağınık bir ev
Anne: Çocukları zamanında yatırma konusunda kararlı, çünkü fenalık geçirme kıvamında
Baba: İş yemeğine çıkmak için hazırlık yapmakta
Erkek çocuk: Ateşlendi ateşlenecek, boğazı şiş, yutkunamamakta ve mız mız mızlamakta
Kız çocuk: Çok uykusu olduğundan asabiyeti tavan yapmış durumda
Sahne: Anne, baba ve erkek çocuk üçlüsünün konuşmalarıyla açılmakta.
***
Anne: “Oğluş sen iyi misin, ateşin mi var?”
Oğul: “Anne, ben ölecek miyim?”
Baba: “Hoppalaaa! Oğlum nereden çıktı bu soru şimdi akşam akşam aaa!”
Anne: “Yok oğlum niye ölesin! Boğazın ağrıyor o kadar. Sen bu gece bizim yatağımızda yat, ben seni sık sık kontrol ederim.”
***
Çocuk maden bulmuş gibi sevinir, cumburlop yatağa atlar ve anında uykuya dalar.
Bir süre sonra, anne bir ses duyar. Oğlu yatakta dikilmiş garip bir ses çıkarmaktadır. Anne oğlunun yanına koşar...
***
“Oğlum, neyin var oğluuum?!”
...
Çocukta tık yok!
(Görüntü korkutucu; çocuk morarmış, nefes alamıyor, tıkanmış ve bayılmak üzere derken, bayılıyor! Burada parantezi kapayıp sesimi açıyorum...)
Size ne hale geldiğimi, nasıl bir can havliyle oğluma: “Nefes al, nefes al!” diyerek kendine getirmeye çalıştığımı anlatabileceğimi sanmıyorum. Bildiğim tüm ilk yardım uygulamalarını nasıl bir hızla döşediğimi de tarif edebileceğimi sanmıyorum.
İşte tam da burada, olaya paralel olan biteni de anlatmam lazım. Çünkü ağlanacak halime gülmekte fayda var.
Sanıyorum...
***
O ana kadar kızım odasında mışıl mışıl uyuyor... du!
Gürültüleri duyunca, uyku sersemi uyandı ve uyurgezer modunda son derece monoton bir ses tonuyla sayıklamaya başladı:
“Anne, kardeşime ne oluyor? Bize neler oluyor anne? Şimdi neler olacak anne?”
Sonra da yapıştı bacaklarıma!
Bırakmıyor.
Arada bir odasına doğru gider gibi yapıp tekrar bacaklarıma yapışıyor. Ben kurtulmaya çalışıyorum; ama olmuyor. Çocuk sakız oldu, ben itiyorum o geri geliyor.
Kucağımda oğlum, eteğimde kızım, dilimde:
“Nefes al oğlum, nefes!” çığlıkları...
Beni duydukça:
“Anne ben nefes alıyorum...” diyen uyurgezer kızım...
Bütün bunların neden ve nasıl olduğunu anlayamadığı için dehşete düşen kuzu kılıklı köpeğimizin, korku içinde, başlangıçta tokken sonradan tizleşen:
“Haaavvv, havvv, hivvv, ivvv, iii!” şeklinde havlaması ve kızımdan boş kalan bacağıma yapışıp beni teselli etmek için yalamaya başlaması...
Tanrım bir kadın bu kadar mı zor durumda olur!
Duruuun, daha bu kadar değil.
Fonda başka bir zulüm daha süregitmekte;
Gecenin o saatinde, neden ve ne akla hizmetle dinlemeye karar verdiğim bilinmez, pazar sabahı dinlensin diye yapılmış, “neşeli klasik müzik” cdsinde çalan gümbür gümbür Bethoven’ ın “Neşeye Şarkı”sı!
Hakikaten neşe içindeyim ya ben...
Ne müziği kısabiliyorum,
Ne kızımı eteğimden ayırabiliyorum,
Ne oğlumu kendine getirebiliyorum,
Ne köpeğimizi susturabiliyorum...
(Bir detay daha eklemeliyim; köpeğimiz daha önce kendisine İngilizce konuşulan bir yerlerde büyüdüğü için henüz Türkçesi kıt! O yüzden kendisine ara ara; “Bak quiet!” “Bak sana queit dedim ama!” “Queit be yaaa!” diye saçmalıyorum aynı zamanda.. Detayı aktardın madem, dön bakalım Yonca kaldığın yerden anlatmaya...)
Kargaşadan aklı çorba olmuş okur için, diyalogları hatırlatma ihtiyacı duydum, tam da şu noktada:
- Uyan oğlum, nefes al oğlum, nefes al oğluuum!
- Anne ben uyandım, nefes alıyorum...
- Sen değil kızım, sen sus kardeşine diyorum ben! Şu bacağımı da bırakır mısın lütfen!
- Bize neler oluyor anne? Bize neler olacak anne?
- Ben kardeşini kendine getireyim neler olacak herkese göstereceğim!
- Bak, bak hala havlıyor, quiet dedim be oğlum bak! Quieeeet! Yalama bacağımı!
-Uyan oğlum, kızım bırak bacağımı, quiet be yavrum!
- Havvv, hiiivvv, iiivvv!...
- Na na na na na naaa na naaa.. Na na naaaaaa! (Neşe içinde bir Bethoven!)
- Zırrr! Zırrr! (kapı zili de eklendi ortama...)
Dedim;
Yonca, giy kızım sen şu çok hayalini kurduğun pembe donu, as kendini salonun ortasına, tam zamanıdır bak nasıl olsa!
O arada neyseki oğlum kendine geldi,
Kızım ayılır gibi oldu,
Köpeğimiz beni yalamayı bırakıp neşe içinde (Bethoven’ den etkilendi diye düşünüyorumJ) kapıya koştu.
Ben de...
Kucağımda oğlum,
Paçama yapışmış kızımla kapıyı bir açtım ki... manzaramı gören eşime kal geldi!
Saçım başım,
Ensemden akan terler,
Gözümden akan yaşlarım,
Fonda neşe ve huşu içinde yankılanan Bethoven ve tek ayağımda kalmış tek çorabım...
Diğer tekini ne ara ve nerede kaybettim, hiç bir fikrim yok.
Perişanım.
Yonca
“halsiz”

Merakta bırakmamak için dip not: Önemli bir durum yok. Oğlumun boğazında streptokok bulundu. Yutkunamadığı için tükürüğü ile az kaldı ağlayarak katılıp boğuluyordu. Melekler korudu işte. Bu da anılara kaydedilmiştir bu vesile ile... Anlattım ya, rahatladım mı ne...

14.11.2008 / Yonca Tokbaş / Hürriyet

Parçalanmayı yaşayan biri anlattı

"Ne zaman ki, bize dışardan müdahale başladı, Yugoslavya o zaman parçalanmaya başladı".İnsanı sarsan bir gözlem ve açıklama. Tersinden okursak, dış müdahale olmaz ise, ülkenin parçalanması söz konusu değil. Parçalanmayı tetikleyen dış güçler.Osmanlının torunu olarak dış güçler kavramını en iyi bilenlerden biri, biz olsak gerek. Osmanlı Tarihi dış müdahalelerin göbeğinde. Savaşa girmesi, savaştan çıkması, elindeki toprakları kaybetmesi, mali güçlük içinde kıvranması, genel anlamda zayıflaması dış müdahale sonucu. İçerde yönetimin aczine ek olarak.Yaklaşık seksen-doksan yıl sonra, aynı gerçeği çok başka bir coğrafyada ve en yetkili ağızdan dinliyorum. Halen Sırbistan’da çok önemli siyasal pozisyonda bulunan bir yetkili ile sohbet ediyorum. Konu, terör ve dış bağlantıları. O bağlantılara içerdeki yönetimin refleksi.İÇERDEKİ AYMAZLIKBiraz daha özele inildiğinde, sohbet PKK’ya ve Amerika’nın Kuzey Irak’taki varlığına kayıyor.Sırp yetkili işte o anda kendi yaşadıklarını aktarıyor:"Eski Yugoslavya’da yaşayan farklı etnik gurupların her biri, kendi devletini kurmak üzere, Yugoslavya’dan ayrıldı. Hepsi de, devlet kurdu. Bu, iyi bir şey olmalı, ama değil. Şimdi çoğu eski günlerini arıyor."Daha sonra dolaylı yoldan bir başka gerçeği anlatmak istiyor:"Bir ülkede etnik sorun varsa, başka bir şeye dikkat etmek gerek. Bir süre sonra etnik ayrımcılık dış güçlerle işbirliğine gidiyor. Dış güçler de, o ayrımı tahrik ediyor. İşin dramatik yanı, ayrımcılığa karşı çıkan ülkeyi yönetenler o dış güçlerle körü körüne işbirliğine gidiyor. İyi niyetle, sorunun çözümüne yardımcı olurlar, diye. Oysa, tam tersi oluyor."Bu sözleri duyunca ürperiyorum.ADIM ADIMBir süredir, Kürt sorunu yine iç polemik konusu. Politikacıların fos düellosu. Öyle dedin, demedin, kavgası. Getirisi olmayan bir ağız dalaşı.Oysa, tehlike çok başka yerde. Tehlike, sohbet ettiğim Sırp yetkilinin işaret ettiği yerde.Kürt sorunu hızla uluslararası boyuta taşınıyor. Zaten çoktan taşınmış, şimdi her önüne gelen, kendine göre bir çözüm hazırlıyor. Başta Amerika ve AB.Onların söylediklerine, kural olarak tepki duyuyoruz. Ancak, her tepkiden sonra, onlar sanki bir adım daha ilerliyor, gibi bir duyguya kapılıyorum.Dış güçler artı içerdekilerin aymazlığı gibi, ürperten bir denklem.Nasihat verene bak OBAMA belki şu anda dünyanın en dik duran adamlarından biri. Obama belki şu anda dünyanın hiç kavga etmeyen adamlarından biri.Ona, "dik dur ve kavga etme" diye nasihat veren Tayyip Erdoğan ise, belki şu anda dünyanın en dik durmayanlarından, en çok kavga edenlerden biri.Şu feleğin işine bak.Örneğin, fizik olarak dik duramıyor. Bel ağrısı, omurga ağrısı, öne doğru hafif eğik.Kavga derseniz, kavgadan bol nesi var? Karşıdakinin konumu, kimliği, görevi, onunla ilişkisi hiç fark etmiyor, kendisi gibi düşünmeyen herkesle, ama herkesle kavga ediyor. Cumhuriyet tarihinin en kavgacı Başbakanı.Şimdi Obama’ya, kavga etme, diye nasihat ediyor. Obama, "sana ne, sen kendi işine bak" derse, ne olacak
14.11.2008 / Yalçın Doğan / Hürriyet

12 Kasım 2008 Çarşamba

Erkekten SoruMlu Devlet Bakanı istiyorum

Neden bizim erkeklerden sorumlu bir bakanımız yok?
Esas erkekleri kontrol etmek, dizginlemek ve düzene sokmak lazım değil mi sizce?
(Şu halimize bak! Yazdığım yazının zavallılığına kendim bile inanamıyorum; ama yazıyorum...)
Böylece erkekleri şikayet edebileceğimiz bir “soruMlu” olsun mesela.
“Erkeklerden Sorumlu Bakanın” iş tanımı ve özelliklerinden bazıları şöyle olsun:
- “Uçkura sahip çıkma ve uçkur kontrolü” konularında uzman profesör olsun.
- Erkeklerin kadınlara laf atmasına engel olsun.
- Kendi anasına, bacısına, ablasına, kızına, karısına laf atana kafa atan, silah çeken; ama başka kadınlara laf atmakta acayiplik görmeyen adama engel olsun. Bu cins adamlara anladıkları dilde bir “Höt!” çekebilen, “Hooop! Yok öyle, sen benim bacıma laf atamazsın şşşt annadın mı leyn!” diyen birisi bulunsun!
- Kimseye el kaldırmayacaklarına, tacizde bulunmayacaklarına dair kanunları o koysun ve o savunsun. Sorumlu olduğu erkeklerin başına dikilip “Uygulanıyor mu lan bakiiim bu kanunlar, ha?” diye sorsun.
- Sokaklara tükürmeyi yasaklasın.
- Erkeklerin orta yerde, insan içinde, özellikle kadın ve çocukların yanında, oralarını buralarını kaşımayacaklarına dair de birşeyler eklesin kanunlara.
Erkek çocuklara sahip çıksın Erkelerden Sorumlu Bakan!
Kızını okutmayan baba, aslında oğlunu da okutmak istemiyor...
Oğlunun çalışmasını istiyor.
Yeter ki o kılını kıpırdatmasın, kim ne hali varsa görsün; karısı temizliğe gitsin para getirsin, oğlu nereden bulursa bulsun ama para getirsin, kızı da namus elden gitmeden evlenip defolup gitsin diye bakıyor nasıl olsa olaya.
(Tam gaz devam Yonca!)
Mesela şunu çok merak ederim; çocuk yaşta anne olan o kızın, kocası kaç yaşındadır acaba?
Acaba hiç soran olmuş mu bakalım o evlada: “Oğlum sen bu yaşta evli barklı bir baba olmak istemiş miydin?” diye mesela...
Belli ki o erkek çocuk, aileden ve kadınlardan sorumlu bir kadın bakana kendini anlatamıyor.
Çocuk utanıyor, sıkılıyor.
Zaten o “bayan” bakan “kadınlardan sorumlu” ve başını kaşıyacak vakti yok. Çünkü herkes aklını zaten biz kadınlarla bozmuş durumda!
İşte bu yüzden,
“Sayın olacak” bu bakan aynı zamanda;
Erkek adamın halinden anlayabilen,
Aynı ergenlik sorunlarını zamanında kendi de yaşamış biri olarak dinleyip duyabilen,
Bir erkek bedeninde olanların nasıl algılanabileceğini, hissedilebileceğini, erkek gibi, erkekçe anlayacak bir erkek adam olsun, o erkek evladımıza bakan.
Madem hala;
Kadına, erkeğe, çocuğa ve aileye bakan (ama bakamayan) bir bakanımız olmak zorunda...
Madem biz kendi kendimize bakamıyoruz,
Madem bir türlü sorumluluk sahibi vatandaşlar olarak ergenliği atlatıp büyüyemiyoruz,
Sivilcelerle dolaşmaya mahkum yaşıyoruz,
Madem medeniyete vakıf olamıyoruz hala,
Baktığı yerde “insan” görmek yerine iki adet çıplak bacak ve apış arası gören erkeklere: “Şşşt hooop!” diyebilecek güçte kuvvette birisi mutlaka olsun başımızda.
Birileri kalkıp o adama: “Şşşt hooop!” diyemediği için bana: “Kapa lan bacaklarını!” diyen BAkmaYANlar olacağına...
Ne olacaksa olsun,
Yeter ama!
Yonca
“BAKandAR”

Alıntısı manidar dip not: Tolstoy "Kötüler kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar..." demiş.


Yonca Tokbaş / 12.11.2008 / Hürriyet