30 Aralık 2008 Salı

Kruvaze Hırka



İki yumak yünden örülmüş kruvaze yelek, aslını isterseniz hiç bir özelliği yok. Özellik tarih boyunca atalarımızın yaptığı keçenin ithal edilmişinden yaptığım çiçek. Şapkaların ve atkıların kenarlarında çok şık duruyor.





Kapı süslerinin arasında lavanta torbalarına
dikkat. Bir çok yerde nikah şekeri yerine
dağıtılıyor. Maliyeti düşük, albenisi çok yüksek:))















Yılbaşı geldi, işte sizlere organze kurdeleden rengarenk kapı süsleri. Benden sizlere, sizlerde kendiniz yapıp hediye edebilirsiniz.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Emperyalist-Dinci Kıskacında Gelen 2009

2002 sonrasında Türkiye hızlı bir değişim sürecine sokuldu. Sorunun temelinde, “emperyalizm-dinci işbirliği var”. ABD ve AB Türkiye’deki eski ortaklarının yerine yenilerini aldı. Bu ifadeyi biraz değiştirmek gerekir; “dinciler esas ortak” durumuna getirildi…
Bölücüler, kimi sermaye çevreleri ve liberaller ise “yan destek kuvvetleri” olarak görevlerini sürdürüyorlar.
Son 3-4 yıldır bu köşede, Batı kapitalizminin Türkiye’de siyasal İslamı öne çıkarmasının nedenlerini sık sık yazdım.
ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün önderliğinde Batı, “Türkiye’deki stratejik ortağını seçti”. Ahmet, Mehmet önemli değil; çizgi, duruş, içerik, tarikatlar ve cemaatler önemli, itaat önemli…
Kasım 2007’deki Bush-Erdoğan mutabakatı, 2002’deki ortaklığı daha belirgin hale getirdi. Öte yandan Abdullah Gül’ün ve Ali Babacan’ın bakan olarak ABD ile imzaladıkları kritik ve örtülü anlaşmalar, bu ortaklığın zeminini güçlendirmek içindi ve böyle de oldu.
Tayyip Erdoğan BOP ve Irak’ın kuzeyi ile ilgili değerlendirmeleri ve uygulamalarında ABD ile yakınlığını ve ona bağlılığını kanıtlamıştır.
Artık yadsınamayacak bu durumu bir daha gözler önüne sermemin bir nedeni var; Türkiye’de siyasal partiler, devlet bürokrasisi, ordu, üniversiteler, barolar, iş çevreleri ve sivil toplum örgütleri tutum ve değerlendirmelerinde, “lafı ağızlarında gevelemeden, daha net ve köşeli” olmak zorundadırlar.
“Ne şiş yansın ne kebap” yaklaşımları, dinci-emperyalist işbirliğine hizmetten başka bir anlam taşımıyor. Daha açık söyleyelim;
-“Ben Cumhuriyet’e bağlıyım, dincilere karşıyım” diyenler bu kadarla yetinirlerse “örtülü işbirlikçi” durumuna düşerler. “Ben dincilere de, onu destekleyen emperyalistlere de karşıyım” dedikleri zaman söyledikleri bir anlam kazanır.
-Söylemek de yetmez; avukat barosunda, profesör senatosunda, siyasetçi meydanlarda, işçi sendikasında tutumunu fiilen ortaya koymalıdır.
Herkes içinde bulunduğu kurumunu bu bilince ve duruşa yönlendirmek zorundadır.
Yoksa, “Ben Atatürkçüyüm, laik düzenden yanayım” deyip sonunu getirmezse, “göstermelik Atatürkçü” olmaktan ileri gidemez.
Kıskaçtaki Çelişkiler
Türkiye bugün dinci-emperyalist kıskacı içinde kıvrandırılmaktadır.Türkiye’den bakan herkes, her kurum, kendini buna göre gözden geçirmek, duruş belirlemek zorundadır.
Dinci-emperyalist işbirliğini “görmezlikten gelmek” ise en kötüsü. Olayları tribünden seyredenler, stadyum yıkıldığında en büyük zararı görecek olanlardır.
Dinci-emperyalist işbirliğinde “dincilerin de zorlukları var”! “Dinci düzen” uğruna Batı’dan yardım alanlar, onun her dediğini yaptıklarında, “İslami kimlikleriyle çelişmek ve çatışmak zorunda kalıyorlar”.
-BOP’a destek verdikleri için gerçek Müslüman dünyadan dışlanıyorlar. İlişkileri, Batı’nın emrindeki yönetimlerle sınırlanmış oluyor.
-“Suudileşmek” ile “İranlaşmak” arasında sıkışıp kalacaklar. Atatürkçü, Cumhuriyetçi, laik bir sosyal devlet düzenini ve katılımcı demokrasiyi reddettikleri için, “Suudi Arabistan-İran” sarmalı içinde bocalıyorlar.
ABD ve İngiltere’nin Suudileştirme dayatmaları ile İslamcı tabanın İranlaşma baskısı arasında kaldılar.
Bugün BOP Irak’ta, Kuzey Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan’da ve Türkiye’de fiilen yürütülürken, Ahmet Davutoğlu’nun “ABD bize daha fazla bastırmasın” çığlıkları bu çelişkinin sonucudur.
Obama’nın gelişi, mutfağı değilse bile vitrini biraz kurtardı. Dinci-emperyalist işbirliğinin siyasal İslamı içine ittiği çelişkinin ve çıkmazın üstü şimdilik örtüldü. Ancak beraberinde gelen büyük iktisadi buhran, Amerika’nın elindeki seçenekleri iyice daralttı.
Bu durum, dincilerle ABD’nin işbirliğinde bazı sorunlar yaratacak. Türkiye’de düşük gelir kesimi iyice fakirleşecek, AKP’nin yarattığı yapay cennet sona erdi. Dinci tabandaki baskılar ve talepler daha da şiddetlenecek.
CHP’nin program taslağını henüz görmedim. Ama “dinci-emperyalist işbirliğine karşı açık bir duruşu yoksa”; sırf dinciler hedef alınmış ve emperyalizm boşverilmiş ise “esas meseleye hiç girilmemiş olur”.

Erol Manisalı / 29.12.2008 / Cumhuriyet

22 Aralık 2008 Pazartesi

İşte Yılın Olayı: Fırlatılan Pabuç...

2008 yılı biterken damgasını vuran olay bu oldu: Fırlatılan pabuç.
Amerika’ya yapılan en etkili saldırılardan birisi daha.
11 Eylül 2001 ile kıyaslanabilecek bir olay.
Dünyadaki asimetrinin en çarpıcı örneklerinden birisi.
Bir habercinin, kendi ülkesine gelip basın toplantısı yapan işgalci ülke başkanına yapabileceği en etkili saldırı.
Kendi ülkesinin gölge başkanının yanında oturan Bush’a fırlatılan pabuç bir ordunun yapamadığını yapmıştır.
Yanından geçen pabuçtan korunmak için eğilen baş artık bir daha kalkamaz.
“Al sana veda öpücüğü, köpek.”
İşte, tek başına bir kişi.
Kendi kararını veren, kendi kararıyla harekete geçen bir irade.
“Ben tek başıma ne yapabilirim?” mızıklanmasına inen bir tokat.
“Bana mı kaldı canım?” kaytarmasına vurulan bir şamar.
Evet, işte tek kişi.
Evet, işte kendi başına.
O artık bütün işgale uğrayan ülkelerin ortak kahramanıdır.
Bunu düşünerek yaptığını sanmıyorum.
Ulaşabileceği yerde yapabileceğini yapmak isteyen bir isyancı o.
Ülkesine yapılan hakareti içine sindirememiş birisi.
İşgalci Amerika’ya duyulan nefretin harekete geçen simgesi.
Obama bu pabuça dikkatle bakmalıdır.
Şu anda seçtiği yardımcılarıyla ikinci bir Bush olma kaygısı yaratıyor.
Amerika, bu saldırgan kimliğiyle Ortadoğu ülkelerinin nefret odağıdır.
Ne yazık ki benim ülkem, teslimiyetçi bir iktidarın elinde Amerika’nın Ortadoğu’daki temsilcisi olmaya zorlanıyor.
Buna karşı çıkacak yürekli bir muhalefet de görülmüyor.
Pabuçlarımız artık bize daha da ağır gelecek...
***
Bağımsızlığı bize anlatan Atatürk’tür.
Bağımsızlığı dünyaya anlatan Atatürk’tür.
Bağımsızlığın nasıl kazanılacağını öğreten de Atatürk’tür.
Bağımsızlık savaşılarak kazanılır.
Bağımsızlık ricayla, minnetle, yaltaklanarak kazanılmaz.
Bağımsızlık savaşarak, kanla, terle kazanılır.
Bağımsızlığın ne olduğunu unutanlara seslenmek gerekiyor:
Irak’a bakın. Irak’ta olup bitenlere bakın.
Yugoslavya’ya bakın. Balkanlar’a bakın.
Kafkasya’ya bakın.
Ülkelerin nasıl parçalandığına bakın.
Orayı burayı satanların, kapı arkası tezgâhçılarının oyunlarına bakın.
Eğer oralara bakamıyorsanız?
Eğer bakıp da göremiyorsanız?
Görüp de anlayamıyorsanız?
Siz bağımsızlığı hak etmiyorsunuz demektir.
Atatürk’ü de hak etmiyorsunuz demektir.
Sizin yapıp yapacağınız, işgalcilerin elini eteğini öpmektir.
Ama sonunda, atmaya kıyamadığınız pabucunuzu elinize verip sizi vatanınızdan kovarlar.
Biz, yaşayan liderimiz Atatürk’le beraber, sonuna kadar yürümeye yeminliyiz...

Erdal ATABEK / 22.12.2008 / Cumhuriyet
erdalatak@gmail.com

1 Aralık 2008 Pazartesi

CHP'nin Olamadağı....

CHP’nin Olamadığı...
CHP uzun yıllardır iktidar olamıyor.
Bu olamayışın elbette nedenleri var.
Parti yöneticileri de kendi nedenlerini araştırıyordur.
Şimdi anlaşılıyor ki iktidar yolu için yeni bir anahtar deneniyor.
Bu anahtar, türbanlı ve çarşaflı kadınların temsil ettiği kitledir.
CHP, genel başkanının çarşaf üzerine CHP rozeti takmasıyla iktidar yolunu açabilir mi?
Kendileri bu soruya ‘evet’ demiş olmalılar ki bu adımı atıyorlar.
CHP içinde de dışında da bu girişime ‘evet’ diyen de vardır, ’hayır’ diyen de.
Kendi düşüncemi açıklayayım.
Bir partiye, partinin toplantılarına herkes gelebilir, türbanlısı da, çarşaflısı da.
Ama her gelen o partiye -eğer ilkeleri varsa- üye olamaz.
Üye olabilmek için, o partinin ilkelerini bilip kabul etmeli, tüzüğünü benimsemiş olmak gerekir.
Partinin de bu konuda yetkili organlarının ortak kararı olmalıdır.
Bu bakımdan Deniz Baykal’ın yaptığı yanlıştır.
Yanlış bir adımdır ve bir seçim öncesinde ne yazık ki seçim yatırımı etiketi taşımaktadır.
Bu yanlış adım, CHP’nin her koşulda ona oy veren seçmenini irkiltir.
CHP kendi oylarını kaybedebilir.
Türbanın ve çarşafın temsil ettiği seçmenden oy alabilir mi? Hiç sanmam.
Türbanın ve çarşafın oyları -birçok nedenle- AKP’nindir.
Aslında bu adımıyla CHP, kendi elini zayıflatmış, AKP’nin elini güçlendirmiştir.
Seçimlerde bu girişimin AKP tarafından nasıl kullanılacağı da görülecektir.
CHP, Kemal Kılıçdaroğlu’nun belgeli muhalefetiyle kazandığı çok değerli puanları da bu girişimiyle azaltmıştır.
CHP neden iktidar olamamaktadır?
Bu soru yanlış sorudur. Doğru soru şudur:
CHP neden muhalefet olamamaktadır?
CHP neden Meclis muhalefeti ile yetinmektedir?
CHP neden toplumsal muhalefet olamamaktadır?
CHP neden kendi içinden dışarıya çıkamamaktadır?
CHP muhalefet olamadığı için iktidar olamamaktadır.
CHP’nin asıl sorunu muhalefet olamamaktadır.
CHP, başkanlarının hitabet sanatçısı gibi düzgün konuşmasıyla, bağırıp çağırmasıyla muhalefet yaptığını sanmakta ve yanılmaktadır.
CHP, genel başkan odaklı bir parti durumundadır ve etkisizdir.
CHP halkın özlemleri odaklı bir parti olmadıkça ne muhalefet olabilir ne de iktidar.
AKP iktidarının temel nedeni, CHP’nin stratejisinin olmayışıdır.
Şimdi bu tıkanıklığı aşma adına bulunan anahtar CHP’yi bilinen yolundan da ayırmaktadır.
Türban ve çarşafın simgelediği zihniyet laik olabilir mi?
Türban ve çarşafın simgelediği zihniyet kadın-erkek eşitliğini kabul edebilir mi?
Türban ve çarşafın temsil ettiği ideoloji din dışı bir toplum düzeninden yana olabilir mi?
Türbanlı ve çarşaflı bir CHP, soluk ve silik bir AKP benzerinden başka ne olabilir?
‘CHP ne yazık ki iktidar olamıyor’ diyorduk.
Bu gidişle ‘CHP iktidar olsa ne olacak’ mı, diyeceğiz?
Biz, kimlerle mücadele ettiğimizi, onlarla neden mücadele ettiğimizi biliyoruz.
Mücadelemizi şaşırtmaya çalışanlarla aynı yolda olamayız.
Atatürk Cumhuriyetini temsil etmeyen bir CHP, bizim oyumuzu artık isteyemez.
Bizim oyumuzu istemeye bile hakkı olamaz.
Biz mücadelemizin bilincindeyiz.
Ya siz?..

Erdal Atabek / 01.12.2008 / Cumhuriyet

26 Kasım 2008 Çarşamba

Bu Kadar Zor mu?...

Küresel kriz Türkiye’de de etkisini gösterirken emek örgütleri tepkilerini ortaya koymak için eyleme geçmeye hazırlanıyor DİSK ve KESK’in önderliğinde...
Beyaz ve mavi yakalı emekçiler 29 Kasım Cumartesi günü Ankara’da buluşacak!
AKP hükümeti gericiliğin, neo-liberalizmin, ırkçılığın odak noktası oldu.
Ankara’da TMMOB Genel Merkezi’nin önünde toplanan mühendis ve mimarlar haykırdılar:
“Bu ülke, bu halk satılık değildir!”
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, kapitalist küreselleşmenin faturasını yoksul halka çıkaran AKP iktidarını eleştirirken şöyle dedi:
“Yüzünüzü IMF’ye değil, halkımıza çevirin; her türlü emperyal bağımlılık ilişkilerinizi terk edin. İşten çıkarmaları yasaklayın; halkın temel gereksinimlerine yaptığınız zamları geri alın; özelleştirmeleri durdurun!..”
Yoksulluk ve yolsuzluk!
Bugün Türkiye’nin gündeminde bunlar var...
Dinsel gericiliğe koşut olarak ülkeyi yabancı sermayeye peşkeş çeken düşünce, yoksulu daha yoksul yaparak “sadaka toplumu” yaratmadı mı?
Nedense bu gerçek örtülmek isteniyor, Türkiye’de yapay gündemler yaratılarak ırkçılığın, gericiliğin, neo-liberalizmin yolu açıldıkça açılıyor.
Yoksul halka sadaka dağıtan tarikatçı vakıf ve dernekler, din baronları, ağalar, şeyhler ve şıhlar güzel yurdumu “ahtapotun kolları” gibi sarıyor.
Kapitalist küreselleşmenin sonucu olarak ortaya çıkan yoksulluk, yoksunluk, işsizlik ve eğitimsizlik insanları dinciliğin, ırkçılığın, faşizmin sarmalına alıyor.
Gelir dağılımındaki uçurum, büyük kentlerin varoşlarındaki yoksulluk, gençlerimizi sokaklara döküyor, Güneydoğu’da meydana gelen olaylar bu nedenle algılanamıyor!
***
Gericiliğe, ırkçılığa ve faşizme karşı savaşım verilmezse, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkılmazsa eşit, özgürlükçü, laik demokratik bir cumhuriyet olmaz!
Eğer yaşadığımız coğrafyayı barış ortamına taşımak istiyorsak, dinci, ırkçı, şoven milliyetçilikten uzak durup, demokrasiyi araç olarak değil amaç olarak görmek zorundayız.
Diyarbakır’da, Hakkâri’de 17 yaşındaki gençlerimize, sapan taşıyla eylem yaptıkları için “terör örgütü üyesi” suçlamasıyla 13 yıl hapis cezası vermek sorunu çözmez!
Güneydoğu, tarikat şeyhlerinin, şıhlarının, aşiret reislerinin, sadaka dağıtan dinci vakıf ve derneklerin kuşatması altında bugün.
Gerici hareketlenme Diyarbakır’dan başlayıp Batman’a değin tüm bölgeyi kuşatma altına almış durumda.
Biat kültürü, bireyi “kul”a dönüştürmüş!
12 Eylül faşizminin getirdiği Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası yerli yerinde dururken, her konuda “ahkâm kesen” AB, nedense antidemokratik yasalara ses çıkarmıyor.
2008 yılı bir ay sonra yerini 2009’a bırakacak...
23 yıldır aynı yasayla seçime gidiyor Türkiye... Tüm partilerin adayları torbadan değil, liderin iki dudağı arasından çıkıyor...
Bırakın AB ülkelerini, Mısır ve Suriye’de bile baraj sınırı yüzde beş, Türkiye’de ise yüzde on.
Sendikalar ve demokratik kitle örgütleri, sağcısıyla solcusuyla “eşitlik, özgürlük, demokrasi” kavramlarını kullanıyorlarsa önce şu Siyasi Partiler ve Seçim yasalarının değiştirilmesi için Meclis’e baskı yapmalıdırlar.
***
Evet, DİSK ve KESK’in öncülüğünde alanlara çıkacak beyaz ve mavi yakalılar!
Ankara’da yapılacak mitinge, demokrasiyi yaşam biçimi olarak gören sağcı ve solcu herkes katılmalı bence...
Gericiliğe, ırkçılığa, faşizme, eşitsizliğe karşı demokratik mücadele!
Ne diyor Süleyman Çelebi ve Sami Evren:
“Ekonomik krizin bedelini ödemeyeceğiz!”
Bu coğrafyada barışçıl, eşitlikçi, özgürlükçü bir yaşam istiyorsak “nefret” değil “sevgi” tohumları ekmeliyiz!
Mustafa Kemal Atatürk “Kurtuluş”u ve “Kuruluş”u böyle gerçekleştirdi... Türk’üyle, Kürt’üyle, Lazıyla, Çerkeziyle yaratıldı Cumhuriyetimiz...
Savaş çığlıklarının bitmesini, silahların susmasını istiyor toplum!
Emekçilerin insanca yaşamasını, dinciliğin, gericiliğin, ırkçılığın sona ermesini!
O denli zor mu dostlar, zor mu?..
Hikmet Çetinkaya / 26.11.2008 / Cumhuriyet

24 Kasım 2008 Pazartesi

Çarşaflamak!

CHP Genel Başkanı Baykal’ın İstanbul’da “kara çarşaflı bayanlara törenle CHP rozeti takmasını” geçen hafta bu köşede çıkan yazımla eleştirdim. Eleştirilen, kara çarşafın, altı ok takılarak “simgeleştirilmesidir”; ne eksik ne de fazla!
Konu, saptırılmamalı!
Arkadaşlarımla birlikte bizim karşı olduğumuz, partimizin Baykal tarafından “kara çarşafı simgeleştiren” bir sürece sokulmasıdır.
Anadolu’da, yazma ve tülbent gibi geleneksel başörtülerinin içinde büyüdük. Rahmetli annemin yazması harikaydı. Sorun, başın örtülmesi değil. Sorun, türbandan sonra “kara çarşafın” da “simgeleştirilmesi” ve buna milyonlarca insanımızla birlikte yıllardır emek verdiğimiz CHP’nin alet edilmesidir.
CHP, elbette, başı örtülü kadınların da oyunu almalıdır. Bunun için yapılması gereken, öncelikle, onların, “eğitim, iş ve aş” gibi sorunlarına çözümler üretmektir. Yıllarca SHP ve CHP’de yöneticilik yaptım, başı örtülü diye kadınlar hiç dışlanmadı; 1989 yerel seçimleri kara çarşafa sarılarak kazanılmadı. CHP, temel eğitimin 12 yıla çıkarılmasını ve bütün kızların en azından bu eğitimi almasını; işsizlik sorununu somut programlar uygulayarak çözmeyi ve özellikle kadının iş bulmasını sağlamayı asıl görevi saymalıdır. Kadının, eğitim alarak çalışma yaşamına daha çok katılması için uğraş verilerek; onların ekonomik özgürlüğünün sağlanması amaçlanarak ve bunlar için somut programlar yapılarak çalışılırsa, kadınların oyları alınır. Bu konularda hazırlanan projeleri sahiplenmeyen Baykal’ın anlamadığı, tam da budur!
***
Kara çarşafı ve türbanı “özgürlükçü” geçinerek savunan ve Baykal’ı sahiplenerek bizleri “kılık kıyafet zaptiyesi” olmakla suçlayan bazı sağcı yazar ve yorumcular, iyice çarşaflıyor.
Ömürlerini, ırkçı ve dinci faşizme karşı savaşarak geçiren bizleri, yani, solcu oldukları için ve yalnızca düşünceleri nedeniyle, kendileri, yakınları ve CHP’li arkadaşları faşist kurşunlarına hedef olan; işkenceden geçirilen; işinden, ekmeğinden edilen; can kardeşlerini Sıvas’ta, Maraş’ta, Çorum’da ve benzeri saldırılarda kaybeden bizleri, özgürlük ve demokrasi karşıtı göstermeye çalışmak ve böyle suçlamak, önce, çok boş bir çabadır; sonra da, en azından ayıptır.
Hele bunu, gazete köşelerinin ve TV kanallarının olağanüstü olanaklarını eşitsiz bir biçimde kullanarak yapmak da, ayrıca hakça sayılmaz.
***
Türbanı ve kara çarşafı “özgürlük” etiketi giydirerek savunanlar, yanlış yapıyor.
Konuya, “18 üzerinden”, kesit bakıyor; bunlar, kapanan kadının 18 yaş “öncesinde” nasıl yaşadığıyla hiç ilgilenmiyor.
Ayrıca kara çarşaflı ve türbanlıların, çocukluğunda, oyun oynama, sinemaya gitme ve eğitim olanakları; çocukluktan gençliğe geçiş süreçlerinde yaşadıkları ya da yaşayamadıkları; evlenme yaşları; nasıl evlendikleri; çalışma, spor yapma, sanat etkinliklerine katılma ve bunları tek başlarına kararlaştırma gibi konularda ne kadar özgür oldukları, açıklık kazanmalıdır. “O konulara karışmam” anlayışıyla, kara çarşafı ve türbanı özgürlük simgesi olarak savunmak, tam bir aldatmacadır.
Kara çarşaf ve türbanın “neden ve nasıl” giyildiğini incelemeden bunları kişi özgürlüğü adına savunmak ve buna bir de “bilimsellik kisvesi” giydirmek, her gün dağıtılan “yalancı doktora” cüppelerini giymeye benziyor!
***
Sorun, giyim-kuşam işi değildir; kadının özgürleşmesidir.
Türbanın ve kara çarşafın kadını özgürleştirdiği görüşünde değilim. Tam tersine, bunların, kadının ruhsal ve bedensel gelişimini engellediğini düşünüyorum!
Unutulmasın, kara çarşaf ve türban savunuculuğu yapılarak özgürlükçü ve demokrat olunamaz.
Bunun tarihsel ve toplumsal çok sayıda kanıtı var. Son kanıt, birkaç ay önce yapılan Pekin Olimpiyatları’dır. Türbanı ve kara çarşafı “özgürlük” adına savunarak, bizi eleştiren sağcılar, olimpiyatlarda, kaç tane kara çarşaflı ve türbanlı sporcu bayan gördüler?
Şimdi, bu kara çarşafçı ve türbancılar takımı, kadının özgürleşmesini bizlerden daha fazla mı savunmuş oluyor?
Geçiniz!
***
Ülkede bir “kara çarşaflı demokrasi gülmecesi” sahneleniyor. Değişmez Genel Başkan Baykal CHP’yi kara çarşafa sarıyor; MHP, Alevi toplumuna yakınlaşmak istiyor. Bütün bunlar siyasetin sapmalarıdır. Çünkü siyaset, toplumun ekonomik gelişme ve demokratikleşme gibi ana sorunlarına çözüm üretemiyor.
Hiç kuşku yok, Cumhuriyet’in aydınlık mayasıyla yoğrulan toplumsal evrimin gücü, bu çok maskeli oyunu, bu aldatmacayı, bu yalan-dolanı mutlaka bozacaktır.
“Çarşafsız” durum budur!
Yakup Kepenek / 24.11.2008 / Cumhuriyet

Erkek Egemenliği...

Ülkemizde giyim - kuşam ile politika arasında süregelen ilişkinin tarihi oldukça eskidir.
19’uncu yüzyılda Osmanlı kadın ile erkek giyiminde iki yeniliğe açılmıştı.
İmparatorluk payitahtına ‘Fas’tan ‘fes’ getirildi; Suriye’den alınan çarşaf kadın giyimine egemen oldu.
Padişah İkinci Mahmut bir genelge yayımlayıp ordu mensuplarının fes giymelerini zorunlu kılmıştı. İkinci Abdülhamit ise saray kadınları dışında ferace giyilmesini yasaklayınca çarşaf yayılmıştı.
Cumhuriyetten sonra fes kaldırıldı; ama, erkek giyimine müdahale eden Atatürk kadın giyimine dokunmadı.
Ne var ki giyim - kuşam davası 21’inci yüzyılda da sürüyor, bugün Türkiye’de türban davası politikanın birincil sorunları arasında yer alıyor.
Sayın Deniz Baykal’ın çarşaflı kadınlara CHP rozeti takması ise hem parti içinde hem dışında tartışma ve çalkantılara yol açmıştır.
*
Genel olarak bu tartışmalar kapsamında biçimsel dinselliğin mirasını görmek doğaldır; türban, çarşaf, peçe, burka, vesaire, kadını erkekle eşit saymayan mantığın ürünü olan ‘tesettür’ü vurgular.
Tesettür yalnız Türkiye’de yok; bütün İslam coğrafyasında kadını örtme biçimi kimi Müslüman ülkesinde çok sert, kimisinde daha hoşgörülü biçimde uygulanıyor.
Bizde Cumhurbaşkanı ile Başbakan eşlerinin tesettürlü olması ülkemizin son yıllardaki egemen politikasını da gözler önüne sermektedir.
*
Ancak Türkiye’de gerçekleri hiçe sayan garip bir siyasetle kadının tesettür boyunduruğuna alınması özgürlük davası gibi sunulmakta; erkek egemenliğinin dinsel baskıyla bütünleşmesi sandıkta oy ağırlığını sağladığından, demokratik sayılmaktadır.
Tesettürü benimsemiş İslam coğrafyası ise bugün yeryüzünde geri, ilkel, antidemokratik, çağdışı, dinci haritayı oluşturmaktadır.
*
1923 Cumhuriyeti ‘medeni’ ve ‘siyasal’ haklarda kadını erkekle eşit duruma CHP iktidarıyla getirmiştir.
Ne var ki her devrimin bir karşıdevrimi oluşuyor; Türkiye şimdi bu çelişkinin çok partili rejimde hesaplaşmasını yaşıyor.
İstenirdi ki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra karşıdevrim çok partili rejimde ağırlık kazanmasın; kız çocuklarımızın tümü çağdaş öğretim - eğitimden geçtikten sonra kişiliklerine kavuşup özgürlüklerini savunabilsinler...
Ne yazık ki bu amaç gerçekleşemedi.
Şimdi kadınlarımızın çoğu iktidarın erkek egemenliğine prim tanıyan dinci - İslamcı siyaseti altında eziliyorlar.
Bunların içinde CHP’ye oy verenlerin sayısı bir soru işaretidir.
Şimdi CHP Genel Başkanı Baykal çarşaflı kadınlara parti rozetini takarak tesettürlüleri partisine ve özgürlük yoluna çağırıyor.
Ancak erkek egemenliği altında yaşayan tesettürlü seçmenlerden yüzde kaçı bu davete icabet edebilir?
24.11.2008 / Cumhuriyet

Çocuklarımıza Neler Yapıyoruz?...

Küçük çocuklara yapılan cinsel girişimler ‘pedofili’ olarak adlandırılar.
Pedofili ruh hastalığı kitaplarında ‘cinsel sapkınlıklar-parafililer’ bölümünde yer alır.
Nedenleri üzerinde durulur, neler yapılacağı tartışılır, önemli bir konudur.
Hüseyin Üzmez olayının yankıları doğal olarak sürüp gidiyor.
İslami kesimin bu olayı ‘bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunmaları da ibret vericidir.
Üstelik, küçük yaştaki kız çocuklarının eş olarak alınabileceğine ilişkin savunmalar dinin nasıl kullanılabildiğine de örnek oluşturuyor.
‘Bizdendir, harcatmayız’ mantığıyla savunulan sapkın cinsel tutumlara eklenen yolsuzluklar da ülke yönetiminin içine düştüğü durumun aynalarıdır.
Ama nelerin ortaya çıktığına da bakalım.
Küçük yaştaki kız çocuklarına cinsel saldırıların ardı arkası kesilmiyor.
Evden kaçan 13-14 yaşlarındaki iki kızın tanıştığı birisi kızları başkalarına da peşkeş çekiyor.
Bir ilköğretim okulunun kız öğrencilerine biraz daha büyük erkek öğrenciler tecavüz ediyorlar.
Haberin biri bitmeden öbürleri ortaya çıkıyor.
Daha kim bilir basına yansımayan, hatta kimselerin haberi olmadan ülkenin nerelerinde neler yaşanıyor?
Bu arada cep telefonlarının ne işlere yaradığı da ortaya çıkıyor.
Birisinin kandırdığı kız çocuğuna yaptığı tecavüz olayı cep telefonuyla görüntüleniyor.
Bu görüntülerle küçük kız tehdit edilerek başkalarıyla ilişkiye zorlanıyor.
Arkadan bir sürü kepazelik sürüp gidiyor.
Zincir bir yerde kopup da iş ortaya çıkarsa ne âlâ.
Yoksa bu işler sürüp gidiyor.
‘Freud’a Ne yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?’ diye bir kitap var.
Çocukların tutumlarının değişmesini konu olarak alıyordu.
Asıl bizim toplumumuza uyuyor bu söz: ‘Freud’da ne yaptık da küçük kızlara saldırır olduk?’.
Nedir bu durum?
Ne oluyoruz? Nereye gidiyoruz?
‘Küçük kızlar da evden kaçmasaydı, oh olsun, başkalarına ders olsun’ mu denilmeli?
Küçük bir kızın yanlışını görüp elinden tutup evine götürecek vicdan sahibi insan kalmadı mı?
Yetmişini aşmış azmışlara küçük kızları ‘münasip görmek’ yerine, ‘efendi efendi, geç yerine de edebinle otur’ diyecek bir Müslüman kalmadı mı?
Bu memleketin çocuk doktorları ayağa kalkmıyor mu?
Bu memleketin eğitimcileri asıl bu konuda neden konuşmuyor?
Ülkemin çocuk ve ergen psikiyatrlarını göreve çağırıyorum.
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Derneği (ben de onur üyeleriyim) görüşlerini her yolla açıklamalı.
Bu memleketin yöneticileri nerede?
Susmak, oralı olmamak, aldırmamak suçun ortağı olmaktır.
Bu suça ortak olmayalım.
Bu gidişe sessiz kalmayalım.
Belçika’da yaşanan bir küçük kız tecavüzü olayında 300 bin kişi beyaz bayraklarla sokaklara döküldü.
Beyaz bayraklar masumiyet çağrısıydı.
Namus namus diye tepinmekle namus korunmaz.
Namus böyle olaylarda ortaya çıkar.
Dürüstlük böyle durumlarda gereklidir.
Din iman işte bu olaylarla ölçülür.
İnsanlarımız bu olaylara ‘hayır’ demelidir ve bunu kanıtlamalıdır.
Ülkemiz bu utançtan kurtarılmalıdır.
Hepimize düşen görev budur.

Erdal Atabek / 24.11.2008 / Cumhuriyet

17 Kasım 2008 Pazartesi

Hangi berbat gündem maddesi daha berbat

Okuyup da okumaz olsaydım dediğim, görüp de görmez olsaydım dediğim haberler yüzünden yine bu haldeyim...
Çok sinirli!
Kimse kötü haber okumak istemiyor.
Ben de istemiyorum.
İyi de,
Haberlerin kötü olması, olanların kötü olması yüzünden.
Bizim kötü insanlar olmamız yüzünden!
Yoksa hangi insan sürekli kötü haber yapmak ister ki!
Hangi insan evladı bir ülkede bu kadar kötü, insanın içini kaldıran, ruhunu çökerten olay olsun ister ki...
Ama var işte.
Var da var!
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz biz bu ülkede?
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz ki, ne insana, ne hayvana, ne doğaya saygı ve sevgisi var!
Neyi severiz biz?
Neye saygı duyarız?
Bu nasıl bir insanlık diyarı?
Nasıl insanlarız ki biz; ayakları kırık, yaralı, aciz, kendini savunacak hali kalmamış bir köpeği boğazından telleyerek çöp kamyonuna sallandırabiliyoruz!
Nasıl insanlarız ki, bir uçak için deve kurban edebiliyoruz!
***

Ne yalancı insanlarız yahu...
Sözde çocukları severiz.
Çocuk sevgisinden anladığımız; yolda gördüğümüz çocuğun yanağını sıkıp poposuna vurmaksa, sevmeyelim kardeşim, ellemeyelim o çocuğu, daha iyi!
Küçücük çocuklara, kız-erkek farketmez, cinsel obje olarak bakabilen insanlar yetiştiriyoruz madem...
Yetmiyor sapıkları yüreklendiriyoruz, ceza vereceğimize idol yapıyoruz madem, itiraf edin sevmediğinizi çocukları!
Sözde ana-babalık önce sorumluluk demek...
Ne büyük yalan!
Ensest ilişkiye kurban gitmiş bir çocuğun annesi olarak kalkıp önce çocuğu azarlayarak tüm duygularını hiçe sayıp suçluyu koruyorsak,
Bir de kalkıp bunu yapan babayı koynumuza alabiliyorsak göz göre göre... Ana baba çocuğundan sorumlu olmasın bundan böyle!
***
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz biz?
Aldatıldığını “düşündüğü” için, hamile karısını çocuğunun gözleri önünde doğrayabiliyor adam...
***
Nasıl insanlar yetiştiriyoruz biz yahu?
Dürüstlük, mertlik diye sağda solda ahkam kesip
Çalana çırpana kıvrak zekalı olarak bakabiliyor, oy verebiliyor, kölesi olup neredeyse tapabiliyoruz şu halimize bakın...
Bu ne ikiyüzlülük böyle!
Biz insan minsan yetiştiremiyoruz farkında mısınız?
Kendimizi kandırıyoruz.
Okuyan, okuduğunu anlayan, kafası çalışan ve eğitimli olan bizler mesela...
Sizce bu içinde bulunduğumuz kısır ve küçük grubun dışında kimlere ulaşabiliyoruz?
Ve ne işe yarıyoruz acaba?
Körler şaşılar birbirini ağırlar durumu değil de bu ne?
Bu satırları okuyan kaç “eğitimli” kişi;
Sokakta gördüğü yanlış olaya kalkıp “Dur!” diyebiliyor sizce?
En basitinden, sizce kaç tanemiz sokağa tüküren adama gidip “Tükürme!” diyebiliyoruz mesela?
Hepimiz korkuyoruz, hepimiz!
Yalan mı?
Kabadayıların cirit attığı,
Ensestlerin keyif içinde yaşadığı,
Tacizcilerin star olduğu,
Hayvanların işkence yapmak için beslendiği,
Çocukların şişme bebek olarak kullanıldığı,
Kadınların alet edevat olarak görülüp sofrada çeşni olarak sunulduğu,
Dolandırıcıların devlet yönettiği bir diyar oldu burası.
İnsaf değil mi sizce de?
İnsan ailesinden insanlık görmedikçe...
Ailesi tarafından sevilip sayılmayıp kabul görmedikçe,
İnsan merhamet ve anlayış görerek büyümedikçe...
Bu ülkede insan mı yetişir sizce?
Ben burada yırtınmışım, siz orada saçınızı başınızı yolmuşsunuz,
Yine de iki yakamızı biraraya getirip ortak bir eylem yapamamışız.
Çünkü didişmekle kafayı bozmuşuz!
Sustukça nasıl olsa sıra bize de gelir...
Durumumuz aynen budur işte!
Yonca
“nAfİLE”

16 Kasım 2008 Pazar

Kendi Kendimizi Şaşırdık...

Tarih Baba maraton yarışçısıdır; ama, 20’nci yüzyıl ve devamında sürat koşucusuna dönüştü...
Bir ömür boyu içinde neler yaşandı neler?..
1990’dan bu yana kaç yıl geçti?..
Sovyetler parçalandı...
Balkanlar bölük pörçük, evlere şenlik...
Bir sürü yeni ülke, yeni devlet çıktı ortaya...
İyi mi oldu?..
Emperyalizm bu devletleri birbiriyle tokuşturarak gününü gün ediyor...
Ya Türkiye?..
Kendi kendisini şaşırdı...
Parçalandı parçalanacak...
Dincileşti dincileşecek...
Çağ dışına itiliyoruz...
*
Bu gerçeği dile getirirken artık diplomatik üsluba, medya raconuna, esteğe kösteğe gerek yok...
1923’te kurulan Cumhuriyet, Amerikan tezgâhında kıvranıyor...
Dincilik..
Bölücülük..
İkisi de iç politikada ve çok partili rejimde belirleyici oldu..
Bu ikisi birbiriyle çelişiyor gibi görünse de aldanmayın..
*
Unutmayalım ki bir açıdan Türkiye’de dünyanın en ileri demokrasisi geçerli..
Nasıl?..
DTP Kürt kardeşlerimizin partisi değil mi?..
Evet..
Peki, DTP terör yöntemini benimseyip ortalığı kana bulayan PKK ile haşır neşir ve iç içe değil mi?..
Terör örgütünün temsilcisi DTP Meclis’te...
Demokrasi gereği böyle...
*
Peki, terör örgütünün lideri olmakla suçlanarak yargılanan kim?..
Bendeniz..
Yalnız bendeniz mi?.. Terörün T’siyle en küçük bir ilişkisi bulunamayacak ve bulunmayan nice rektör, avukat, bilim adamı, parti başkanı terörist suçlamasıyla içerde...
*
Ayıptır söylemesi...
PKK terörüyle omuzdaş partinin başkanı Ahmet Türk Meclis’te...
Sakın ha...
Kimsenin aklına Ahmet Türk’ü içeri atmak için en küçük bir fikir düşmesin...
DTP hem Meclis’te olsun..
Hem PKK terörüyle al takke ver külah olsun...
Her sorunumuzu tartışarak ve demokrasiyle çözelim...
*
Çözelim de; bir noktada, amaçta, ülküde, hedefte birleşelim...
Nedir o?..
Türkiye Cumhuriyeti Yugoslavya’ya ve Sovyetler’e dönüşmesin...
Dincileşmesin..
Parçalanmasın..
*
Üstelik biz parçalandığımız zaman Anadolumuzun doğusu, hesaba göre, Irak’ın kuzeyiyle aşiret ve dincilik temelinde birleşecek...
Anadolu’nun batısı da dinci bir Cumhuriyet olacak...
Atıyorsun, demeyin..
Göz göre göre, emperyalizmin tezgâhında, Amerika’nın güdümünde Türkiye Cumhuriyeti bitiriliyor...
İçerde, dışarda, Amerika’da, Avrupa’da, Arabistan’da tezgâh çalışıyor...
Evet, eğer kendimizi toparlayamazsak işimizi bitirecekler...
Bunu kim söylüyor?..
PKK terörü sürüp giderken, şehit sayısı artarken, Meclis’te terörist PKK’yi savunan partinin grubu varken, terörist olmakla suçlanıp gecenin köründe gözaltına alınarak yargılanan ben söylüyorum.

İlhan SELÇUK / 16.11.2008 / Cumhuriyet

14 Kasım 2008 Cuma

Can'a

Utandım çocuk,
Beni anlatan bir film yapmışsın çocuk.
Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım.
Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım.
Bundandır utancım.
Komutam altında bu vatan için kanını akıtan mehmetlerden utandım.
Özgürlük demiştim çocuk, benim karakterimdir.
İlim demiştim çocuk, tek yol göstericidir.
Karanlıktan korkardı demişsin benim için.
Korkardım evet.
Bu ulusu boğmak üzere olan karanlıktan korktum.
Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?
Diktatör demişsin bir de.
Hiç okumadın mı çocuk?
Nerede benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?
Anlatmadılar mı sana?
Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ülkede hala padişahlık rejimi varken ve bütün kararları tek başıma verebilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk?
Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum.
Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?
Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar.
Belli iyi bir insansın.
Çalışkansın, zekisin.
Hacıları, hocaları anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum.
Onlar hiç sevmedi beni.
Yüzyıllardır süren iktidarlarını aldım ellerinden.
Kara cüppeleri ile çöktükleri milletin ümüğünden çekip aldım hepsini.
Sevmeyecekler beni elbette çocuk.
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu Kara kalplilerle?
Dedim ya çocuk sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım.
Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu bir bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu bunca konuşmamda.
Yazık olmuş be çocuk.
Onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına.
Veremem ki şimdi hesabı çocuk, ne o gencecik bedenlere, ne gözü yaşlı annelere.
Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan derlerse, bu nesiller miydi ölü evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?
Olmadı be çocuk, olmadı.
Mustafa Kemal ATATÜRK

Trajedilerin komediye dönüştüğü bir evde yaşıyorum.

İnsanın çocukları olunca, öyle inanılmaz şeyler geliyorki başına...
Hakikaten çocukları meleklerin kollayıp koruduğuna giderek daha fazla inanıyor.
Ne mi oldu yine?
Derin bir nefes alıp anlatıyorum,
Belki rahatlarım bu bahaneyle...
***
Saat: Çocukların uyku, büyüklerin nefes alma saati
Mekan: Çok dağınık bir ev
Anne: Çocukları zamanında yatırma konusunda kararlı, çünkü fenalık geçirme kıvamında
Baba: İş yemeğine çıkmak için hazırlık yapmakta
Erkek çocuk: Ateşlendi ateşlenecek, boğazı şiş, yutkunamamakta ve mız mız mızlamakta
Kız çocuk: Çok uykusu olduğundan asabiyeti tavan yapmış durumda
Sahne: Anne, baba ve erkek çocuk üçlüsünün konuşmalarıyla açılmakta.
***
Anne: “Oğluş sen iyi misin, ateşin mi var?”
Oğul: “Anne, ben ölecek miyim?”
Baba: “Hoppalaaa! Oğlum nereden çıktı bu soru şimdi akşam akşam aaa!”
Anne: “Yok oğlum niye ölesin! Boğazın ağrıyor o kadar. Sen bu gece bizim yatağımızda yat, ben seni sık sık kontrol ederim.”
***
Çocuk maden bulmuş gibi sevinir, cumburlop yatağa atlar ve anında uykuya dalar.
Bir süre sonra, anne bir ses duyar. Oğlu yatakta dikilmiş garip bir ses çıkarmaktadır. Anne oğlunun yanına koşar...
***
“Oğlum, neyin var oğluuum?!”
...
Çocukta tık yok!
(Görüntü korkutucu; çocuk morarmış, nefes alamıyor, tıkanmış ve bayılmak üzere derken, bayılıyor! Burada parantezi kapayıp sesimi açıyorum...)
Size ne hale geldiğimi, nasıl bir can havliyle oğluma: “Nefes al, nefes al!” diyerek kendine getirmeye çalıştığımı anlatabileceğimi sanmıyorum. Bildiğim tüm ilk yardım uygulamalarını nasıl bir hızla döşediğimi de tarif edebileceğimi sanmıyorum.
İşte tam da burada, olaya paralel olan biteni de anlatmam lazım. Çünkü ağlanacak halime gülmekte fayda var.
Sanıyorum...
***
O ana kadar kızım odasında mışıl mışıl uyuyor... du!
Gürültüleri duyunca, uyku sersemi uyandı ve uyurgezer modunda son derece monoton bir ses tonuyla sayıklamaya başladı:
“Anne, kardeşime ne oluyor? Bize neler oluyor anne? Şimdi neler olacak anne?”
Sonra da yapıştı bacaklarıma!
Bırakmıyor.
Arada bir odasına doğru gider gibi yapıp tekrar bacaklarıma yapışıyor. Ben kurtulmaya çalışıyorum; ama olmuyor. Çocuk sakız oldu, ben itiyorum o geri geliyor.
Kucağımda oğlum, eteğimde kızım, dilimde:
“Nefes al oğlum, nefes!” çığlıkları...
Beni duydukça:
“Anne ben nefes alıyorum...” diyen uyurgezer kızım...
Bütün bunların neden ve nasıl olduğunu anlayamadığı için dehşete düşen kuzu kılıklı köpeğimizin, korku içinde, başlangıçta tokken sonradan tizleşen:
“Haaavvv, havvv, hivvv, ivvv, iii!” şeklinde havlaması ve kızımdan boş kalan bacağıma yapışıp beni teselli etmek için yalamaya başlaması...
Tanrım bir kadın bu kadar mı zor durumda olur!
Duruuun, daha bu kadar değil.
Fonda başka bir zulüm daha süregitmekte;
Gecenin o saatinde, neden ve ne akla hizmetle dinlemeye karar verdiğim bilinmez, pazar sabahı dinlensin diye yapılmış, “neşeli klasik müzik” cdsinde çalan gümbür gümbür Bethoven’ ın “Neşeye Şarkı”sı!
Hakikaten neşe içindeyim ya ben...
Ne müziği kısabiliyorum,
Ne kızımı eteğimden ayırabiliyorum,
Ne oğlumu kendine getirebiliyorum,
Ne köpeğimizi susturabiliyorum...
(Bir detay daha eklemeliyim; köpeğimiz daha önce kendisine İngilizce konuşulan bir yerlerde büyüdüğü için henüz Türkçesi kıt! O yüzden kendisine ara ara; “Bak quiet!” “Bak sana queit dedim ama!” “Queit be yaaa!” diye saçmalıyorum aynı zamanda.. Detayı aktardın madem, dön bakalım Yonca kaldığın yerden anlatmaya...)
Kargaşadan aklı çorba olmuş okur için, diyalogları hatırlatma ihtiyacı duydum, tam da şu noktada:
- Uyan oğlum, nefes al oğlum, nefes al oğluuum!
- Anne ben uyandım, nefes alıyorum...
- Sen değil kızım, sen sus kardeşine diyorum ben! Şu bacağımı da bırakır mısın lütfen!
- Bize neler oluyor anne? Bize neler olacak anne?
- Ben kardeşini kendine getireyim neler olacak herkese göstereceğim!
- Bak, bak hala havlıyor, quiet dedim be oğlum bak! Quieeeet! Yalama bacağımı!
-Uyan oğlum, kızım bırak bacağımı, quiet be yavrum!
- Havvv, hiiivvv, iiivvv!...
- Na na na na na naaa na naaa.. Na na naaaaaa! (Neşe içinde bir Bethoven!)
- Zırrr! Zırrr! (kapı zili de eklendi ortama...)
Dedim;
Yonca, giy kızım sen şu çok hayalini kurduğun pembe donu, as kendini salonun ortasına, tam zamanıdır bak nasıl olsa!
O arada neyseki oğlum kendine geldi,
Kızım ayılır gibi oldu,
Köpeğimiz beni yalamayı bırakıp neşe içinde (Bethoven’ den etkilendi diye düşünüyorumJ) kapıya koştu.
Ben de...
Kucağımda oğlum,
Paçama yapışmış kızımla kapıyı bir açtım ki... manzaramı gören eşime kal geldi!
Saçım başım,
Ensemden akan terler,
Gözümden akan yaşlarım,
Fonda neşe ve huşu içinde yankılanan Bethoven ve tek ayağımda kalmış tek çorabım...
Diğer tekini ne ara ve nerede kaybettim, hiç bir fikrim yok.
Perişanım.
Yonca
“halsiz”

Merakta bırakmamak için dip not: Önemli bir durum yok. Oğlumun boğazında streptokok bulundu. Yutkunamadığı için tükürüğü ile az kaldı ağlayarak katılıp boğuluyordu. Melekler korudu işte. Bu da anılara kaydedilmiştir bu vesile ile... Anlattım ya, rahatladım mı ne...

14.11.2008 / Yonca Tokbaş / Hürriyet

Parçalanmayı yaşayan biri anlattı

"Ne zaman ki, bize dışardan müdahale başladı, Yugoslavya o zaman parçalanmaya başladı".İnsanı sarsan bir gözlem ve açıklama. Tersinden okursak, dış müdahale olmaz ise, ülkenin parçalanması söz konusu değil. Parçalanmayı tetikleyen dış güçler.Osmanlının torunu olarak dış güçler kavramını en iyi bilenlerden biri, biz olsak gerek. Osmanlı Tarihi dış müdahalelerin göbeğinde. Savaşa girmesi, savaştan çıkması, elindeki toprakları kaybetmesi, mali güçlük içinde kıvranması, genel anlamda zayıflaması dış müdahale sonucu. İçerde yönetimin aczine ek olarak.Yaklaşık seksen-doksan yıl sonra, aynı gerçeği çok başka bir coğrafyada ve en yetkili ağızdan dinliyorum. Halen Sırbistan’da çok önemli siyasal pozisyonda bulunan bir yetkili ile sohbet ediyorum. Konu, terör ve dış bağlantıları. O bağlantılara içerdeki yönetimin refleksi.İÇERDEKİ AYMAZLIKBiraz daha özele inildiğinde, sohbet PKK’ya ve Amerika’nın Kuzey Irak’taki varlığına kayıyor.Sırp yetkili işte o anda kendi yaşadıklarını aktarıyor:"Eski Yugoslavya’da yaşayan farklı etnik gurupların her biri, kendi devletini kurmak üzere, Yugoslavya’dan ayrıldı. Hepsi de, devlet kurdu. Bu, iyi bir şey olmalı, ama değil. Şimdi çoğu eski günlerini arıyor."Daha sonra dolaylı yoldan bir başka gerçeği anlatmak istiyor:"Bir ülkede etnik sorun varsa, başka bir şeye dikkat etmek gerek. Bir süre sonra etnik ayrımcılık dış güçlerle işbirliğine gidiyor. Dış güçler de, o ayrımı tahrik ediyor. İşin dramatik yanı, ayrımcılığa karşı çıkan ülkeyi yönetenler o dış güçlerle körü körüne işbirliğine gidiyor. İyi niyetle, sorunun çözümüne yardımcı olurlar, diye. Oysa, tam tersi oluyor."Bu sözleri duyunca ürperiyorum.ADIM ADIMBir süredir, Kürt sorunu yine iç polemik konusu. Politikacıların fos düellosu. Öyle dedin, demedin, kavgası. Getirisi olmayan bir ağız dalaşı.Oysa, tehlike çok başka yerde. Tehlike, sohbet ettiğim Sırp yetkilinin işaret ettiği yerde.Kürt sorunu hızla uluslararası boyuta taşınıyor. Zaten çoktan taşınmış, şimdi her önüne gelen, kendine göre bir çözüm hazırlıyor. Başta Amerika ve AB.Onların söylediklerine, kural olarak tepki duyuyoruz. Ancak, her tepkiden sonra, onlar sanki bir adım daha ilerliyor, gibi bir duyguya kapılıyorum.Dış güçler artı içerdekilerin aymazlığı gibi, ürperten bir denklem.Nasihat verene bak OBAMA belki şu anda dünyanın en dik duran adamlarından biri. Obama belki şu anda dünyanın hiç kavga etmeyen adamlarından biri.Ona, "dik dur ve kavga etme" diye nasihat veren Tayyip Erdoğan ise, belki şu anda dünyanın en dik durmayanlarından, en çok kavga edenlerden biri.Şu feleğin işine bak.Örneğin, fizik olarak dik duramıyor. Bel ağrısı, omurga ağrısı, öne doğru hafif eğik.Kavga derseniz, kavgadan bol nesi var? Karşıdakinin konumu, kimliği, görevi, onunla ilişkisi hiç fark etmiyor, kendisi gibi düşünmeyen herkesle, ama herkesle kavga ediyor. Cumhuriyet tarihinin en kavgacı Başbakanı.Şimdi Obama’ya, kavga etme, diye nasihat ediyor. Obama, "sana ne, sen kendi işine bak" derse, ne olacak
14.11.2008 / Yalçın Doğan / Hürriyet

12 Kasım 2008 Çarşamba

Erkekten SoruMlu Devlet Bakanı istiyorum

Neden bizim erkeklerden sorumlu bir bakanımız yok?
Esas erkekleri kontrol etmek, dizginlemek ve düzene sokmak lazım değil mi sizce?
(Şu halimize bak! Yazdığım yazının zavallılığına kendim bile inanamıyorum; ama yazıyorum...)
Böylece erkekleri şikayet edebileceğimiz bir “soruMlu” olsun mesela.
“Erkeklerden Sorumlu Bakanın” iş tanımı ve özelliklerinden bazıları şöyle olsun:
- “Uçkura sahip çıkma ve uçkur kontrolü” konularında uzman profesör olsun.
- Erkeklerin kadınlara laf atmasına engel olsun.
- Kendi anasına, bacısına, ablasına, kızına, karısına laf atana kafa atan, silah çeken; ama başka kadınlara laf atmakta acayiplik görmeyen adama engel olsun. Bu cins adamlara anladıkları dilde bir “Höt!” çekebilen, “Hooop! Yok öyle, sen benim bacıma laf atamazsın şşşt annadın mı leyn!” diyen birisi bulunsun!
- Kimseye el kaldırmayacaklarına, tacizde bulunmayacaklarına dair kanunları o koysun ve o savunsun. Sorumlu olduğu erkeklerin başına dikilip “Uygulanıyor mu lan bakiiim bu kanunlar, ha?” diye sorsun.
- Sokaklara tükürmeyi yasaklasın.
- Erkeklerin orta yerde, insan içinde, özellikle kadın ve çocukların yanında, oralarını buralarını kaşımayacaklarına dair de birşeyler eklesin kanunlara.
Erkek çocuklara sahip çıksın Erkelerden Sorumlu Bakan!
Kızını okutmayan baba, aslında oğlunu da okutmak istemiyor...
Oğlunun çalışmasını istiyor.
Yeter ki o kılını kıpırdatmasın, kim ne hali varsa görsün; karısı temizliğe gitsin para getirsin, oğlu nereden bulursa bulsun ama para getirsin, kızı da namus elden gitmeden evlenip defolup gitsin diye bakıyor nasıl olsa olaya.
(Tam gaz devam Yonca!)
Mesela şunu çok merak ederim; çocuk yaşta anne olan o kızın, kocası kaç yaşındadır acaba?
Acaba hiç soran olmuş mu bakalım o evlada: “Oğlum sen bu yaşta evli barklı bir baba olmak istemiş miydin?” diye mesela...
Belli ki o erkek çocuk, aileden ve kadınlardan sorumlu bir kadın bakana kendini anlatamıyor.
Çocuk utanıyor, sıkılıyor.
Zaten o “bayan” bakan “kadınlardan sorumlu” ve başını kaşıyacak vakti yok. Çünkü herkes aklını zaten biz kadınlarla bozmuş durumda!
İşte bu yüzden,
“Sayın olacak” bu bakan aynı zamanda;
Erkek adamın halinden anlayabilen,
Aynı ergenlik sorunlarını zamanında kendi de yaşamış biri olarak dinleyip duyabilen,
Bir erkek bedeninde olanların nasıl algılanabileceğini, hissedilebileceğini, erkek gibi, erkekçe anlayacak bir erkek adam olsun, o erkek evladımıza bakan.
Madem hala;
Kadına, erkeğe, çocuğa ve aileye bakan (ama bakamayan) bir bakanımız olmak zorunda...
Madem biz kendi kendimize bakamıyoruz,
Madem bir türlü sorumluluk sahibi vatandaşlar olarak ergenliği atlatıp büyüyemiyoruz,
Sivilcelerle dolaşmaya mahkum yaşıyoruz,
Madem medeniyete vakıf olamıyoruz hala,
Baktığı yerde “insan” görmek yerine iki adet çıplak bacak ve apış arası gören erkeklere: “Şşşt hooop!” diyebilecek güçte kuvvette birisi mutlaka olsun başımızda.
Birileri kalkıp o adama: “Şşşt hooop!” diyemediği için bana: “Kapa lan bacaklarını!” diyen BAkmaYANlar olacağına...
Ne olacaksa olsun,
Yeter ama!
Yonca
“BAKandAR”

Alıntısı manidar dip not: Tolstoy "Kötüler kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar..." demiş.


Yonca Tokbaş / 12.11.2008 / Hürriyet

30 Ekim 2008 Perşembe

İnci taneleri

Büyükada’da çocuklar davullarına tokmakları indiriyorlar. Gümmmm.. Gümmmm... Gümbede gümgüm... Trampetler tamtratam tamtratam, tamtra tamtra tamtra tam... Ziller, çanlar, borazanlar... Zarif, uzun boylu genç kızlar ellerinde asayı beceriyle döndürüyor... Derslerini iyi çalışmışlar. Atatürk posterleri, bayraklar...
Büyükadalılar bayramlaşıyor. Günerler, Reminler, Muâllalar, Süheylâlar, Yağmurlar, Özantlar, Demetler, Kâmiller...
Bayramınız kutlu olsun... Yaşasın Cumhuriyet...
Yıllardır çocukları izlememiştim. Alkışlar arasında geçiyorlar.
Bostancı iskelesine giderken, yanımızdan geçen onlarca genç bisikletli; başlarında kaskları, sırtlarında küçük çantaları, önlerinde arkalarında küçük Türk bayrakları...
Minik bir gelincik tarlası hareket halinde...
Belli ki yolları uzun.. En çok onlara katılmak isterdim...
Özgürlüğe ve Cumhuriyetin açtığı sonsuz ufka doğru pedal basmak...
Dünden yarına kadar, üç gün, durmamacasına; kişisel bir arınma, derlenip toparlanma, kutsal bir suda yıkanma gibi...
Hey çocuklar!
***
Cumhuriyet Mustafa Kemal demektir.
Mustafa Kemal ise bir kökten devrimcinin adı.
Mustafa filmini seyrediyoruz. Anlatmak istediği bir devrimci, ama belki de anlatmakta zorlandığı...
“Gözünü kırpmadan Kurtuluş’u birlikte gerçekleştirdiği arkadaşlarını idama gönderen...” Üzerine basarak iki kez tekrarlamanın ardında bir anlam mı aramalı. İzmir Suikastı’na karışan yakın arkadaşlarını affettiği de dile getirilirken...
“Suikast” bir kopuştur! O noktada “arkadaş” kalmaz! Bir ihanet ve göze alınan bedeldir. Eğer kesin olgular varsa, Atatürk lütufkâr davranmış! Belki de bu lütufkârlığının ardında, kanıtların- olguların yetersizliği, eksikliği yatıyor! Tarihe, geleceğe karşı başı dik durmak isteği!
“Mustafa, birlikte yürüdüğü bazı arkadaşlarından kopuyor.”
Mustafa mı kopuyor, yoksa arkadaşları mı? “Devrim çocuklarını yedi” mi, yoksa, devrime katılanlardan bazıları yoruldular mı, düştüler mi, koptular mı, artık yeter, buraya kadar daha öteye gitmeyelim mi dediler, kısmen geçmişlerine teslim mi oldular...
Yürekleri, beyinleri, düşünceleri, düşleri, oraya kadar değil miydi?
Mustafa yalnız mı kaldı?
Önüne ve bugüne değil hep yarınlara, hep yapılması gerekenlere, hep daha iyiye, hep geleceğe, hep uygarlığın ötesine taşıyacak düşünce ve eylemlere bakan, ruhunu ve kişiliğini durmadan bunların ateşlediği insanlar, durmadan önde ve öne doğru koşanlar, Mustafa yalnızdır!
Yalnızlığı doğaldır! Yalnızlığı, yanında koşacakların yokluğundandır!
Mustafa evliliğinde de kökten devrimcidir; yapamayacaklarına değil yapabileceklerine, yapması gerekenlere bakmaktadır!
Mustafa’nın zamanı azdır. Ölümünden bir yıl önce bile, Hatay meselesini kökten çözmek için başlarına geçeceği 5 bin sivil istemektedir. “15 gün süre verin” diyen İnönü hükümetine karşı, bu defa bir gazete manşetinden seslenmektedir Mustafa: “Verdiğiniz 15 günlük süre doldu, Hatay konusunda ne yapacağınızı millet merakla bekliyor!”
***
Cumhuriyet, ülkenin her bir köşesinde inci taneleri açsın umudunun adıdır.
Türkiye inci taneleriyle dolmalıydı! Her bir köşesi! Bilimde binlerce inci tanesi; teknolojide on binlerce inci tanesi; düşüncede, kültürde, yazında, güzel sanatlarda, felsefede, eğitimde, yönetimde.. milyonlarca inci taneleriyle dolup taşacaktı ülke.
İnci taneleri var, onları köşede bucakta, orada burada, ama oldukça dışarıda görüyoruz... Sayıları azdır. Bazen Boğaz’da inanılmaz bir butik otel olarak karşınıza çıkar, bazen bir belediye başkanı olarak, bazen parlak bir beyin..
İnci tanesi, düşüncedir.
Cumhuriyet, bir düşüncenin üzerinde kurulmuştur.
Düşünce, akıldır, bilimdir, demokrasidir, özveridir, bireydir-dayanışmadır, destekleme-tutunmadır.
Türkiye inci tanelerinin saçıldığı bir ülke mi olacaktır, yoksa bugünkü ayrık otlarının giderek bütün ülkeyi bürüdüğü bir cangıl, ıssız ve kimsesiz toprakların ülkesi mi...
***
Bostancı’da, yüzlerce bayrak halinde ufka pedal basan gençleri düşündüm.
Bisikletini kapıp milyonların aralarına katıldığı bir düşe doğru...
Orhan Bursalı / 20.10.2008 / Cumhuriyet

28 Ekim 2008 Salı

Yine Nafile Bir Yazı...

Amerika’dan yönlendirilen dinciler kurnaz mı kurnaz; İslamcı politika Kuranıkerim’in temel hükümlerini es geçiyor, özellikle türbancı siyaseti güdüyor...
Diyorlar ki:
- Kadının türban takması Kuran’ın gereğidir, üniversitede türban yasağı özgürlüğe ve demokrasiye aykırıdır...
*
Kuranıkerim hükümlerine göre erkek eşini dövebilir..
Kadın, şeriata göre mirasta, erkeğe düşen hakkın yarısı kadarını alır...
Erkek, kafası kızdı mı, karısına bağırır:
- Boş ol!..
Evlilik biter..
İmam nikâhının hükmü bu kadardır; nafaka mafaka hak getire...
Kuran ahkâmına göre kadın erkekten aşağıdır, erkek egemenliği altında yaşar...
Türkiye’de cümle âlemin bildiği bu Kuranıkerim hükümleri ve daha niceleri hasıraltı ediliyor; siyasal kavga türban üzerine oturtuluyor; laikliğe seçim sandığında gol üstüne gol atılıyor...
*
Neden?..
Çünkü kadınlar sus pus...
Türkiye’de kadın dedin mi, akla özgür birey gelemez, tesettür egemendir, cins-i lâtif erkeğinin buyruğundan çıkamaz, ne kimliğini savunabilir, ne de kişilik haklarını talep edebilir...
Günümüzde toplumsal kültürümüz kadının ezilmesini öngörüyor ve doğal sayıyor...
*
Peki, üniversitede türban yasağının anlamı ne?..
Cami inancı işlediği zaman cami olur...
Üniversite inancı dışladığı zaman üniversite olur...
Cami inançtır..
Üniversite akıldır..
Bilimsel araştırmada kılavuz ne İslam şeriatının mantığıdır, ne Musevi ya da Hıristiyan inancı üniversitenin kapısından içeri girebilir...
Türbanla üniversite kapısına dayanan kız öğrenci, daha baştan bilimsel mantığı -başka deyişle üniversiteyi- reddetmiş demektir...
Ama suç kendisinde midir?..
*
İlköğretimde ve aile yaşamında beyni yıkanan kız çocuğu, dinci - İslamcı siyasetin gençlik kesiminde bir militana dönüşüyor...
Kuran ve hafız kursları, tarikat ve cemaat örgütlenmesi, imam okulları kız çocuğunu daha küçük yaştan şartlandırıyor...
O artık özgür insan, birey, özgür vatandaş, erkekle eşit kişi olmak şansını yitirmiştir...
Üniversite kapısına dayandığı zaman aklı türbanının altında yok olmuştur...
*
Ancak biliyorum ki bütün bu yazdıklarım tartışılmaz doğruları dile getirse de nafiledir...
Kadınların özgürlüğü, tüm İslam dünyasında, ya türban ya da daha beteri çarşaf veya burkanın altında sıfırlanıyor...
İslam coğrafyasında kadın - erkek eşitliğine ulaşmak için tarihsel zaman ölçeğinde daha çok yol tepmek gerek...

28.10.2008 / İlhan Selçuk / Cumhuriyet

27 Ekim 2008 Pazartesi

Bir kadın bir adamın en çok neresine bakar?

Bunu hep çok merak ederim.
Yıllardır hep bizlerin kadınların neresine baktığı yazılır çizilir; ama bir türlü kadınların bizim neremize baktığı yazılmaz.
Basın erkeklerin kontrolü altında olduğu içindir ki bu konu hep bilerek ıskalanır. Bakışlar hep kadına dönüktür, erkelere yönelmez.
Karım, kendisi de dahil olmak üzere, birçok kadının belden yukarısına odaklandığını söyledi.
Belden aşağı bakmak için yaşın kemale ermesi gerek gibi bir de komik bulduğum ekleme de bulundu.
Yani kadınlar, bizim gibi belden aşağıdan başlamazmış.
Bilmiyorum.
Tartışılır.
Medeniyetten medeniyete değişir diye düşünüyorum.
Ama bu yaşla beraber belden aşağı bakabilir olma durumu da ilginç bir tespit.
Ben bu yazıları yazmaya başladığımdan beri kadınların; son derece cüretkar, cesur, korkusuz ve kısmen deli olduğuna karar verdim.
Kadınlarda deli cesareti var!
Kadınlar ne istediklerini çok iyi biliyor ve bunu dile getirmekten korkmuyor.
Bu kadınlar için iyi olabilir de, ben bu kadın cinsinden korkuyorum.
Hatta ben bu cins kadınlardan korktuğum gibi, anlam veremediğim bir şekilde rahatsız da oluyorum.
Biz analarımızdan böyle görmedik, belki de ondan. Bizim analarımız “uslu” kadınlardı.
Karılarımızın “yaramaz” olmasını kaldıramıyoruz.
Bizler, kadının çok cengaver olanını hemen basitlikle damgalar, tepesine o mühürle iki üç vurup bastırıp öyle rahat ederiz.
Düşünüyorum da, benim karım çıkıp uluorta cazgır cazgır konuşsa, avaz avaz kahkaha atsa, hemen suratım asılır.
Surat asıyorum da...
Herkesin içinde “açık seçik/belden aşağı” fikirler beyan etmesinden de haz etmediğimi fark ettim.
Karımın “açıklığı” yatak odamızın dışına çıkınca beni tahrik edeceğine, tahrip ediyor.
Sözde ben yontulmuş taş devri adamıyım bir de!
Demek özümüz budur.
Odunluk var.
Yapacak birşey yok.
Yanımdaki kadının hep “yerini bilmesini” ister bir halim var.
Bunu açık açık söylemesem de, hissettirmesini iyi biliyorum.
Karım bu durumdan rahatsız.
Haklı olabilir.
Adam / 27.10.2008 Hürriyet

22 Ekim 2008 Çarşamba

Regl Partisi Meselesi.

Dün Psikolog Şule Akdağ’ı aradım. O kim mi?
12 yaşındaki kızına regl partisi düzenleyen anne.
Kibarca, "Söyleyeceğim yeni bir şey yok, zaten her şey yazıldı çizildi" dedi.
Anlayacağınız röportaj vermek istemedi.
Oysa bu mesele, herkes gibi benim de ilgimi çekmişti.
Ama yani "Konuşmayacağım kardeşim!" diyen biri varsa karşınızda yapacak bir şey olmuyor, boynuna çökecek haliniz de yok, kös kös kapatıyorsunuz telefonu.
* * *

Konuyu ilk gündeme getiren rahmetli Duygu Asena’ydı.
Bundan 20 yıl önce.O zamanlar 18-19 yaşındaydım ve acayip etkilenmiştim.
"Evet ya" demiştim, "Çok haklı, neden erkek çocuklarının sünnet törenleri davullu zurnalı kutlanıyor, gururla ’Oğlumuz erkek oldu!’ deniyor, hediyeler veriliyor... Da... Biz kızlar, regl olduğumuzda tık yok...
Olmadığı gibi bu konu, ulu orta konuşulmuyor ve adet görmek, gizlenmesi ve tahammül edilmesi gerekli bir şey olarak kabul ediliyor?"* * *
Şimdi de durum farklı değil aslında...

Şule Akdağ’ın son derece iyi niyetle bu işe kalkıştığını anlıyorum.
Ama ben ondan biraz daha farklı düşünüyorum.
Bir oğlum olsaydı mesela, hastanede doğar doğmaz sünnet ettirirdim, bu meselenin abartılmasına asla izin vermezdim.
İlla çocuğa parti yapacaksak, başka vesilelerle yapalım.
Sünnet sonrası erkek- merkek de olunmuyor.
Oğlumun kafasına böyle sersemce şeyler sokulmasına müsaade etmezdim.
İlk sekste de olunmuyor.
Bu tür şeyler bana hüzünlü geliyor ve bence erkeklerin kendilerini, seksi ve pipilerini gereğinden fazla önemsemelerine sebep oluyor.
Her adamın, "erkek olma" öyküsü başka, kimi çocuğunu kucağına alınca oluyor, yani baba olunca, kimi kendi babasını kaybedince, kimi ayakları üzerinde durmaya başlayınca, kimi de bakmakla yükümlü olduğu insanlar olunca...
* * *
Yanlış anlaşılmasın...
Aynı şekilde adet görmenin de abartılacak bir yanı yok.
Rahatsızlık verici bir yanı da.
Evet, insan biraz daha hassas ve sinirli oluyor.Ama -istisnai durumlar dışında- sinir krizi eşiğinde de olmuyor.
Olmak istiyorsanız olursunuz tabii o ayrı, onun için regl olmanıza gerek yok, her şey bahane edilebilir.
Ve bu bir hastalık değil.
Orta okul ve lise hayatım boyunca, regl olan kızlar "Hocam, bugün hastayım" dedi, beden derslerine girmedi, böyledir, girmezler, o gün eşofman bile giymezler, hayattan muaftırlar, tamam çok ağrın varsa girme de, ağrın olmayabilir onu anlatmaya çalışıyorum.
Benim olmadı mesela.
Ama tabii şu psikolojide olursam, "Aman Allah’ım o bir hafta geliyor, devrileceğim ben, yataktan çıkamayacağım, acılar içinde kıvranacağım!"
O zaman kıvranırım tabii.Benimki bu tür şeyleri abartmayan bir anneydi.
E o zaman siz de, "E bunda ne var ki?" diye büyüyorsunuz.
Denize de giriyorsunuz, spor da yapıyorsunuz, regl olmak hayatınızı felç etmiyor.
Hatta hissetmiyorsunuz, fark etmiyorsunuz bile.
* * *
Nacizhane fikrim, bence regl partileri yerine, kızlarımıza bunun tamamen normal bir şey olduğunu öğretmek.
Saklamaya gerek yok ama kutlamaya da gerek yok.
Adet görmek, hayat akışını bozmaz.
Spor yapabilirsin.
Koşup, zıplayabilirsin.
Bikini giyebilirsin.
Hatta yüzebilirsin.
Üstelik tampon diye de bir gerçek var.
Küçük, müthiş bir icat.
Hiç anlamam koca koca kadınlar bile kullanmaktan imtina eder.
Eğer adam gibi kullanmayı bilirsen sakıncası yok ki.
Sık sık değiştireceksin ve içeride unutmayacaksın.
E artık o bilincin de olsun.
Ama bizde hálá "Yok kızlık zarıma zarar verir, yok bilmem ne!" denir.
Değil kardeşim.
Vermiyor.
Genç kızlar için üretilmiş ince tamponlar da var.

Bana inanmıyorsanız bir doktora sorun, danışın.
Ama genç kızlar, jinekoloğa da gitmiyor, götürülmüyor.
Önce galiba annelerin eğitilmesi gerekiyor.
Sizce de öyle değil mi?
HAMİŞ 1: Anneler! Kızlarınıza ve oğullarınıza hayata dair, ilişkilere dair, cinselliği dair öğretmeye çalıştıklarınızı bana yazsanıza. Ama lütfen destan gibi uzun yazmayın sadece birer paragraf. Canınız ne isterse. Bakarsınız birlikte yeni bir konu hazırlarız, interaktif takılırız...
HAMİŞ 2: Ben yine de işi sağlama aldım, bu yazıyı yazarken Ortadoğu ve Balkanlar’ın en yakışıklı jinekoloğu Moşe Benhabip’i aradım, tampon kızlık zarını yırtar mı yırtmaz mı meselesini açıklığa kavuşturdum. Kızlık zarı denilen şey, araba tekerleği gibiymiş, ortası delik, tamponu düzgün taktığınızda bir şey olmuyor, ola ki yanlış takıldı, yırtılma ihtimali olan yer -o da çok az bir ihtimal- yanakları. O yüzden de genç kızlar için üretilmiş tamponlar var, onların kesinlikle bir zararı yok. Ama zaten, kafayı bu kadar zara takanların tamponla işi olmayacaktır. Neyse, ben bu konuda gerekli açıklamayı yapayım da bütün bakirelerin hışmına uğramayayım...
Ayşe Arman / 22.10.2008 / Hürriyet

21 Ekim 2008 Salı

İlk regl

OH! Nihayet bir "cesur yürek" çıktı.Haberi okumuşsunuzdur gazetelerde... Bir anne, kızının ilk reglini halaylı, pastalı törenle kutlamış. Törene baba da katılmış.
Alnından öperim ben o ana babayı.
"Utanmıyor musunuz?" diye soranlar olmuş...
İşte ben de tam bunun için kutluyorum onları. Bu işi "utanılacak durum" olmaktan çıkarmaya soyundukları için.
Evet, abartılı bir şey yaptılar, tamam ama bu topraklarda şart böylesi karşı gelmeler. Bazı şeyler alçak sesle söylenince anlaşılmıyor bu memlekette. Ailece bağırmışlar, iyi etmişler.
*Kendi ilkimi düşündüm..
Bırakın regli, uluorta "pamuk" diyemezdik biz.
Sanki başka işlevi yoktu pamuğun.
"Pamuk" diyemeyen bu diller, bakkala girip "Bi Orkid" diyebilir miydi peki sonraları?
Mümkün mü?
Tezgáhta kadının durduğu eczane kollamakla geçti ömrümüz.
Bu açıdan bakınca marketlerin devreye girmesi, Hızır’ın yetişip gelmesi gibi bir şeydir kadınlar için.
Koy sepete, tamam.
"Kasa olayı?" diyeceksiniz.
Bir paket Orkid için eve erzak düzdüğümü bilirim. Kasadaki tepe sersemi olup Orkid’in üzerinde duramayacak.
Burada hemen bir parantez açmak isterim; Orkid deyip duruyorum, çünkü bunların hepsi Orkid’dir benim için, tıpkı bütün katı yağların Sana, tıraş bıçaklarının jilet olması gibi.
Uzatmayayım, sonra zaman değişti, e, kadınlar da değişti elbet!
Şimdi bakıyorum, 60 yaşında kadınların çantasında paket!
Göstermek için çabalıyorlar adeta.
Hey gidi!..
Nereye saklayacağımızı bilmezken, gurur vesilesi oldu!
Fakat günahlarını almayayım, "ömürler uzadı" deniyor ya, belki menopoz yaşı da 70’e çıktı otomatikman!
Bu hesapla çocukların diş çıkarma yaşı da 15’e çıkabilir, o ayrı.
*Annemlerin ilk regl günlerine ise hiç girmeyeyim. Gençler tarih kitabı açmış gibi olmasınlar. Fakat şu kadarını söyleyeyim, yıkar, kaynatır, kurutur, ütülerlermiş!
Zahmetli iş olması durumu ayrı konu, esas olan, bütün bunları ev ahalisinden gizli olarak yapmaları.
Neden gizli?
Ayıp çünkü!
Ben de leğeni salona getirselerdi demiyorum ama öteki çamaşırların yanında kuruyamaz mıydı en azından?
Ha bir de hala, teyze, anne, ilk reglden kim haberdar olduysa, ádet olduğu üzere ondan yenen okkalı tokat var. Kim, neden çıkardıysa bu ádeti... Üstüne yorum bile yapamayacağım.
Hangisi iyi?
Bu mu, bizimki mi, davul zurnayla ilan mı?
"Normali yok mu bunun?" diyeceksiniz...
Yok demek!
Hangisinin iyi olduğunu ise zaman gösterecek. Şimdilik kadının regl olmasının utanılacak bir durum olarak görülmesiyle "namus", "töre" adı altında kadınların öldürülmesinin aynı döneme rastladığını biliyoruz bir tek.
Bilmem anlatabildim mi...
Pakize Suda / 21.10.2008 / Hürriyet

Balık hafızalı insanlar topluluğu

Ben hatırlamıyorum.
Siz hatırlıyor musunuz?
A a!
Unuttunuz mu?
Neyi unuttunuz?
Neyi unutucak olduğunuzu mu, neyi hatırlayacak olduğunuzu mu unuttunuz?
Yoksa hepsi veya hiçbiri mi?
Pardon konu neydi?
Ne neydi?!
???
***
Halimiz aynen böyle.
Balıklar gibi olduk.
Ya da oldurulduk. (Bu da en işimize gelen cevap... Olmasaydık ya!)
Çok değil bundan 1-2 ay evvel birbirimizi parçalamaya hazır olduğumuz bütün konuları unuttuk.
“Sineye çektik” mi demeliydim acaba?
Ya da “alıştık, kanıksadık” mı demeliydim?
Bilmiyorum.
Hatırlamıyorum...
Siz seçin aralarından birini, cevap kesin odur, işimize gelendir nasıl olsa.
Ben kısacık bir liste yaptım.
“Unutulanlar” listesi, bir çeşit longplay...
(Belki de boşuna yapmışımdır, belki millet bilerek unutmak istiyordur. Bana ne oluyorsa!)
Listemizin TOP 5’ i şöyle olabilir mesela:
1- Konya Balcılar’ daki yurt binasının, patlama sonucu çökmesi üzerine ölen çocukların aileleri, velileri, 12 Ağustos 2008 günü Özdemir İnce’ nin köşesinde yazdığı üzere: “Türk Ceza Kanunu' na ve Türkiye' nin taraf olup imzaladığı uluslararası sözleşmelere göre suçludur.” Özdemir İnce o yazısında bir de soru sormuştu: “Savcılar var! Mı? Göreceğiz!” diye. Ben de merak ediyorum. Memlekette savcı var mıymış? Ve bu konuda ne yapılmış acaba?
2- Türban’ a ne oldu? Bu konu kapandı mı?
3- Şeriat tehlikesinden yakınıyorduk. Sanırım o konu da artık popülerliğini yitirdi.
4- 17 şehit vermeden hemen önce, Deniz Feneri’ ne takmıştık ya kafayı, “yolsuzluk ve din istismarı elele” diye diye... Acaba o konu ne oldu? Ne ara kayboldu gitti gümbürtüye...
5- Susuzluk vardı yazın memlekette. Bilmem hatırlar mısınız? Hani barajlar kurumuştu, toprak çölleşmişti, bidonlarla kuyruk olmuştuk ya çeşme önlerinde... İki yağmur yağdı, o sorun da halloldu desenize...
Eh...
Çok şükür halimize.
Aslında daha neler sıralayabilirim ama...
Nasıl olsa unutacağız,
Bir alt satıra geçince.
Yonca
“somon füme”
Yonca Tokbaş /21.10.2008 / Hürriyet

20 Ekim 2008 Pazartesi

Yüzük

Yaşlıca bir adam ve yanında şahaser güzel bir kadınla bir mücevher dükkanına girerler. Yaşlı adam satıcıya güzel bir yüzük satın almak istediğini söyler. Satıcı vitrinden güzel bir yüzük çıkarıp gösterir. Satıcı bu yüzüğün 4000 $ ettiğini söyler. Yaşlı adam ve genç kadın yüzüğe bakarlar ve yaşlı adam satıyıca; -'Lütfen bana en iyi yazüğünüzü gösterin' der Satıcı içerden kasasından bol pırlantalı şahane bir yüzük getirir ve der ki; -'Bu dükkanımdaki en iyi yüzüğüm ve fiyati 50 000 $ dır' der. Genç kadın heyecanla parmağına takar. Yaşlı adam cebinden çek defterini çıkarır ve 50 000 $ yazar ve izah eder -'Bugün; cumartesi ve öğleden sonra. Bankaların kapalı olduğunu biliyorum. Emin olmak istediğinden eminim. Çeki sana bırakıyorum, Pazartesi sabahı bankama telefon edip çekin karşılığını aldıktan sonra, çetin üstünde yazılı olan telefonumdan beni ara, biz de gelip yüzüğü alırız. Pazartesi sabahı mücevherci yaşlı adamı arar. -'Sen benimle alay mı ediyorsun? Hesabında hiç paran yokmuş!!' Yaşlı adam -'Sen yüzüğü dükkanında sakla ve çeki yırtabilirsin. Sayende şahane bir hafta sonu geçirdim..

Aranızda müslüman olan var mı?

Buna cok guldum... Iste Turkiyenin durumu, bir baska acidan..:)))
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:-Aranızda müslüman olan var mı ?Korkudan kimse bişey diyemez. Biraz sonra yaşlı bir adam ayağa kalkar: -Ben müslümanım. der.
Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışarıdaki inek sürüsünü gösterip: -Amca, şunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin ? der.
Yaşlı adam epeyi bir hayvanı kestikten sonra 'ben yoruldum başka birini bul' der. Adam bu sefer kanlı bıçakla tekrar camiye girer ve sorar: -Aranızda başka müslüman var mı ? Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, imam: -Ulan iki rekat namaz kıldırdık diye müslüman mı olduk simdi...

19 Ekim 2008 Pazar

Yanıt basit

AYNEN "futbol" ve "siyaset" konusunda olduğu gibi şimdi de "terör" konusunda herkes uzman kesildi.Son ekonomik kriz "ekonomist"lerle cahilleri nasıl aynı hizaya getirdiyse, galiba "terör" konusunda da gerçeği görmek için beklemek zorunda kalacağız.Şimdi de Adalet Bakanı Şahin, uzmanlığını ilan etti:Mehmet Ali Şahin'in dün söylediklerinden anladığımıza göre "terörü ancak eğitimle" yenebilirmişiz.Terörden uzun yıllar çeken İngiltere'de mi "eğitim" yetersizdi, İspanya'da mı?Kimi "ekonomik kalkınma"yı önkoşul olarak öneriyor, kimi "etnik kimlik" konusunu öne çıkartıyor.Terör eylemlerinin arkasına saklananlara göre, çözümün adı "demokrasi"dir. Ama bireysel hakları ve özgürlükleri koruyan demokrasi değil, etnik bölünmeyi hukukileştiren "demokrasi"dir istedikleri.Güvenlik güçlerine sorarsanız, terörü ancak onlara verilen yetkiler genişletilirse önleyebiliriz.Bugünkü Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ ise çözümün anahtarı olarak "önce terör örgütüne katılımların önlenmesini" istiyordu.Bu ülke uzun süre de terör örgütünün faaliyetinin yoğunlaştığı yöreleri ekonomik ve sosyal yönden kalkındıracak önlemleri tartıştı. Kaç kere "ekonomik kalkınma paketi" ilan edildi. Kiminin içi boş çıktı. Kimi kısmen uygulandı. Ama yine de özellikle altyapı yatırımları (yol, su, elektrik, sağlık, kültür, spor) yönünden Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun kırsal alanları İç Anadolu Bölgesi'nden de, Karadeniz Bölgesi'nden de çok ileri düzeye geldi.Ama değişen bir şey olmadı.Olamazdı da...Çünkü geçen gün CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ'ın TBMM Genel Kurulu'nda açıkça ifade ettiği gibi, hükümetin bu konuda bir stratejisi ve ona dayanan politikası yok.O yüzden bir süre önce kendisinin "Türkiye'deki terörün kaynağı" olduğunu ileri sürdüğü, hatta PKK'yı terör örgütü olarak nitelendirmedikçe yüzüne bakmayacağını söylediği Mesut Barzani'ye "Büyükelçi" düzeyinde temsilci gönderiyor. Çünkü bu konularda Türkiye'nin değil Washington'un politikalarıyla sonuç alınmasına çalışılıyor.Washington ise hem Türkiye'yi rahatsız eden terör örgütünün kökünün kazınmasını engelliyor -yani bir bakıma terör örgütüne destek veriyor- hem de başka ülkeleri "terörist devlet" diye ilan ediyor.Oysa gerçek çok basit:Terör örgütünün önce sahada yenilmesi lazım. Bu sağlanmadıkça, hangi önlemden söz ederseniz edin, istenen sonuç alınmaz.Terör örgütünü sahada yenmenin birinci koşulu da buna ilişkin politikaların -örneğin sıcak takip hakkının- başta Washington olmak üzere hiçbir yabancı iradenin kontrolüne tabi olmamasıdır.Türkiye'de egemenliğin "Türk milletine" ait olduğunu buradaki kürsülerde söylemek yetmiyor. Washington'a söyleyebiliyor musunuz? O.Ekşi / 18.10.2008 / Hürriyet

Az gelişmiş bölgeler

Bu ülke uzun süre de terör örgütünün faaliyetinin yoğunlaştığı yöreleri ekonomik ve sosyal yönden kalkındıracak önlemleri tartıştı. Kaç kere "ekonomik kalkınma paketi" ilan edildi. Kiminin içi boş çıktı. Kimi kısmen uygulandı. Ama yine de özellikle altyapı yatırımları (yol, su, elektrik, sağlık, kültür, spor) yönünden Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun kırsal alanları İç Anadolu Bölgesi’nden de, Karadeniz Bölgesi’nden de çok ileri düzeye geldi. Ama değişen bir şey olmadı. Olamazdı da... O.Ekşi 18.10.2008 / Hürriyet ///////
Demek ki neymiş, birçok konuda ülkemizin diğer yerlerine göre Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi daha ilerideymiş. Doğu ve Güneydoğu’dan fakir, az gelişmiş, mağdur bölgesinden çuval çuval erzak gelirken, diğer bölgelerimizden gelenlerin bir iki paketle, bir kasayla sınırlıdır, arzu edenler otogarlarda otobüsleri izleyebilir. HER NEDENSE ÜLKEMİN DAHA FAKİR OLAN BÖLGELERİNDE İNSANLAR KARADENİZİ AYIRALIM, AKDENİZİ AYIRALIM DEMİYOR. YA DA MARMARA BÖLGESİ İNSANI RESTİNİ ÇEKMİYOR YETER DÜŞÜN YAKAMIZDAN, SİZLERE BAKTIĞIMIZ YETTİ DEMİYOR. Ülkemizin hangi bölgesine pkk!!! yandaşı gidiyor o il, o ilçe karışıyor. Yurt dışı yardımlarla ballı börek hayat sürdürdükleri yetmiyormuş gibi bölünmüş haritalar ellerinde dolaşıyor. Bir de parayla yandaş olan sorospuları var ki, ağzı açılan İNSAN HAKLARINDAN dem vuruyor. Bir tek Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan pkk!!! yandaşlarının insan hakları varmış gibi. Bir zamanlar Akın Birdal’ın başkanlığını yaptığı İnsan Hakları Derneği vardı. Hep ölen pkklıların haklarını savunurlardı, hiç şehitlerimizin esamesi okunmaz, ölen kürt kökenli vatandaşlarımızın dahi ismi geçmezdi,
işte bu resimdeki gibi kürt kökenli bebeğimiz, onun insan hakkı yokmuydu, artık olmayacak. Bu
bebeği "Böyle gidemez kafasına sıkın", "yaralıyla sınırı geçemezsiniz onu da halledin" diyenler öldürdü. Sözüm ona onun için savaşıyorlar.

Resim netten alınma. Şimdi derneğin adı pek duyulmuyor, onlar adına dışarıdan parasal destek alanlar konuşuyorlar. Bir kısım ülkeyi şeriatla yönetme peşinde, bir kısım yarıdan bölme peşinde. Bizler de birlik peşinde efendi olalım, hep birlikte geçinelim diyoruz. Söz neydi “Kör cehalet çirkefleştirir insanları. Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var elbet. Lakin bir lâfa bakarım laf mı diye, Bir de söyleyene bakarım adam mı diye” Biz onlara uymamaya, saygı göstermeye gayret ederken, bu ülke hepimizin derken onlar bizi salonlarda süzülen kadın ve erkeklerle karıştırıyorlar sanırım. Ha birde bizi çok seven okyanus ötesinde ikamet eden işgalci dostumuz!!! ile maşaları var. Hem ülkemizde, hem kuzey Irak’ta, hem Irak’ta, el ele evlenecektik baharda modundalar. Böyle çok sevgili dostlarımız varken düşmana ne gerek var. Mutlaka biliyorsunuzdur ama tekrarında fayda var zarar yok. Atatürk “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasi, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek mânasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz.. ********* Arzumuz dışarıda bağımsızlık, içeride kayıtsız ve şartsız millî egemenliği korumadan ibarettir. Millî egemenliğimizin hattâ bir zerresini bozmak niyetinde bulunanların kafalarını parçalayacağınızdan eminim. ******* "Biz barış istiyoruz" dediğimiz zaman "tam bağımsızlık istiyoruz" dediğimizi herkesin bilmesi lâzımdır. Bunu istemeye hakkımız ve kudretimiz vardır. On sene, yirmi sene sonra aşağılaşarak ölmekten ise şimdiden şeref ve haysiyetle ölmeyi üstün tutmalıyız.” Demiş. Uluslar arası ilişkilerde güçlü yönetimlere sahip ÜLKELER HEP KAZANIR. Süperkomedi

NOT: 1-Salonda süzülen kadın ve erkek nitelemesi bizlerin hayatını lay lay lom geçirdiğimizi düşünenler içindir.
2- !!! işaretleri, pkk yandaşı ile kürt kökenli vatandaşlarımızı birbirine karıştırmamak için konulmuştur.

Kadın Susarsa...

Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı medya korosunun saldırısı sürerken, alttan alta sürdürülen bir girişim nedense gazetelerimizde pek yer almıyor. Kendilerini insan haklarının, kadın-erkek eşitliğinin, laikliğin savunucusu olarak gösteren büyük medya organlarında sessizlik sürüyor bu konuda… Kıyısından köşesinden birkaç haber, o kadar.
Konu ne?
Konu vahim. Konu çok önemli.
Dünkü Cumhuriyet konuyu şu başlıkla verdi: “Üzmez yasası girişimi kadınları ayağa kaldırdı.”
İddiaya göre 14 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan yargılanan 78 yaşındaki Hüseyin Üzmez’in de yararlanacağı bir yasa tasarısı girişimi var. Buna göre evlenme yaşı ve tecavüzde şikâyet yaşının 14’e indirilmesi öngörülüyor. Evlenme durumunda tecavüz cezası ortadan kalkıyor.
Böyle şey olur mu? Olur. Bugünkü Türkiye’de olur.
Böyle bir hazırlık var mı? Varsa ne aşamada? Medyanın bu konunun üzerine gitmesi, didik didik etmesi, başta kadın köşe yazarları olmak üzere ‘dur’ demesi gerekmez miydi?
Cumhuriyet’in başlığı da biraz abartılı olmuş doğrusu. Kadınların ayağa kalktığı falan yok. ‘Ayağa kalkan’ sadece birkaç kadın.
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman ayağa kalkmış, diyor ki: “Bu değişiklikler geriye gidişin, İran’a dönüşümün somut birer uygulamasıdır ve asla kabul edilemez. Tüm kadın örgütlerine, ilgili meslek odalarına, sivil toplum örgütlerine, kadının insan haklarını elinden alacak olan ve onları yalnız cinsel objeye dönüştürecek olan, cinsel suçlara karşı savunmasız bırakacak olan ve toplumumuzu çağın dışına itecek bu yasal düzenlemelere karşı çıkmaya davet ediyorum. AKP’ye tavsiyem, bu yasa tasarısını hiçbir şekilde TBMM’ye getirmemesidir. Aksi takdirde dünyayı onlara dar ederim.”
DSP Genel Başkan Yardımcısı Melda Bayer de ayağa kalkmış. DSP İstanbul Milletvekili Jale Ağırbaş’la birlikte düzenlediği basın toplantısında şöyle diyor: “Toplumun yarısını oluşturan kadınların elindekileri almak için ciddi bir gidişat var, bardak dolup taştı. Bu haberler doğruysa Türkiye’de çağdaşlık adına yapılan yasaları değiştirme girişimleri demek ki vardır. Türkiye ve Türk kadını adına endişe duyuyorum. Benim düzenlemenin içeriğini söylemeye dilim varmıyor. Eğer söylersem küçücük kız çocuklarını rencide ederim.”
***
Kadını susan bir toplum, her türlü geriliğe, her türlü hastalığa açık bir toplum demektir. Böyle bir girişim karşısında Türkiye’de kadınların, köşe yazarlarıyla, örgütleriyle, hukukçuları, doktorları, hemşireleri, öğretmenleri, öğretim üyeleriyle ayağa kalkması, “Aklınızdan bile geçirmeyin” diye tavır koyması gerekmez miydi?
Türkiye’de küçücük kız çocuklarının tecavüzcünün önüne atılması da hak ettiği tepkiyi görmüyorsa, neye karşı tepki gösterilir ki?.. Hikmet Bilâ / 19.10.2008 / Cumhuriyet

14'ünde evlenmeleri istenen kızlarımız 1 yaşında da türbana sokulur, kimin umuru.
Süperkomedi

Resim netten alınma.


15 Ekim 2008 Çarşamba

Ben tavukları tutarım

Yakışıklı bir Amerikalı çiftçi kasabaya inmiş. Bir kova, bir çekiç, iki tavuk ve bir de horoz satınalmış. Çiftcinin bütün bunları taşımakta zorlandığını gören dükkan sahibi ona akıl vermiş: - Çekici kovanın içine koy, kovayı bir elinde taşı. Tavukları koltuk altlarına sok ve horozu da öbürelinde taşı..! Çiftçi adamın dediğini yapmış ve kamyonetine doğru yürümeye başlamış. Yakışıklı çiftçinin yolunu bir kadın kesip; 'Affedersiniz; acaba Çılgın Boğa Çiftliği'ne nasılgidebilirim?'. demiş. Çiftçi: - Şansınız var. Benim çiftliğim Çılgın Boğa'ya çok yakın. Atlayın kamyonete; sizi götüreyim!.. Kadın: - Peki ama, sizin beni şimdi bir duvara yaslayıp, bana tecavüz etmeyeceginizi nereden bileyim? Çiftçi: - Hanımefendi insaf, bir elimde içinde çekiç olan kova, koltuklarımın altında birer tavuk, öteki elimde bir horoz varken, ben sizi nasıl duvara yaslayıp tecavüz edebilirim!?.. Kadın: - Çok basit..! Horozu yere koy, üstüne kovayı geçir, çekici de kovanın üstüne koy ki; horoz kaçamasın! Ben de tavukları tutarım!.

12 Ekim 2008 Pazar

Normalin dışı

Adamın biri denizaşırı bir ülkeye iş seyahatine giderken en iyi arkadaşını yeni evlendiği genç karısına göz kulak olması için görevlendirmiş. “Normalin dışında bir durum olursa hemen bana haber ver” diye sıkı sıkı tembihlemiş.Aradan iki hafta geçmiş en ufak bir haber yok, ama 3’üncü hafta iş adamı tek cümlelik bir telgraf almış: “Karınla her gece kalmaya gelen o adam dün gece gelmedi..!”

Angarya

Bir gün profesörlerin aklına rahatsız edici bir soru takılmış.-'Eşleriyle olan cinsel hayatları acaba bir zevk mi yoksa angarya mı?'Düşünmüşler aralarında tartışmışlar ve bir sonuca varamamışlar. İçlerinden biri -'doçentlere danışalım bakalım onlar ne düşünüyor bu konuda' demiş. Gitmişler sormuşlar. Doçentler düşünmüş ve -'siz bilirsiniz hocam' demişler Prof' ara. Prof' lar için bu soru karın ağrısı olmuş. Gidip yardımcı doçentlere başvurmuşlar, onlar da bir süre düşünüp -'siz daha iyi bilirsiniz' hocam demişler.Prof' lar bir cevap bulamamanın sıkıntısı içinde bir de asistanlara soralım demişler. Neyse SIKILA SIKILA sormuşlar. -'Sizce bizim eşlerimizle olan cinsel hayatimiz bir zevk midir yoksa angarya mı?'Asistanlar hep bir ağızdan -'ZEVK' diye bağırmışlar. Prof' lar sasırmış bu çabuk ve net cevaba. Merak etmişler,-'Neden?' diye sormuşlar asistanlara. -'Neden bu kadar emin ve çabuk cevap verebildiniz?' Asistanlar cevap vermiş:-'Angarya olsaydı bize yaptırırdınız'

24 Eylül 2008 Çarşamba

800 yil once, Omer Hayyam'dan,

800 yil once, Omer Hayyam'dan, saka gibi ama degil…!
'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun
Cennet-i alâ meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri' diyorsun
Cennet-i alâ kerhane midir?
* * *
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?
Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı
* * *
Beni özene bezene yaratan kim? sen
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
O zaman nedir o cennet cehennem?
* * *
Kim senin 'yasa'nı çignemedi ki söyle?
Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle.
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer
Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle
* * *
Tanrı bizi çamurdan yarattıgında
Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir
O halde cehennemde beni niçin yakacak?
* * *
İsyan edip karşında duracağım, neredesin?
Karanlığı, ışığa yoracagım, neredesin?
İbadete karşılık cenneti alacaksam
'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?
* * *
Kör cehalet çirkefleştirir insanları.
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lâfa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye
* * *
Dünya, üç beş bilgisizin elinde
Sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
Üzülme, eşek eşeği beğenir
Bir hayır var sana kötü demelerinde
* * *
Sen bu dünyanın sırrına eremezsin
Erenlerin dilini de sökemezsin
Öyleyse iç şarabı, cennet et dünyayı
Öteki cennete ya girer, ya giremezsin
* * *
Niceleri geldi, neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hic gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler
***
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA
***
Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Bana da sapık dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam O'yum
YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN
***
Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri
ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
***
Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE....
***
Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını minberini.
Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık
CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..
***
Seni kuru softaların softası seni
Seni cehenneme kömür olası seni
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ?
***
Yaşamın sırlarını bileydin
Ölümün de sırlarını çözerdin
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ!

21 Eylül 2008 Pazar

Gelin Dünyayı Değil Kendimizi Kurtaralım

Gelin Dünyayı Değil Kendimizi Kurtaralım
Gelin bu pazar James Bond gibi dünyayı ve ülkeyi kurtarmayı çok çok bilgili abilerimize, ablalarımıza bırakıp, biz kendimizi kurtarmaya bakalım.
İşte sorular:
En son ne zaman dünye- vi işleri bir yana koyup, bir sanat galerisine girip, resmin ve heykelin içinde kayboldunuz?
En son ne zaman, sonbaharın eşsiz renklerini adeta koklayarak bir deniz ya da bir nehir kıyısında oturdunuz?
En son ne zaman hiç nedensiz birine, sevgilinize, kızınıza, bir yakınınıza sarılıp “Seni seviyorum” dediniz?
En son ne zaman yüzünüzü gökyüzüne kaldırıp, orada yukarda şaşırtıcı bir düzen içinde daha sıcak yerler için ülkeyi terk eden göçmen kuşların müthiş macerasını iliklerinizde hissettiniz?
En son ne zaman bir gece yarısı elinize oklavayı alıp hamur açtınız ve sabah kahvaltısında mis gibi çiğ börekleri sevdiklerinizle paylaştınız? En son ne zaman büyük büyük binaların arasında nasılsa kalmış bir nar ağacına bakıp, narın o bereketli mucizesini düşündünüz?
En son ne zaman müzikçalara hareketli bir parça koyarak sadece ama

sadece kendiniz için dans ettiniz?

En son ne zaman dünya nükleer bir patlamayla yok olursa hangi tür hayvanların yaşayıp yaşayamayacağını merak edip, yaşayabileceklerin neden bu kadar şanslı olduklarını merak edip kafa yordunuz? Şu koskoca dünyada sizinle birlikte aynı anda uyuyan kaç kişi vardır, küçük matematik problemi sizi bekliyor, çözmeye hazır mısınız?

En son ne zaman lapa lapa yağan bir karın ne denli baştan çıkarıcı olduğunu düşünüp, yeryüzünde kaç milyon kişinin karı sadece fotoğraflarda yaşadığını hesap etmeye kalktınız?

En son ne zaman bir kent müzesine girip, tarihin sonsuz hikâyeleri içinde dolaşıp, Romalı bir askerin kentinden çok uzakta yalnızlığını nasıl dile getirdiğini ya da her zaman kendilerini tanrının oğulları diye tanımlayan kralların ölüm döşeğinde neler söylediğini düşündünüz?

En son ne zaman lunaparka gidip, torun hatırı için de olsa dönmedolaba bindiniz? En son hangi filmde hiç çekinmeden hüngür hüngür ağladınız?

En son ne zaman balkondaki çiçekleri sulayıp onlarla koyu bir muhabbete girdiniz?

En son ne zaman şöyle bir çingenepalamudu ızgarası yapıp eşi dostu yemeğe davet ettiniz, yoldan geçen birilerine de mis gibi koktu diye, ne zaman bir ekmek içinde ızgara ikram ettiniz?

En son ne zaman hamile bir kadının karnına kulaklarınızı dayayıp, hayatın ritmi karşısında kendinizi şaşırmış hissettiniz?

En son ne zaman, “Aman bıktım artık hep koyu renkler giymekten”, kendime şöyle nar çiçeği kırmızısı bir elbise almalıyım diyerek yola koyuldunuz? En son ne zaman eve kapanıp, telefonları bir güzel susturduktan sonra hayatınızı etkileyen en az üç filmi arka arkaya seyredip, yönetmenlerine şapka çıkardınız? En son ne zaman hilesiz hurdasız birini sevip, sevişmenin bin bir rengi olduğunu düşündünüz?

Ve en son ne zaman kallavi bir Türk kahvesi içip, iyi bir yazıyı okumaya başladınız?

Hemen mi, teşekkür ederim... Işıl Özgentürk /21.09.2008 / Cumhuriyet

KAHVENİZ SÜPERKOMEDİ'DEN AFİYET OLSUN